Mehtap/ mevsimlerden Roma.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehtap/ mevsimlerden Roma.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2008 Pazar

BIR PIKNIK HIKAYESI...


Herkesin hayatta uygun olmadigini hissettigi bazi durumlar vardir. Ben pikniklere daha hazirlik asamasindan itibaren uygun olmamisimdir hicbir zaman.. Paket, torba, kutu hazirlamayi, elde tabak yemegi, piknik yerlerini pek sevmem. Yine de hayatta mutlulukla hatirladigim bir kac piknik anim vardir.

Bozkir’da saglik ocagimizin hemsiresi Hayrunnisa hanim’in kocasinin kamyonunun kasasinda gittigimiz yayla piknigini hic unutamam ornegin. Yolumuzun ustundeki her meyve agacinin onunde durup, kamyondan inmeden kopartip yedigimiz kutur eriklerin de bu anida onemli payi vardir mutlaka..

.
.
.
.
.
.
.
.
Konya’da benim hayatta tanidigim en guzel keyif yapma ve yaptirma uzmanlari, goz doktoru arkadaslarim Nilgun ve Halil’le gittigimiz piknik de, hala hatirladigim zaman beni guldurur. Onlarin Konya’da bir sureligine yasayan Alman arkadaslarinin, Nilgun’un hazirladigi piknik cantalarindan cikan beyaz ortulere, beyaz porselen tabaklara ve tabii ki cam kadehlere bakarkenki saskinliklari, Halil’in, Nilgun’le bana “boyle piknik sepeti mi hazirlanir” diye cektigi firca, Nilgun’un “yapamam sekerim, yapamam aaaaa, elin adamina rezil mi olalim plastik tabakla” demesi hala kulaklarimda.. Ben de Abant’ta oyle beyaz ortulu, masalarda yemek yenen bir piknige katilmis ve cok keyif almistim dogrusu..

Federico kararini coktan vermis, 1 mayista piknik yapilacak. “Calisanlar 1 mayis gunu piknik yaparak dinlenirler” demis ogretmeni okulda.. Emir buyuk yerden..
.
Acaba bir yolunu bulur da kandirir miyiz diye Roma cevresinde cok guzel bir gezi yapiyor ve cok cici bir restoranin onunde duruyoruz. Reaksiyon o kadar buyuk ve gercek ki, hemen bir benzin istasyonundan bulunabilecek malzemeler aliniyor, eve donuluyor, iki yaygi, biraz sucuk, kofte, salsiccia ne bulursak iki cantaya dolduruluyor ve evimizin hemen karsisindaki parka gidiyoruz.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Park civil civil. Babam yere oturmayi basaramiyor bir turlu ve bizi gulduruyor. Herseyi yapiyoruz. Yani barbeku yapiyoruz, top oynuyoruz, ucurtma ucuruyoruz, ucurtmamiz agaca takiliyor,kuyrugu karisiyor, cimlere uzaniyoruz, termosta demlenmis cay iciyoruz. Hepimiz bu yoktan var edilmis piknikten cok keyif aliyoruz. Hayret ama encok da benim hosuma gidiyor bu gun.

Eve donuyoruz. Babam televizyonu aciyor. Bir huzun tablosu izliyoruz.. Cok aci, cok haksiz, cok cirkin, cok inanilmaz gorduklerimiz. Insan heryerde insan, emek heryerde emek, calisan heryerde calisan.. Ama ulkelerin insana ve onun urettigine verdikleri deger farkli.. Kucucuk cocugunu kollarinin altindan tutup, polislere dogru sallayan babanin goruntusu beynime kaziniyor bu 1 mayis’in biraktigi bir iz olarak..

Mehtap Pasin Gualano
Roma, 4/V/2008

5 Nisan 2008 Cumartesi

KOMSU KOMSUNUN KULUNE MUHTACMIS...

„Komsu komsunun kùlùne muhtacmis“ der hep annem.. Kül, bir sonu, belki bir yok olusu animsattigi icin hùzùnlù bir maddedir bence.. Insanin kùle neden ihtiyaci olur bilmiyorum.? Hele de komsudan isteyecek kadar.. Eskiler camasirlari beyazlatmakta, bazi tatlilarin hazirlanmasinda kullanirlarmis bildigim kadariyla.. Biz sobali evde yasarken, babam cok don yapan gunlerde ilik kulleri, daha henuz kokleri topraga cok tutunamamis kucuk agaclarin diplerine dokerdi o kadar..

Yillarca butun ailemizin, aslinda hic de iyi iliskileri hak etmiyen komsulara bile nasil iyi davrandiklarini, kimseyi rahatsiz etmeden, sosyal yonden hic de saygili sayilmayacak davranislari gormezden gelmeyi basardiklarini, iyi gunlerde mesafeli davranip, kotu gunlerde herkesin yaninda olduklarini gore gore, komsularina karsi ayni davranislari benimseyen bir yetiskin oldum ben de..


Ankara’da Kibris sokak yillarinda, 1980 sonrasinin ogrencilere yuklenen zorlugunu yasadim her acidan, tum yasitlarim gibi. Kapicimiz copumuzu almiyor, cogu sabahlar ekmek ve gazete icin birakilan torbayi ve parayi gormezden geliyor, kimbilir neyi, neden protesto ediyordu kendince.. Komsularimizin komsuluktan tek anladiklari, hava sicakliginin -10’lara dustugu o kara kis gunlerinde, evimizi cevreleyen terasa kuslar icin koydugumuz ekmek kirintilarinin ucup, onlarin balkonlarini kirlettigi haberini iletmekti sadece..

Bozkir yillari, gercek anlamda „komsu“ iliskilerini yasadigim ve belki de anladigim yillar oldu benim icin.. Ust kat komsum, ayni zamanda ev sahibim Habip Bey, , ben ona „amca“ dedigim halde hic „doktor hanim“ ligimi unutmadan, beni onlara emanet edilmis bir akraba kizi gibi gordu taa ilk gunden beri.. Sabahlari uyandigimda evin disindaki odunluktan tasinip, kapima birakilmis odunlari, ilkbahar aylarinda mutfak penceremin yanindan merakla basini uzatmis leylak agacinin dallari arasina birakilmis sepette, bahceden henuz toplanmis maydanozumu, nanemi ve lavas ekmegimi buldum hep. Geceleri kapiya getirilen hastalara hep benden once uyanir, cizgili pijamasinin ustune gocugunu gecirir daha onlar zilimi calmadan kapinin onunde bitiverirdi. Eger gelen polis arabasiysa deliye doner, „komserim bekleyemediniz mi sabaha kadar, bu sogukta doktoru niye goturuyorsunuz?“ diye cikisir, ben polis arabasina binerken, sadece polislere degil, butun mahalleye benim donusumu gormeden yataga donmeyecegini yuksek sesle bildirirdi.. Ben sadece soguktan degil; Tanrinin bile unuttugu insanlarin yasadiklari acilardan cok ama cok usumus olarak eve dondugumde, sadece Habib amcayi degil, onun esi Sevim teyzeyi de ayakta bulurdum. Soba gurul gurul yakilmis, uzerine kalin kalin kesilmis ekmekler dizilmis, yer sofrasinda kahvalti coktan hazir olurdu. Ben yere oturur, sofra ortusunu dizlerime ceker, titrememi durduramaz, bazen cayla birlikte goz yaslarim da agzima dolar , ama onlar sormaz, ben anlatmazdim.. Kamyoncu Habip amca, benim gibi uykusuz ama hic sikayet etmeden, kimbilir ne kadar surecek yolculuguna giderdi.. Ben de arkasindan karisi ve dunyanin en masum yosun rengi gozlerine sahip, burnunun ustu cilli, kucuk kizlari Meltem’le birlikte el sallar, „yolun acik olsun“ sulari dokerdim..

Sonra yine Ankara yillari.. Evin icinde corapla gezindigim halde, basina sardigi bir esarp bozmasiyla surekli kapimi calip, topuk sesimden yakinan sevimsiz alt kat komsum disinda, herkesle mesafeli, ama yine de sicak sayilabilecek bir iliski kurabildigim Oran sehrindeki hayatim.. Iclerinde ayrilan tek bir kisi vardi benim icin.. Edibe teyze.. Annem kucucuk yasta evlenip Erzincan’a gelin gittiginde, ona ablalik etmis, pek cok seyi ogretmis, sahip cikmis, annemin bize yillarca gorgusunu, bilgisini, yumusakligini, ailesinin gormus gecirmisligini anlattigi, yillar sonra Ankara’da karsisinda cikan Edibe teyze.. Pazar sabahlari teklifsizce kapisini calabildigim, ben kahvaltiya geldim diyebildigim, hastalandigimda „ Ayyy caniiiiimmm, ben seni nasil birakirim yanliz, ben sizin annenizi de cok severim cook“ diye diye corbami pisirip getiren, candan, hakikaten bana anlatildigi kadar gorgulu, gormus gecirmis iyi huylu Edibe teyze.. Gulcin onun gelini oldugunda da, Edibe teyze olarak kalmayi basarmis Edibe teyze..


Roma’da heryil komsular gunu kutlanir. Insanlar yakinlarinda yasayanlari tanisinlar, en azindan kimdir nedir bilsinler diye uydurulmus bir gun. Kimsenin kimsenin kulune muhtac olmayacagi bir sehirde, en azindan emniyet acisindan yararli sayilabilir.

Ben komsularimi tanimaktan hoslaniyorum.. Bayramlarini kutluyor, benim olmayan bayramlari kutlamaya geldiklerinde mutlu oluyor, sig.ra Lella’nin kopeginin basini oksuyor, komsum Profesor Melania’yi bir kacgun gormesem kapisini calip hal hatir soruyor, karsidaki genc ciftin cocuklarini eve cagiriyor, gunaydin, iyi aksamlar demeyi ihmal etmiyor, ama eger kùl lazimsa 24 saat acik olan marketlere gitmeyi tercih ediyorum..

Yine de iyi ki komsularim var ve isiklarini gormek bile mutlu ediyor beni..

Mehtap Pasin Gualano
6/IV/2008, Roma

21 Şubat 2008 Perşembe

DAVULUN SESI...

Basimi bir kaldirdim, sokaklari mimozalar kaplamis.. Ahh dedim icimden, tam da simdi hava sicakliginda 12 derece dusus bekleniyorken, sirasimiydi bir kucucuk gunes parcasina kanip ta acmanin..

Basimi bir kaldirdim, mimozalarin aralarindan kucucuk boylariyla badem agaclari beyaza boyamis sokaklari.. Yeni gelin edasiyla pembe-beyaz saliniyorlar cicek icinde..

Aferim size dedim.. Acin acabildiginiz kadar.. Hukumet kriziymis, gereksiz yere icine dusulen secim atmosferiymis ne gam! Italya’da issizlik diz boyunu coktan asmis, ayni is karsiliginda bir erkek; yasina, egitimine, tecrubesine, kuzeyli veya guneyli olmasina bakilmaksizin, ayni isi yapan bir kadina oranla % 15 oraninda daha fazla kazaniyormus ne gam! Bu yil meshur karnaval tatlisi „frappe“ ye Italyan’lar gecen yila oranla % 124 daha fazla para odemisler, maaslar neredeyse 10 yildir hemen „hic“oraninda artmis ne gam!

18-30 yas arasindaki genc insanlar dunyaya karamsar bakiyorlar Italya’da.. gelecekten endiseliler.. Tutucu sag partinin, her ankette en seksi erkek siralamasinda ilk 3’e giren lideri „bu kez oyunuzu, yapabilecek olana verin“ diye gulumsuyor bill boardlardan.. Daha tutucu, daha sag partinin daha seksi lideri, parti programina evlilik yanlisi maddeler koyuyor ama, kendisi kiz arkadasiyla, yakin zamanda bir de cocuklari olmasina ragmen evlenmedigi gibi ayni evde bile yasamiyor.. Ve Allahtan, kimse bunu, onun yuzune vurmuyor.

Havanin soguyacaginin haberi bile, meyve fiatlarini 4 katina cikartiyor. Tavuk fiatlari da artiyor bu arada, ne alakasi varsa..

Italyanin kuzeyindeki bir kucucuk kasabada, 20 yildan sonra ilk kez bir cocuk dunyaya geliyor ve bu cocugun nasil oyun oynayacagi, okula giderken kimlerle arkadaslik edecegi, biraz daha buyuyunce kiminle flort edecegi dert oluyor iclerine kasabalilarin.. Italya’da dogum orani (-) yonde ilerliyor, Italya yaslaniyor, Italyan cocuklari muhtesem akdeniz mutfagina karsin, bilincsiz anneler tarafindan Avrupa’nin en sisman cocuklari arasina birinci siradan dalis yapiyorlar..

Campanya bolgesi, Napoli basta olmak uzere dakikada 5 ton hiziyla cogalan sehir atiklarina karsi koyamiyor ve toksik atiklar nedeniyle basta losemi olmak uzere bircok hastalikta inanilmaz bir artis gozleniyor.

italyanlar, tatile, disarda yemek yemege, guzellik urunlerine, guzel elbiselere, iyi arabalara cok para harciyor ama az gazete, az kitap okuyorlar. yardim etmeyi, uzaklardakileri dusunmeyi seviyorlar ve butcelerinden seve seve para ayiriyorlar, kendilerinden daha az sanslilara..

Butun bunlar, minicik pomponlariyla gercek degilmis gibi duran heybetli mimozalarin hic mi hic umurlarinda degil.. Roma’nin yesil bollugunda, uzerlerinde cicekleri yokken, hicbir agactan onemli bir farklari olmayan, ama simdi dunyaya nese sacan, sari sacak mimozalarin.. 8 mart kadinlar gunu icin, hunharca dallari kirilacak, boyunlari bukulecek, ucuncu sinif jelatin kagitlarin icinde bogulacak mimozalarin..

Hava cok soguyacak, bugunden belli.. Iyi ki erkenden actiniz dedim mimozalara icimden.. Iyi ki erkenden actiniz.. Onemli degil, soguk vursun sizi.. Sizi boyle guzel, boyle alimli, boyle capcanli yapan doga vursun, yasam sevmeyen eller yerine..

Ne renkli, ne guzel bir sehir su Roma.. Sahi nereden geliyor bu guzel davul sesi?

Mehtap Pasin Gualano

Roma, 21/II/2008

16 Ocak 2008 Çarşamba

AYNI TANRI'NIN COCUKLARI



Roma’daki EXPLORA Cocuk muzesi; butun alanlari, butun fonksiyonlari, butun meslekleri ile kucuk bir kent seklinde dusunulmus. Amaci; cocuklari ilerde karsi karsiya olacaklari gunluk yasam gercegi ile karsilastirip, gozlemleyecekleri, dokunacaklari, deneyecekleri ve ogrenecekleri bir ortam sunmak. Bir kac saatligine buyumusler gibi yapmak..

Ana basliklari ile yasam; “BEN”, “SOSYAL HAYAT”, “CEVRE” ve “ILETISIM” gruplarina ayrilmis ve cocuklar anne karnindan baslayip, sehir alti kanalizasyonlarina kadar uzanan bir minyatur dunyayi gozleri piril piril buyuk bir buyume telasi ile yasiyor, copleri topluyor, postayi dagitiyor, supermarkette alisveris yapiyor, bankaya gidiyor, memur ya da musteri oluyor, etiketlerdeki tehlike isaretlerinin anlamlarini animasyonlar araciligi ile beyinlerine kaziyor, doktor ya da hasta olmayi oynuyorlar.

Buradaki dunya; G8 icinde yer alan, onemli ekonomik guce sahip bir ulkenin bir sehri. TV'de oyuncu, sunucu ya da yonetmen olabileceginiz kanallari, bankalarda gizli kasalari, kas gucunuzu olcebileceginiz spor salonlari, gazete basim ve dagitim merkezleri, iletisim panelleri, ulasimi kontrol edebileceginiz elektronik tablolari, suyun, temiz havanin, cevrenin onemini anlatan panolari ile uygar bir yasam orneklenmesi size sunulan..

Muzenin disina ciktigimizda butun bahceyi ve muzenin dis duvarlarini boydan boya kaplayan bir fotograf sergisi bizi bekliyor. Fotograflardaki cocuklar, ayni Tanri’nin ama baska dunyalarin cocuklari. Sesizce bakiyorlar sadece.. Suclamiyorlar, bir sey istemiyorlar, bir sey sormuyorlar.. Sadece gozlerinizin icine bakiyorlar.. Hic bir slogan, hic bir aciklama yazisi, hic bir beklentisi yok kimsenin.. Sahip olduklariniz icin sucluluk duyurmaya, ucuz fakirlik edebiyati yapmaya yeltenmiyor kimse ama herkesi dusunmeye cagiriyorlar..


Italya bir refah ulkesi.. Butun kapitalist toplumlar gibi, mutlaka birileri bir yerlerde, birilerinin emegini somuruyor ama siradan insanlar, baska dunyalara o kadar da duyarsiz degiller. Ornegin, oglumun okulunda, cevre dersinde suyun onemi anlatiliyor ve susuz koylerden, oradaki hayatin zorlugundan soz ediliyor. Ilkokul ikinci sinif cocuklari, cok ama cok uzaklarda, adini telafuz edemedikleri bir koydeki yasitlarina temiz su cesmesi hediye etmeye karar veriyorlar ve her ay, kendi harcliklarindan para artirip goturuyorlar, cesme icin. Bu davranis velilere de yansiyor ve doktor bir annenin onerisiyle, dogum gunlerinde ayri ayri, bir kenara atilacak armaganlar vermek yerine, dogumgunu cocuguna ortak bir armagan alinip, kalan parayla (UNICEF araciligi ile) asi ya da okul malzemesi gonderiliyor uzaklarda bir yerlere.. Akmiyor muhtemelen ama mutlaka damliyor..

Unlu sanatcilar her yil daha da artan oranlarda ozellikle cocuklarla ilgili kampanyalarda boy gosteriyor, bazisi gercekten canla basla calisiyor. Buyuk gida firmalari zaman zaman o urune odediginiz paranin belirli bir miktarini, size fotograflardan sessizce bakan cocuklarin yasam kosullarini iyilestirmek uzere acilmis fonlara aktardiklarini duyuruyorlar. Unicef’in en son kampanyalarindan birinde, dunyalar tatlisi bir cocuk, kapkara gozleriyle gulumsuyor. Slogan soyle
“gozlerini ayni annesinden almis, burnu tipki babasi
sizden de buyuk bir gulumseme ..”

Nereden ve kime yapildigi onemli degil.. Onlar hepimizin cocuklari.. Yapacak bir sey mutlaka var.. Yapacak cok sey var.. TOCEV’in (Tuana Okuma istekli Cocuk Vakfi www.tocev.org.tr ) sloganindaki gibi..


“ bir sey degisir, her sey degisir”..
Biz istersek…

Mehtap pasin Gualano
Roma’ 16/I/2008

11 Ocak 2008 Cuma

AYNALAR...AYNALAR..

“Kerameti kendinden menkul” insanlar var, dev aynalarinin onune gecip , ovguler duzup duruyorlar kendilerine.. Inege oykunen kurbaganin oykusu geliyor aklima ama anlatmiyorum, cunku onlar zaten biliyorlar butun “fabl” leri, her seyi bildikleri gibi (!).. Yani bir gun sisip patlamis bir zavalli kurbaga artigi olacaklar, biliyorlar ama rahatsizlik veren pek cok bilgi gibi bilinclerine tasimiyorlar bu bilgiyi, desifre edemiyorlar..

Her seyi bilmek de belki mumkundur bu hayatta.. Beynin kapasitesi ile ilgili bir sey.. British Medical Journal, insan beyninin sadece % 20’sinin aktif oldugu dusuncesi, bilimsellikten uzaktir diyor son sayisinda..Belki onlar beyinlerinin tamamindan da fazlasini kullanabiliyorlardir. Yani belki her sey bilinebilir, bir turun rastlanmis tek ornegi olarak.. Neden olmasin? Alcak gonullu olmanin bir alemi yok..(!)

Bana yanlis gelen, baskalarinin hic birsey bilmedigine dair genlere islemis olan on yargi… Baskalarini hep yetersiz, hep dangalak, hep ise yaramaz, hep siradan gorme fikr-i sabitligi.. Bilginin, bilimin, politikanin, sanatin, felsefenin, her seyin ama her seyin yanlizca bir kisiden, ama o da mutlaka ve mutlaka “o kisiden” onay almasi zorunlugu..

Her yerdeler.. Gazetelerde, televizyonlarda (her programda, her konuda,) amfilerde, is yerlerinde, parklarda,arkadas toplantilarindalar.. Tek olduklarini, essiz benzersiz olduklarini dusundukce cogaliyorlar, amipler gibi tek hucreli beyinleriyle..

Ne mi yapmak gerekiyor?
Bilmem..?
Onlara sormak lazim.. Cevabini mutlaka ve yanliz onlar bilebilirler.. Ben kendi hesabima, beynimin “delete” tusuna basiyorum, ve Mazhar Fuat Ozkan’dan bir sarki mirildaniyorum..
“Sen neymissin be agbi… Aaaa… Aaaaa…Aaaaaa”

Mehtap Pasin Gualano

Roma’ 11/I/2008

30 Aralık 2007 Pazar

FEDERICO'NUN YENI YIL AGACI...


Evliligimizin ilk yilinda, ne evimizin kucuklugu ne de benim fethedilmez bir kale gibi inatci antikonformistligim, Antonio’yu durdurabiliyor ve evimize kucucuk, canli bir cam agaci konuk olarak geliyor. Benim italyan disisleri bakanligindan aldigim arastirma bursu, Antonio’nun yeni uzman maasi, henuz Venedik camindan toplar almaya yetecek kadar degil ama, bir uzak dogu magazasindan alinmis kucuk tahta objeler de, yaninda ictigimiz sarap gibi isitiyor icimizi. Agacimiz piril piril, kucuk, mutevazi.. Tahta kardan adamlar, melekler, tahta atlar, kursun askerler, balonlar, minicik vagonlar sallaniyor kucuk dallarindan agacimizin..

Ne ilk agacimiz, ne de onu izleyen 3-4 yil suresince aldiklarimiz yasamayi basarabiliyorlar. Ikimiz de uzuluyoruz herseferinde. Paris’te gecirdigimiz bir yilbasinda, Bouburg muzesi (Pompidour); eksi 14 derecenin donduramadigi kanimizi donduruyor bir anda... Muzenin onune yuzlerce kesik cam agaci koymuslar. Hic isik yok.. Agaclarin arasinda yurudukce, derinlerden inilti sesleri geliyor. Cok huzunlu bir o kadar da etkileyici bir tablo.. Karar veriyoruz.. canli agac almak yok artik..

Ben yeni yil agacimiz olup olmamasini hic onemsemiyorum. Hatta “yeni yil”’i da onemsemiyorum. Hergunu yeni yil gibi yasama taraftariyim ama Antonio agacimiz olsun istiyor ve gercegine cok benzeyen bir agacla geliyor eve. Ben o yil, yilbasini herkes gibi karsilamaya, heyecan duymaya, yeni yili bekleyen dunyaya katilmaya karar veriyorum ve agacimizi ben susluyorum. Gumus renkli gullerin yanibasinda kuyruklari tuyden, piril piril bulbuller asiyorum agacimiza.. Yine gumus renkli pullardan yapilmis kalpler, gumus sirmali toplar, kenarlari minicik incilerle bezeli saten fiyonklar ve agacin en tepesinde de piril piril bir yildiz var..Bence, cok rafine, cok sik, cok hos.. Kendimle gurur duyuyorum.. Taa ki, Antonio’nun annesi Diana ve yan komsumuz edebiyat profesoru Melania kapimizdan iceri girene kadar.

Ben tebrikleri kabul etmeye hazirlanirken Diana, agaci cok soguk ve donuk buldugunu, geleneklere gore gumus degil de altin rengi kullanilmasi gerektigini soyluyor. Melania ise cok renksiz, cok heyecansiz cok tekduze diyor uzerinde bulbullerin gullere askinin yasandigi agacima. Herikisi de elestiri sinirlarini zorluyor, kirmizi lazim bu agaca, mavi lazim bu agaca diye diye hayallerinde gokkusagini getiyorlar ortaya..

Gelenekci, sag goruslu, klasik kent soylu Diana ile yenilikci, komunistleri bile ilimli bulacak kadar sol goruslu, proleter Melania beraber bir pizza yemek uzere cikiyorlar. Antonio beni teselli etmeye calisiyor ama, cok kizginim.. Agacimin yaninda oturuyorum. Antonio icerden elinde evlendigimiz yil aldigimiz agac susleri ile geliyor. Bak ne buldum diyor. Tahta atlar, kursun askerler, kucuk canlar, kardan adamlar, kar taneleri, trampetler, melekler, lokomotifler, kelebekler; o gunlere ait anilarimizla beraber geri donuyorlar agacimiza.. Sarap iciyoruz, fotograflara bakiyoruz, keyfim yerine geliyor.. Diana ile Melania geri donuyorlar. Elleri kollari paketlerle dolu.. Diana altin yaldizli toplar, kirmizi canlar, rengarenk fiyonklar almis.. Melania kipkirmizi, piril piril kalpler getirmis.

Iki secenegim var.. Surat asip, herseyi oldugu gibi birakabilir ve kimbilir neyin zaferini kazanmis olurum, ya da bu iki huysuz yasli kadini zafer kazandiklarina inandirabilirim. Ikinci sikki seciyorum.. Gumus renkli agacim, kirmizi kalpler, canlar, altin renkli toplarla sikliktan cok uzak ama dert etmiyorum ve Diana ile Melania’nin biryandan siki bir politika tartismasi yaparak, cocuk gibi sevincle benim agacimi “agacimiza” cevirmelerini izliyorum..


Sonra Federico buyuyor. Heryil bir sevinc, bir heyecan, gunler oncesinden basliyor agac susleri secmeye.. Kirmizilara, maviler, mavilere yesiller ekleniyor. Inciler, boncuklar, yildizlar, aylar, gunesler… “Yok” yok agacimizin ustunde.. Magazalarin icinde oradan oraya kosuyor, kucucuk elleriyle fiyonklar yapiyor, lambalari babasiyla beraber monte ediyorlar. Hergun Noel baba'ya yeni yeni bir mektup yazip corabin icine birakiyor, istek listesi uzadikca uzuyor.. Noel baba onca isinin arasinda, hergece bizim eve ugrayip Federico'nun mektubunu aliyor ve onun ikram olarak biraktigi kurabiyeleri yiyor mutlaka..

Agacimizin bir stili yok.. Ama sevinc yuklu ustu.. Astigimiz hep top, bagladigimiz her fiyonk birbirlerine iste bu sevincle yaslaniyorlar.. Ben her objenin alindigi gunu, o gunun hikayesini hatirliyorum.. Yillar geciyor.. Agacimizin ustu doldukca doluyor. Melania’nin hediyesi kirmizi kalpleri kapi susunun ustune asiyorum...

Agacimizin ustunde gorunmeyen cok sey asili aslinda.. Anilarimiz, bugunumuz, ve bizim ona yukledigimiz anlamlarla dopdolu gelmek uzere olan yeni bir yil.. Yeni, yepyeni, piril piril.. Umut dolu..

Iyi yillar hepinize.. Hepimize..


Mehtap Pasin Gualano
Roma’ 30 /XII/ 2007

10 Aralık 2007 Pazartesi

MINERVA, NOEL SARKILARI VE FATIH'IN FRENLERI..



“Fatih, bu ne hız, bir ay içinde bu üçüncü sergi “diyorum telefonda.. “Yazdım ya Tofu’yada, frenlerim tutmuyor” diyor.

Sergi Roma’ya 35 km uzaklıktaki Pomezia kasabasındaki Lavinia Arkeoloji Müzesinde.. Ehliyetini kimbilir hangi dolabın köşesinde kaybetmiş Fatih’in ve Michelin yol web page’in önerisine uyarak seçtiğim yolda, çok korkarak, kapkaranlık ormanların içinden kalbim çarpa çarpa, deli gibi araba kullanarak müzeye ulaşıyorum. 8 aralık katolikler için Immacolata denen özel bir gün.. Dini anlamının yani sıra, Noel kutlamalarının başladığı bir tarih ve özellikle bugün, bütün klasik italyan aileleri yılbaşı camlarını süslüyorlar.

Fatih’in gravürleri çok güzel.. İçlerinde daha önceki sergilerinde görmediğim 90’li yıllara ait gravürler de var.. Bir tanesi iç konuşmaların tam ortasında, düşüncelere dalmış bir insanın gravürü. Ben bunu çok beğendim diyorum. Fatih’in arkadaşları Barış ve İnci’de “biz de bu gravürün önünde çakılıp kaldık” diyorlar.. Sergi çok kalabalık.. Fatih, kendi sergisini bir sanatsever gibi geziyor ve gözlüyor.. çoğu kısı, sanatçının o olduğunun henüz farkında değil ..



Serginin açılışından sonra bir jazz konseri var programda.. Bu konseri özel kılan, klasik noel şarkılarının yorumlanacak olması.. Andrea Sartını Quintet’i “have your self a merry Christmas, On Christmas tree, Santa Claus is coming to town” gibi klasik Noel şarkıları yanısıra “jingle Bell Rock” gibi süprizlerin de olduğu çok güzel bir konser veriyorlar.. Çok alkışlanıyorlar..

Arada müzeyi gezme fırsatı da buluyoruz. Küçük, az sayıda ama değerli eserlerin bulunduğu bir müze. İçindeki heykellerin çoğu, mitolojideki kadın kahramanlara ait. Benim ençok dikkatimi çeken, Minerva (Athena) heykeli oluyor. Zeus’un kızı, savaşcı, gözü pek ama bilgeliğin, dingin hayatın, bilginin ve aklin koruyucusu Minerva..Savaşçi ama insanlığa barışın sembolü zeytin dalını armağan eden, evliliği ve doğumu gözeten Minerva, bütün heybeti ile, müzenin giriş kapısının tam karşısında duruyor.
Okuduğumuz açıklamalarda, bazı Minerva heykellerinin elinde bereket sembolü olarak nar tuttuğu yazıyor ve ben çok şaşırıyorum. Tamamen bir Anadolu geleneği olduğunu sandiğim, bereket için eşikte nar kırma geleneğinin mitolojide var olması beni önce şaşırtıyor sonra da şaşırdığıma şaşırıyorum. Anadolu toprakları Zeus’u, Hera’yı, Minerva’yı, Poseydon’u, Mars’i, daha doğrusu tüm Tanrıları konuk etmemiş mi ki ben şaşırıyorum? Yıllarca adını mitolojiden alan İda dağlarının eteklerinde bir şehirde yaşamamışım, Zeus Altarına hiç çıkmamışım, Truva’nin hikayesini hiç bilmezmişim gibi…


Fatih’le beraber döneceğiz Roma’ya.. “Ben orman yolundan gitmem, çok korktum” diyorum. “Korkma ben varım ya” diyor Fatih.. “Sen de olsan, ben orman yolundan gitmem”, Hansel ile Gratel oynamanın alemi yok..”diyorum. Ustelik her arabadan inen kızıl saçlı, çilli yüzlü bir ateş topu, ya da kırmızı ayakkabılı bir dilber olmayabilir, neme lazım..

Güzel bir sergi, güzel bir konser ve özel bir müzeydi.. Onun için yazıyorum..

Mehtap Pasin Gualano
Roma' 8/XII/2007

6 Aralık 2007 Perşembe

NEVERWHEN....



*isimsiz...

gölge oyunları duvarlarda..
mum ışıklarında ellerim..
ellerim kuşlar..

çocukluğum..
çocuktum..
çocuğum daha..
sapanlarımdan kaçamıyorlar..

göl kıyılarında, saçak altlarında, kapısı kırık kafeslerde..
hiçbir yerdeler..
hiçbir iklimde..
rahat değiller (dır mutlaka eminim)
yüreğimdeki kadar..

bazen küçücük bir öykünün,
adı saklı
sevgilisi kuşlar..
penceremde meraklı..
hem içerde, hem dışardalar..

parmaklarımın ucunda..
tıner, talas, recine tozları kuşlar..
beyaz kağıtlardan öylece havalanıp..
göz bebeklerime konuyorlar..

hecelerle konuşan,
kuzeyli kuşlar..
tutsak bir floryaya..
öteleri anlatıyorlar..

simdi duvarlarimda tutsak,
ellerimde özgur kuşlar..

Mehtap Pasin Gualano
Roma' 6/XII/2007

*butun kuslar, Fatih'in Tofu yazilarindan.

4 Aralık 2007 Salı

LIVE SLOW...


Yarin biraz daha erken gelir misin? diyorum Doina’ya.. Geliyor.. Coktan giyinmisim, gunun ilk kahvesini icmisim, Federico’yu opup cikiyorum.. Hava neredeyse karanlik ve kuzey sehirleri icin bile soguk sayilacak kadar soguk.. Henuz sokak lambalari sonmemis ve alacakaranlikta en kucuk sokaklara bile asilmis Natale (Christmas) susleri isildiyor hala..

En sevdigim yoldan gidecegim bugun ise. En uzun olan ama benim en sevdigim yol. Vaktim oldugunda yaptigim gibi, bu yolun bence en ozel kosesinde durup, tek kisilik termos-fincanimdan kahvemi yudumlayacagim, Bugun guzel bir gun olacak diyecegim kendi kendime.. Bu yol kisa bir sure sonra, sehrin gobegini havaalanina baglayan bir viaduge donusecek ve cok ama cok yazik olacak..

Hava cok soguk.. Kuzey sehirleri icin bile soguk denecek kadar soguk.
Kirmizi is cantamin icinde, ates kadar yakici bir mektup var. “......kontratimin kosullari beklentilerime uymadigindan, iyilestirme yoluna gidilmemesi halinde.....” Gri pantolonumun ustundeki kemerim, rujum ve is cantam kirmizi.. Ama asil cantamdaki mektup, Oscar Wild’in oykusundeki bulbulun kalbini dikene batirarak yarattigi kirmizi gul gibi, kipkirmizi.. Kizgin, kirgin ve dikbasli bir mektup.. Hastaneye gelir gelmez kisaca “villa” diye andigimiz yonetim binasina mektubu birakiyorum. Bugun yilin son yonetim kurulu toplantisi var..

Bolumde parti var. Natale’yi kutluyoruz. Hediyeler aliniyor, hediyeler veriliyor,

Ikinci kadeh sampanyalar yuzlerimizi hafiften isitmaya basliyor. Hocam, kucuk bir paket uzatiyor. İcinden beyaz altindan, incecik, M harfi seklinde bir kolye cikiyor. Cok guzel bu, diyorum, cok guzel.. Gercekten cok guzel. “Ustunde boyle akilli bir bas tasiyan boynun icin” yazmis kucuk bir karta..
Aglamaya basliyorum.. Kossam, mektubumu geri mi alsam? Yapamam.. Hoca duyunca ne olacak? Bilmiyorum.. Parti devam ediyor..


Aksam uzeri “kisiye ozel” bir zarf geliyor. Ustunde protokol numarasi var.. “31 aralik tarihinden gecerli olmak kaydiyla......, muhurunuzu, recetelerinizi teslim ederek........”

Gece hocayi ariyorum. İnanmiyorum diyor. İnanmiyorum... Nasil yaparsin? Onlara degil ama bana nasil yaparsin? Ne istiyorsun diye bile sormadilar diyorum. Demek ki onlar icin degerim iste bu kadar... Yavas yavas kitaplarimi topluyorum, cekmeceleri, dolabimi bosaltiyorum. Son gunun son dakikasina kadar herzamanki gibi calisiyorum, onluklerimi camasirhaneye teslim edip, kimseyle vedalasmadan cikiyorum. Kimsenin hicbirseyden haberi yok.. Antonio cok kizgin, delirmis gibi, hatta delirmis ama beni delilikle sucluyor. İs bulamayinca anlayacaksin dunyayi diyor. Anlarim diyorum, sen karisma, ben kendi basima anlarim.. Yuregim kipkirmizi...

Artik sabahlari Federico’yu ben birakiyorum okula. İse kosmasi gerekmiyen annelerle kruvasan yiyip, kahve iciyoruz. Dunya sorunlarini elege koyup, eliyoruz. Modadan, kilolardan, kitaplardan filan konusuyoruz. İclerinde cok hoslandiklarim var.. Akilli, dusunen , keyifli kadinlar. Kus beyinliler de bizimle geliyorlar, onlar da kahve icip, kruvasan yiyorlar. Icimdeki ses, herkesin sevilecek bir yani vardir diyor. Herkes nasil oluyor da, sen getiriyorsun oglunu, dadiya ne oldu diye soruyor. Yoruldum biraz, izin aldim diyorum. Annemlere, Gulcin’e, herkese.. Antonio hala cok kizgin, annesi telefonda agliyor... Koltuklarin yerlerini degistiriyorum evde..
Bolumden ariyorlar.. Hocanin yonetime bir mektup yazip, poliklinik aktivitesini kaldirmalarini istedigi haberi geliyor. Hakikaten agzim acik kaliyor. Telefon ediyorum. “Bana seni kaybettirmeyeceklerdi ” diyor.

Ay sonuna dogru, basvurdugumu bile unuttugum super ihtisas programina kabul edildigim haberi geliyor. Boylece universitede yeni bir macera basliyor. Eski isyerinden kimseden haber almiyorum, hocayla birkez oglen yemegi yiyorum. Yorgun gozukuyor. Hic “olmamis gibi” yapiyoruz.. Hepsi buymus diyorum.. Hic olmamis gibi..

Ihtisas programinin ilk gunu, tam da dersin ortasinda telefonum caliyor. Disari cikiyorum. İnanilmaz yagmur yagiyor.. Arayan hocam.. “Mehtap, benimle calismaya doner misin ? diyor”. Cevabim herzamanki gibi beynimle yuregim arasinda kalmis.. “Basim onume egik donmeyeceksem, donerim” diyorum. Yarin sabah iste ol, bolume gitme hemen, kafetaryada beni bekle, beraber kahve icelim diyor.. “Herzamanki gibi” diyorum.. Herzamanki gibi diyor.

Cok kotu bir gece geciriyorum.. Gururum kirilmasin istiyorum..Asla geri adim atamayan bir insan oldugumu biliyor, bazen sirf bu nedenle kaybediyor, ama bu konuda, enazindan simdilik kendimi degistirmek istemiyorum.

Sabah, kafeteryada bana bir mektup uzatiyor. “Hastanemizde calistiginiz sure icinde, gosterdiginiz performans goze alinarak, kontratiniz.............”. Hocam, saka mi bu diyorum.? Hayir, sana cok kizginlar ama aptal degiller diyor.. Daha azina donmeyecegini soyledim.. Inanamiyorum..

Aksam hoca bize yemege geliyor. Kapida yeni aldigim paspasin onunde duruyor. Paspasin ustunde bir salyangoz var ve “LIVE SLOW” yaziyor. “Hem boyle paspaslar aliyorsun, hem de boyle ani frenler yapmaya utanmiyorsun” diyor..
Bugun erkenden evden ise dogru yola cikip, en sevdigim yolun, en sevdigim kosesinde durup, kahvemi yudumlarken dusunuyorum. Benim yasamimda parcalar yok.. Oglum, isim, evim, ailem, hobilerim birbirlerinden ayri degiller.. Benim yasamim bir ebru gibi.. Soyle bir dokunuyorum kirmizilar one cikiyor, elimi ceviriyorum yesiller, morlar, pembeler..

Bugun ise gitmek istemiyorum..

Biraz karisik bir durum aslinda.. Masami duzeltecegim.. Ayni yere hem ogretmeye, hem ogrenmeye gidiyorum.. O yuzden masamin ustu hep cok karisik.. Ay sonunda sinavim var. Federico, anne benim kalemlerimi alma diyor.. Gidip biraz kalem silgi filan almam lazim..

Sevdigim isi yapmak icin cok caba gosterdim ben.. Ayni cabayi, yaptigim her isi sevmek icin de gosteriyorum.. Bazen ani frenler her iki tarafa da birseyler ogretiyor galiba..

Bu kez, sadece ogrenmekle kalmiyorum, cesaretimin sinirlarini da zorluyorum ve benim yuregimde kipkirmizi izler kaliyor.. Kimbilir belki birgun, gerektiginde geri adim atmayi, belki "live slow" felsefesini de ogrenirim.. Kimbilir..

Mehtap Pasin Gualano
Roma, 3/XII/2007

*Bu yaziyi gecen yil, Nilambara’nin evimi ozledim yazisi uzerine yazmistim.

19 Kasım 2007 Pazartesi

*COK SEVMELI OYLEYSE, COK SOYLEMELI...



*Metin Altiok (Yerlesik Yabanci/1991)


Bir onceki yazimdan oturu belli ki cok uzulmus ve“niye keyfin yok, bana dogruyu soyle” diyor Gulcin telefonda..Sesi cok endiseli geliyor.. “Inan bana yazdiklarimin disinda hicbirsey yok diyorum.. Insan hergun cok keyifli olamaz ki.. Eger oyle birsey olsa endiselenmek gerekir bence”.. Inanmiyor biliyorum.. Gulcin’i ablam oldugu icin degil, insan ozelliklerinden oturu cok seviyorum ve aramizdaki bunca mesafeye, hem kendimiz hem de cocuklarimiz icin uzuluyorum..

Hayat, cok buyuk sevincleri bekler, buyuk acilardan korkup kacarken yasanan siradan(!) gunlerin farkina varmadan gecmemeli.. Kucuk denilen mutluluklarin aslinda payimiza dusen en buyuk mutluluklar olup olmadigini nereden biliyoruz..? Duygularimi dinlemeyi, onlari anlamayi ve anlamlandirmayi seviyorum ben.. Kizginliklarin, kirginliklarin, kiskancliklarin, karamsarliklarin, kacmalarin, karin agritan kahkahalarin, kopmalarin, kucuk kavgalarin, kalp agrilarinin ve “k” harfiyle baslamayan daha bir cok durumun ve duygunun kendilerine gore bir tadi ve anlami var benim icin, Cunku hepsi benim (burada Tarkan’in sarkisi dinlenecek ) ve ben hepsiyim..

Bunlari dusunerek araba kullanirken cevre yolunda cikisi sasirip, kendimi Napoli’ye dogru hizla giderken buluyorum.. “Hizla giderken” tanimlamasi 2 kilometre sonra kendimi “salyangoz hiziyla giderken” buluyoruma donusuyor. Cunku yolda tamir var ve trafik neredeyse durarak ilerliyor (yani arkadaki ondekini itiyor). Enyakin cikisin 6 kilometre sonra oldugunu tabeladan okuyunca, universitedeki dersimin ilk iki saatini kaciracagimi anliyor, once bir benzin istasyonunda kahve-kruasan molasi veriyor, yanimda “koy bir kaset, nesemizi bulalim” diyecek bir Semra hanim olmadigi icin de , kendi CD’mi kendim koyuyor ve Fatih Erkoc’un o guzelim sesini dinleye dinleye otoyoldan cikip para oduyorum, tekrar Roma istikametinde otoyola girip, tekrar para oduyorum. Gec kaldigim icin park yeri bulamiyor, semsiyemi benzincide unuttugumu anliyor, “olsun uzun zamandir semsiye kaybetmemistim” (yaklasik 1 haftadir) diye kendime aferin diyor, derse sirilsiklam ulasiyorum.

Aromaterapi dersinde konu bir ara nar esansina, bu esansin zor bulunduguna, cok pahali olduguna filan geliyor. Fatih’in Federico’ya hediye ettigi nari dusunuyorum. Tomurcuklarinin cicegi donusmesi neredeyse 1 ay suren, soguga, ruzgara, yagmura dayanan bu nari cok seviyorum ve birgun guzel bir bahcede agaca donussun, Fatih, Cosetta ve Ambra gelsinler, onlara nar ikram edelim, “bak Fatih, bu senin hediye ettigin nar, oglen yemekte de senin bana sus biberi diye verdigin ama dolmalik biber cikan biberden yaptigimiz dolmalari yiyecegiz diyelim..”


Ben boyle hayal kurarken ikinci ders basliyor. Gozleri cok az goren Profesorun iki asistani var. Biri kizi, oburu de yegeni.. Peruggia’dan geliyorlar bu ders icin.. Birara ayaktan boyuna dogru lenf drenajini gostermek icin icimizden birini yanina davet ediyor. Epeyi arandiktan sonra, bir doktor hanim sedyeye uzaniyor. Dik yakali kazagi cekistirile cekistirile iyice sunduruluyorsada , boyun alt bolgesine ulasilamiyor, ve bu mucadeleden biraz bunalan 50’li yaslardaki doktor hanim, onca kisinin onunde birdenbire siyah kazagini cikartiveriyor. Bu programda ders gorenlerin cogu orta yas civarinda ve iclerinde, bolum baskanlari, hastane yoneticileri, profesorler filan var. Birdenbire bir alkis kopuyor. Yanimdaki plastik cerrah (Burberry’s in canli katalogu da diyebiliriz) “Eyvah !” diye ellerini yuzune kapatiyor. “Siyah kazagin altina beyaz sutyen giymis, inanmiyorum!..” Hemen kendi camasirlarimi dusunuyorum.. (ohh neyse, hersey yolunda).. Yani hayat bu, belli mi olur? Doktor hanim, perizom giydigini soyleyerek, ust bacak bolgesini bilimin hizmetine sunmuyor, bu kez iki erkek meslektas araniyor ve biri gonullu genel cerrah, digeri biraz itile kakila gonullendirilen, kadin dogum bolum baskani sahneye iniyorlar. Pantolonlarini cikartiyorlar, biri mavi kareli boxer, oburu beyaz slip giymis. Kahkahalar, alkislar girla gidiyor. Ceketleri, kravatlari, kol dugmeleri altinda ciplak bacaklariyla gercekten de komik bir durum olusturuyorlar ve yan anfiden sesimize gelen tip ogrencileri de izleme pencerelerinden olaya dahil olup, karmasayi daha da artiriyorlar.

Bana boyle birseyi kabul ettirmek icin once iki sise votka icirip, sonra da siseleriyle kafama vurmak gerekir. Aslinda 10 yil once degil boyle birseyi yapmak, yazmak bile imkansizdi benim icin.. Demek ki 10 yil sonra Tofu’da size (hala benden bikmadiysaniz) bir bilimsel streap hikayesi anlatabilirim.. Ortada olan ben olmadigim icin cok mutluyum ve herkes gibi guluyorum ben de..


Eve dondugumde Federico’nun kapiyi acisindan babasiyla birseyler karistirdiklari hemen anlasiliyor. Odanin daha dogrusu halinin ortasinda bir kafes duruyor ve Federico “anne, bak bak ne aldi ben baba kricet kricet” diye bana turkce sevimlilik yapmaya calisiyor. “Kricet kricet” dedigi bir cesit kuyruksuz fare ve Italyancasi criceto. Herzaman yaptigi gibi turkcesini bilmiyorsa italyancasini buduyor. Bir tane degil iki taneler ve kardes hatta ikiz(!)olduklarini,ayirmaya kiyamadiklarini, aslinda geride biraktiklari 4 kardes icin cok uzgun olduklarini filan anlatip duruyorlar. “Keske onlari da alsaydiniz” diyorum, Federico hemen ayakkabilarina dogru kosuyor. (Cocuklara ironik sakalar yapmayin diyor psikoloji kitaplari) Kafes kurulmus, baba ogul fotograflar cekilmis, minicik mikroskopik ikizler (!) yataklarina alismislar bile.. Gercekten o kadar sevimliler ki, bu beklenmedik misafirlerin isimlerini soruyor, bos akvaryuma ne oldugunu merak bile etmiyorum..

Aksam yattigim yerde elimde haftalardir surunen kitabimdan sadece ama sadece iki satir okuyabilip (kitap okuma hizi konusunda Berrin’i cok kiskaniyorum), kendimi uykunun sicak kollarina birakmadan once dusunuyorum… Ne guzel sey su yasamak dedikleri.. Hic birsey olmamis gibi gecip giden bir gunden, ne cok sey kalmis aslinda.. Dusunecek, gulumseyecek, kas cattiracak kucuk kucuk ama aslinda bir butunun parcalari olduklari icin buyuk ne cok sey.. Herkesin, hergun bir benzerini yasadigi, ama asla birbirinin ayni olmayan yasam kesitleri.. Hani Burcu diyordu ya, “gectigin yolda gordugun manzaralardir yasam” diye.. Oyle galiba..

*Olsem ayiptir, sussam tehlikeli
Cok sevmeli oyleyse, cok soylemeli..

Mehtap Pasin Gualano

Roma’19/XI/2007

15 Kasım 2007 Perşembe

HIC KEYFIM YOK...


“Guzel gun sabahindan belli olur” derler Italyanlar. Olumlu bir cumle gibi dursa da, kotu giden gunler icin kullanilan bir deyimdir daha cok. Iste benim de gunumun nasil gidecegi, sabah uyanir uyanmaz, daha dun evimize gelen 3 kucucuk baligin cansiz govdelerini bulmamla belli oluyor. Her bir akvaryumun onunde dakikalarca durararak, herbirinin rengine, pullarina , nasil yuzdugune bakarak alip, sevincle eve getirdigimiz baliklara Federico, ALEX, FOX ve MAX isimlerini veriyor, gece yatmadan once “sakin korkmayin, ben yan odada uyuyorum” diye onlarla konusuyor.. “Biz neyi yanlis yaptik?, Federico uyaninca ne olacak?, baliklari nereye saklasam? diye dusunurken, kahve makinesini ciplak elimle tutuyorum ve once elim sonra da hizla ictigim kahve yuzunden dilim yaniyor.

Sacim duzene girmiyor, etegimin dugmesi kopuyor, Federico hickira hickira agliyor.. Oglum hic uzulmesin, hic aglamasin istiyorum. Bu baliklarin, Federico yesin diye gozunun icine baktigimiz levreklerden bir farki yok aslinda biliyorum ama ben levreklere de, tavuklara da, ineklere de uzuluyorum zaten..Budist dadimiz, onlarin tekrar dunyaya doneceklerini soylemege calisiyor Federico’ya ve o aglamaya devam ediyor.

Yagmur yagiyor. Genel grev yuzunden trafik karmakarisik Roma’da. Ben grev yapamiyan bir bolumde calisiyorum ve bu kesmekeste ise gec kaliyorum. Ise gec kalinan nadir gunlerin hepsinde oldugu gibi, bolum baskani beni kapida karsiliyor. Benim yuzum onunkinden daha asik. Cafeteryanin kahvesi herzamanki gibi yanik kokuyor. Konusmamiz gergin ve hergunku akiciligindan uzak geciyor.

Ogleden sonra Federico’yu yuzme havuzuna goturuyorum. Yol boyunca sessizce Elton John dinliyoruz. Ogretmeni butun gun soz dinlemedigini, yemegini yemedigini ve gunu siniftaki dolabin icinde oturarak kapadigini soyluyor. Daha dogrusu sikayet ediyor. Butun sikayet gunlerinde oldugu gibi, sadece dinliyorum ve ben icimden hep oglumu savunuyorum. Havuz cok kalabalik. Elime bir fincan cay alip, buyuk camekanin arkasinda oturup, Federico’yu seyrediyorum. Aslinda seyredemiyorum.. Yuzlerindeki boyalarla bizim evi badana edebilecegimiz annelerden olusan bir grup gelip tam onume dikiliyorlar. Onlarin popolarina bakmak istemiyorum hic. Elime metrolarda bedava dagitilan gezeteyi aliyorum. Haberler cok korkunc. cok uzucu, cok can sikici. Yanima Federico’nun grubundan Riccardo’nun babasi oturuyor. Riccardo’yu hep o havuza getiriyor, karisi da supermarkete gidiyor. “bana guvenmiyor alisveris konusunda diyor” ve her zaman oldugu gibi, MTV’de yayinlanan bir alman dizisindeki turk ailenin salakliklarini gulerek bana anlatiyor. Herzaman oldugu gibi dinlemeden bakiyorum yuzune. Kucuk oglunu camdan izleyen babalardan biri, agular, gugular yolluyor iceriye. Yerinde zip zip zipliyor, yuzuyormus gibi yapiyor, ellerini cirpiyor, garip sesler cikariyor. Icerde, aksamin bu vaktinde niye suyun icine kondugunu belli ki anlamayan oglu, bir de ustune ustluk babasinin cirpinislarini gorunce iyice sersemleyip, etrafina bos gozlerle, hatta biraz da alik alik bakiyor.

Antonio isini erken bitirmis, o da havuza geliyor. Ben eve donuyorum diyorum, isterseniz pizza yiyip gelin bu aksam eve. O nedensiz gibi duran butun keyifsizliklerin bir sebebi oldugunu bilecek kadar taniyor artik beni. Onemli mi diye soruyor?.. Hayir degil diyorum..

Hava soguk, yagmur sinsice yagiyor. Yani yagdigini gormuyorsun ama islatiyor. Federico’nun kumlu park adini verdigi cocuk parkinin onunde durduruyorum arabayi. Cocuksuz cocuk parki, kumlarin uzerindeki kucuk su birikintileri ve salincaklarin zincirlerinin gicirtisiyla huzun dolu. Arkadan semtin en buyuk supermarketinde zamansiz asilan Natale isiklari pirildiyor. 1.5 ay var Natale’ye.. Ama onlar bizi simdiden dusunmeye ve almaya zorluyorlar. Beklemeye ne gerek var, heyecana ne gerek var, simdiden basla alisverise diyor isiklar goz kirparak.

Eve donup, turk gazetelerine bir goz atiyorum. Saadet tepesini Suudilere satmisiz, birilerine daha devlet nisani vermisiz, telecom grevi devam ediyormus.. Iyi hicbirsey yazmiyor gazeteler..Uyesi oldugum bir sitede yazdigim bir elestiriye bence terbiye sinirlarini zorlayan bir cevap geliyor. Kiziyorum ama o kadar ofke dolu yazilmis ki, anlasilmayacagimi bildigim icin cevap vermek geregi duymuyorum. Koltuga oturup, butun keyifsiz anlarda yaptigim gibi ayaklarima bakiyorum.

Ayaklarima bakiyorum ve dusunuyorum.. Benim yasamim cok sik soylendigi gibi bir puzzle degil. Oyle birbiri icine gecen, birbirini tamamlayan parcalari yok.. Benim yasamim bir ebru gibi.. Bazi gunler yesiller, pembeler, morlar cikiyorlar on plana, bazen birlikte kahvelere, grilere, bejlere donusuyor gunler. Butun olumluluguma, butun gercekciligime ragmen, kimi gunler tekbir soze feda oluyor aydinligi gunumun. Ogrendigim hicbirseyin faydasi olmuyor keyfimi geri getirmeye.. Alisverise kosmanin, kuafore gitmenin, bir arkadasi aramanin filan da etkisi yok biliyorum. Bekliyorum sessizce, geldigi gibi gitmesini bu “blues”’un.. Kendimi serbest birakiyorum bazi gunler huzunlu olmaya, kizgin olmaya, kirgin olmaya.. Bazen keyifsiz olmaya da hakkim var diyorum, onemsiz seyler icin bile olsa.. Bazen… Sadece bazen..

Federico elinde butun kitir taraflari yenmis, soguk, esnemis bir pizza parcasi ile iceriye giriyor. “Annecim, bak bunu sana ayirdim “ diyor. Mmmmm.. Bayilirim soguk pizzaya diyorum.. Siki siki sariliyorum ogluma…

Yarin guzel bir gun olacak biliyorum. Roma’da sagnak yagis bekleniyor diyor televizyon haberleri, ama icimde isitmeye hazir bir gunes varken, disarda ne yagarsa yagsin, onemi yok.. Yarin guzel bir gun olacak.. Biliyorum..

Mehtap Pasin Gualano
Roma' 14/XI/2007

28 Ekim 2007 Pazar

SEHIR TUTSAKLARI....


Yagmur yagiyor.. Hava acaip derecede soguk. Yorgunum.. Evde dursam, hicbirsey dusunmesem, hicbirsey yapmasam sadece yumusak bir battaniyeye sarilip gazete okusam, yeni aldigim naneli yesil caydan icsem keyfim yerine gelecek biliyorum ama Federico ve Antonio’nun beni evde birakmaya hic niyetleri yok. Karar coktan verilmis, sinemaya gidilecek..

Oglen yemegini de orada yiyelim diyor Antonio ve bu fikir hepimizin hosuna gidiyor. Federico ile sinemaya gidildiginde hep, Roma havaaalani yolu uzerinde 18 salonlu bir Amerikan sinemasi seciliyor. Yemegimizi hizla yiyip film saatini beklemeye basliyoruz. Antrede oturacak degil yaslanacak bir cikinti bile yok. Ayakta durulacak, daha dogrusu durulmayacak, hergun yenilerinin eklendigi kucucuk kornerlarda para harcanacak sekilde kurgulanmis hersey.. Antonio ve Federico kitapciya giriyorlar, ben kirmizi biberli dahil olmak uzere (yedim ve hic begenmedim) herturlu garip cikolatanin satildigi dukkana.. Birara deniz eskilerinin satildigi yerde karsilasiyoruz, onlar spor salonunun uyelik kosullarini sormaya gidiyorlar (hala sinemadayiz), ben atkilar, esarplar satan dukkana. Giysiler, bujiteriler, saatler, mobilyacilarin standleri, sapkacilar, bilgisayar malzemeleri…. Sadece bakmak bile yoruyor insani.. Neyseki film cok keyifli, koltuklar cok rahat, Federico kahkalar atiyor, Antonio hemen uyuyor, ben eskiden gittigimiz, antresinde sadece bir bar ve sadece sacher turtasi ile kahve satilan kucuk sinemayi dusunuyorum. Erkenden gidip, pastamizi yiyip, gunluk gazetelere goz attigimiz, kitaplari karistirarak filmi bekledigimiz zamanlar gerilerde kalmis coktan.

Film bittiginde koridordaki bir kapiyi aciveriyor Federico. Kendimizi inanilmaz buyuk bir supermarketin ortasinda buluyoruz. Aaaaa diyoruz ucumuz bir agizdan. Supermarket ucsuz bucaksiz ve kelimenin tam anlamiyla insan kayniyor. “Kacalim diyor Antonio, sinema bizi yutacak”. Guluyoruz..Federico arabada hemen uyuyor. Fiumicino koyune dogru gidiyoruz. Yagmur yagmaya devam ediyor..

Fiumicino gercek bir balikci koyu. Sokaklar bombos. Yagmurun altinda iyice grilesmis denize bakarak caylarimizi iciyoruz arabada. Federico uykusunda guluyor. Dusunsene diyorum, 1,5 saatlik film icin 5 saat gecirdik icerde. Sinemadan kitap, esarp, portakalli cikolata aldik. Benim gibi onsezileri guclu bir insanin, olacaklari coktan anlamasi gerekirdi aslinda. Oysa ben, mahalle kasabimiz, dukkanin bir kosesine cok iyi bilinen kirmizi saraplari dizdiginde bunu sevincle karsilamis, ne iyi bir fikir demistim, eti al, sarabini da al, dogru eve.. Kasabimiz dukkanin koselerine once donmus sebze, sonra sut, sonra ev makarnasi filan ekleyip kasap olarak tanimlanamaz bir hale geldi coktan.

Kuaforde kaktus ve corap satiliyor, pantolon pacalarini bastirmak icin terzi supermarketin icinde, ayakkabi tamircisinde cilingir isleri yapiliyor, postanelerde kitap-CD-oyuncak-takvim vs standleri var, pastanenin vitrininde satranc takimi, durbun, mucevher kutusu koymuslar. Hicbirsey bize sosyal bilgiler dersinde ogretildigi gibi degil artik. Kimin neyi nerede yaptigini anlamak cok zorlasti. Yeterki tuketelim.. Biz tuketelim diye hersey heryerde.. Nereye ne icin gitmis olursak olalim, o an aklimizda olmayan bir seyi de sunuyorlar bize. Icerde kalalim, etrafimiza bakalim ve alalim.. Sehir bizi tutsak ediyor.. Biz sehire tutsak oluyoruz..

Cok yakin arkadaslarimiz Roma’nin merkezinde Pantheon meydanindaki milyarlik evlerini satip, Roma disinda bir koy evi aldilar iki yil once. Pasquale, universitedeki isinden ayrilip, enginar, karnabahar, uzum, findik yetistiriyor. Cocuklari coban kopeklerine sarilip uyuyorlar. Ekmeklerini evde yapiyorlar. Ben boyle bir secim yapabilecegime, boyle bir degisim gecirebilecegime inanmiyorum. Sehri seviyorum aslinda. Sehirde yasamayi, onun bir parcasi olmayi seviyorum. Bahcemiz olsaydi maydanoz yetistirirdim belki ama hepsi o kadar. Sadece sehir beni tutsak etmesin, kandirmasin, mevsimleri calmasin istiyorum. Kis geldigini , vitrinlerden degil; gokyuzunden, agaclardan, kuslarin uctuklari yonlerden anlayayayim istiyorum . Pantolonumu terzi kisaltsin, sinemada film seyredilsin, sebze manavdan, oyuncak oyuncakcidan, pasta pastaneden alinsin istiyorum. Sehir beni yonetmesin, ben ona istedigim kadar karisayim istiyorum.. Merak edeyim, ben arayayim, ben bulayim, kesfedeyim istiyorum..

Ben sehire tutsak bir sehirli olmak istemiyorum…


Mehtap Pasin Gualano

Roma’ 27/X/2007

3 Ekim 2007 Çarşamba

SESLER, YUZLER, SOKAKLAR...

Antonio telefonda ogleden sonraki isinin iptal oldugunu ve istersem Federico’yu onun okuldan alabilecegini soyluyor. Yani bu, ben bu ogleden sonra ne istersem onu yapabilecegim demek. İcimdeki benler hemen gorus bildirmeye basliyorlar. Anne ben “iyi bir supermarket alisverisi yapilabilir, bu arada Federico’ya havuz icin yeni bir mayo ve bornoz gerekli” derken, kadin ben “hemen kuafore kos, sansin varsa belki manikur bile yaptirabilirsin diyor, doktor ben “Superior Sanità Enstitusunden alacagin yayinlar icin uygun zaman” diye araya giriyor. İcimdeki Mehtap hep sona kalmaya aliskin, “bugun senin canin ne cekiyorsa onu yap” diyor. Neyseki icimdeki benler birbirlerini seviyorlar ve iyi geciniyorlar. Canim ne cekiyorsa onu yapmayi seciyor ve arabama binip, Soz Vermis Sarkilar (Murathan Mungan) albumunu suruyorum cd playere ve Roma’nin guneyine dogru gidiyorum.

Biz Roma’nin guneyinde yasiyoruz. Evimizin yakininda benim sevdigim Viale Europa, onun kestigi Viale Beethoven’in sonundaki meydanda Roma’nin en bilinen cafelerinden Palombini var. Ogleden sonrama orada baslama karari veriyorum. Cantamda henuz okumaya basladigim Yuzyilin Asklari (Can Dundar) var.

Begonvillerin altinda bir masaya oturuyorum ve bogurtlenli vanilyali bir cay istiyorum.
Kitabimi aciyorum ama okumak ne mumkun. Etraf kadinlarin kendi aralarinda “fico” diye tanimladiklari hos erkeklerle dolu. Hepsi aksam uzeri olmasina karsin, henuz dustan cikmis ve giyinmis kadar “fresh” gorunumlu, gomleklerinin kollari, mutlaka ceketlerinin kolundan daha uzun olan, cogunlukla kol dugmesi kullanan, hemen herzaman bronz tenli, bakimli elli, sampanya ya da hardal rengi tertemiz ayakkabili, mutlaka heryerde gunes gozlukleri gozlerinde olan, cok gerekliyse gozlugu baslarinin ustune degil de, burunlarinin altina kaydiran, hosluklarindan cok emin hos erkekler “fico”’lar.


Benim de gunes gozlugum gozumde ve kitabimi okuyormus gibi yapiyorum, bir yandan da cayimi yudumluyorum. Fotograf makinem cantamda ama neredeyse cantam kadar buyuk makineyi cikartirsam, herkesin caktirmadan birbirini suzdugu bu ortamda farkedilecegimi biliyorum ve hic tesebbus bile etmiyorum. Yan masada birbirlerine hic bakmadan sessizlige gomulmus bir cift oturuyor. Erkek cep telefonu ile oynuyor, kadin fincani ceviriyor tabaginda.. “Ne zaman baslar ayriliklar, dostluklar biter.. ne zaman? “ diye soruyor Murathan Mungan.. Iki masa otede, orta yasli, gorenek sahibi olduklari her hallerinden belli iki bayan dondurma kup yiyorlar, bir yandan da bir albumun fotograflarini ceviriyorlar. Ya torun ya tatil fotografidir diye dusunuyorum icimden..

Kalkip bir ucunda Palazzo dell'Esposizione (sergi sarayi), diger ucunda Palazzo dei Congressi (Kongre Mergezi) olan meydanda birkac fotograf cekiyorum. Siyah buyuk bir jipin icinden bir erkek bana gulumsuyor. “Sizi cekmiyordum diyorum”. “Evet, henuz tarihi eser sayilacak kadar yaslanmadim” diyor. Zaten bu meydanda en eskiler Mussolini zamanindan kalma.




Viale Europa’ya dogru iniyorum. Piyasa saati. Cadde dopdolu. Butun cafeler civil civil.. Milyonluk giysiler vitrinlerden, kurusluklar tezgahlardan alicilarina bakiyor. Yolun sonundaki kilise belliki tamir goruyor. Kilisenin ustune giydirdikleri elbiseye bakiyorum.. Gulmek geliyor icimden. Simgesi kaplumbaga olan bir canta markasi bu.


Viale Europa’dan gole dogru kivriliyorum. Caddenin adi Viale America.. Orasi da civil civil.. Gunun son gunesli saatlerini cimenlere yayilarak geciren gencler, torun gezdiren buyukanneler-buyukbabalar, yalniz yasayan yaslilar ve parali da olsa yine de onlarin can yoldasi olan yabanci bakicilar var burda da. Golun sulari isil isil.. Bir bankin uzerine oturuyorum. Ben de bu goruntunun bir parcasiyim simdi diye dusunuyorum. Benim onlari gordugum gibi, beni de birileri goruyor. Kitabi acik, ama kitabindan baska heryere bakan hos bir kadin olarak tanimlanabilirim herhalde.

Eve dogru yola cikiyorum. Yari yolda, tam da onlari dusunurken, Federico ve Antonio’yu yolun kenarinda goruyorum. Ben yavaslar yavaslamaz butun arabalar birden korna calmaya, ellerini kollarini sallamaya basliyorlar. Elimi camdan cikarip, yavas yavas yavas diyorum birkac kez. Hepsinin cinleri tepesinde olmali, anlamazliktan gelip bagirmaya devam ediyorlar.

Evde gorusuruz diye opucuk yolluyorum Federico’ya. Murathan Mungan cd’sini aciyorum yine. Zuhal Olcay, sesler, yuzler sokaklari soyluyor.

Bazen durmak ve sakin sakin etrafa bakmak gerek gunes gozluklerinin arkasindan bile olsa .. Sesleri, sokaklari, yuzleri gormek gerek bazen.. Bazen yavaslamak, ritmi yavaslatmak, goruntunun parcasi olmaya firsat vermek gerek bazen..

Mehtap Pasin Gualano

Roma’ 3 ekim 2007