Subhankari / Harikalar diyarından... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Subhankari / Harikalar diyarından... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2009 Perşembe

Yeni Yıl...

Herkese Merhaba,

Tofu'ya yeni yıl mesajı yazmak istedi canım... Özlemişim sanırım...

Hepinize keyifli sürprizlerle dolu, mutlu bir yeni yıl diliyorum...

Sevgilerimle...

8 Haziran 2008 Pazar

KALE

" Artık hevesli bir rüzgar
Vadileri
Kuleleri
Yolları
Yalayıp getiren bir rüzgar da değilim
Son ve başlangıçla birlikte
Tapınaklar ve meydanlar içinde
Bir esintiyim köşeleri dolaşan
Kendisiyle buluşan bir esinti sadece”
Bejan MATUR


Okyanus Ansiklopedik Sözlük, “kale”yi “eski zamanlarda düşmanın gelmesi beklenen stratejik yollar üzerinde, askeri önemi olan şehirlerde, geçit ve darboğazlarda, savunma ve güvenliği sağlamak için yapılan yüksek ve kalın duvarlı, burçlu ve mazgallı geniş yapı” diye tanımlamış. Geniş anlamda ise “kolay kolay girilemeyen yer”miş kale…

Biz Cumartesi günü Kale’ye gittik. Festival varmış Ankara Kalesi’nde… Gezeriz diye, fotoğraf çekeriz diye, keyifli bir gün geçiririz diye, beraber oluruz diye… Hayatlarımızda bir nefeslik de böyle bir hoşluk olsun diye…

Öyle de oldu… Bir sürü fotoğraf çektik. Aslında doğrusu daha çok Berrin ve Brajeshwari çektiler. Çok güzelleri var içlerinde… Bir sürü poz verdik, kendimizi “model”miş gibi bile hissettik zaman zaman… Eğlendik kısaca…


Duvarlarına Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” şiirinden mısralar yazılmış Pirinç Han’da çay içip, gözleme yedik sonra. Ben açlıktan ölmek üzereydim çünkü. Dans eden grupları seyrettik bu arada. Han’a geldiğimizde dört genç kız “şakşuka” eşliğinde göbek dansımsı bir gösteri yapıyorlardı mesela. Onları seyrettim Berrin ve Brajeshwari fotoğraf çekerken... Dördü de güzel oynuyorlardı, belli çalışmışlar, hazırlanmışlar… Ama bir tanesi gösteri yapmıyordu, hem dans ediyor, hem eğleniyor, hem de sanki kimseyi umursamadan keyfine bakıyordu… Sanki yalnızmış gibi, etrafında kimse yokmuş gibi… Öyle kendini kaptırmış, öyle içinde yaptığı şeyin yani… Budur dedim kendi kendime, yaşamak bu kadar basit aslında… Bütün kalbinle her ne yapıyorsan onu yapmak yani… Çetin Altan’ın bir sözü geldi aklıma: “Mutluluk, sevdiğin işte doya doya çalışmak ve sevdiğinle doya doya sevişmektir…” diyordu beynimin kıvrımları arasından… Güzel bir söz söylemek için mi söylenmiştir, yoksa onca yaşanmışlıktan damıtılmış bir söz müdür, bilemem elbette… Ama işte, o kızın dansını, dans etmekten keyif alışını seyrederken doğru olduğunu hissettim…


Sonra Berrin’de kahve, tatlı ve elbette sohbet... Berrin, 'pazartesiye senden bir kale yazısı bekliyorum' dedi. Ben de yazıyorum işte. Sizi mi kıracağım. Fotoğraflar sizden, yazı benden…

Dedim ya kolay kolay girilemeyen yerlermiş kaleler… Şimdi bizim öyle kolaycacık girdiğimize bakmayın. Zor girilirmiş bu yapılara eskiden. Ancak gücünü ispatlamış ve kaleyi zapt etmiş olan girebilirmiş o heybetli mekana... Büyük bir zaferle… Atının üstünde dimdik (niyeyse atla girilmeliymiş gibi geldi işte)… Mağrur bir eda ile… Zafer kazanmış bir komutan olarak işte…

O yüzden kaleyi korumak da çok önemliymiş. Fazla söze gerek yok, ölüm kalım savaşı işte… Ya da “var olma”/”yok olma” savaşı aslında… Yok olmamak için savaşmak… Kaybedersen yok olacağını zannetmek yani…

Ama zaman geçmiş, böylesi kaleler ile böylesi savaşların devri bitmiş... Şimdi daha çok "iç" savaşlar yaşanır olmuş…

Bizim kaç tane kalemiz var içimizde acaba? Deliler gibi savunduğumuz… Biri girerse diye, içeriyi görürse diye, kalemizi zapt ederse diye neredeyse ölmeyi göze alacak savaşlara giriştiğimiz “iç kalelerimiz”… Onlar, büyük iç savaşlardan sonra kurduğumuz ve bir başka iç savaşa kadar canımız pahasına savunduğumuz kendi kalelerimiz… Keşke onların resimlerini de çekmek bu kadar kolay olsa… Bir gün de iç kalelerimiz için bir festival düzenlesek kendimize mesela… Bu gün eğlence günü, gelin bakın, girin dolaşın oralarda desek… Gelenlere şarkılar söylesek, gözleme ve çay ikram etsek… Kendimize bir ateşkes günü ilan etsek… İçimizdeki savaşa tamam desek…


Ohooo, amacını aştı bu yazı… Yazının amacı güzel bir cumartesi gününü özetlemekti… Ama işte böyle şeyler düşündürttü “kale” sözcüğü bana bütün gün… Orada bir zamanların o heybetli günleriyle dalga geçercesine yaşanan bambaşka bir düzeni seyreder, “festival” etkinliğine (!) katılırken bir taraftan da bunlar geçti içimden…

Evet, bizim haftasonu “kale” maceramız böyleydi…

21 Ocak 2008 Pazartesi

ARMAĞAN…


"Kolaydır bizi aldatmak ılık bir nefesle,
Ama deriz, yaşamın kendisiyse bu, öyleyse
Aldatılmadık gene de, doğrudur yaşadıklarımız"
Oruç ARUOBA

Bu gün benim doğum günüm…(22 ocak) Bu defa doğum günü armağanı olarak kendime bir yazı hediye edeyim dedim… Henüz kimse kutlamadan önce ben kutlayayım kendimi bu kez… Kırk yılda bir!!!

Hem bu kez biraz daha farklı gibi öncekilerden… Hani her yılbaşı, doğum günü yani işte bir tür yıldönümü olan her şey insana geri dönüşler yaşatır ya bilirsiniz ya da bazen bir tür hesaplaşma… Biraz öyle gibi, ama biraz da değişik sanki bu defa… Artık insana “büyümüş” olmak gerekliliğini hatırlatır gibi “kırk” demek… Öyle dolu dolu geliyor ki kulağa… Artık şımarıklık yapamazmışım gibi… ‘Artık kocaman bir kadınsın sululuk yok’ der gibi… İşte bir tür “eşik” sanki… Biliyorum öyle hissetmeyeceğim yaşamaya devam ederken… Tıpkı öncekilerden sonra olduğu gibi… Biliyorum yarın da aynı ben olacağım aslında… Ama işte bugün, bugün kırk yıl olmuş bu dünyaya doğalı…

Nedense eşikler koymuşuz geçirilen zamana… Doğum günü, yıldönümü ya da yılbaşı diyerek, bölüp parçalamışız zamanı… Anlam kazandırma çabası mı? Ya da küçük çakıl taşları belki de yolun neresinde olduğumuzu, ne kadar yol geldiğimizi fark etmek için…

“Büyümüş olduğunu sık tekrar edenler, çabuk yaşlanırmış bence...” demiş Brajeshwari. Korkarım ben aslında hep büyüktüm… Özellikle de küçükken… Aslında belki de yeni yeni “büyük” olmak sıfatını atıp, küçülüyorum… “Bırakmak”la ilgili galiba bu süreç biraz… Büyük olmakları, olgun olmakları, ama şimdi sırası değilleri, önce ders çalışmak ya da ne bileyim iş bulmak lazımları, işte gerekli gereksiz yüklenilenleri, “olan”ı ve elbette “olmayan”ı kurcalamayı… Bir yazı yazmıştım bir zaman önce onu hatırladım birden… “Bir gülümsemeyi biraz fazla görebilmek için x toplantısına geç kalmayı göze alabilince” falan gibi şeyler vardı… Hatırlamıyorum tam olarak… Ofisteki bilgisayarda olmalı… Belki bulup onu göndermeliyim Tofu’ya… İşte “bırakmak”, akışa veya akmayışa ':)' öyle bir şey galiba… “Kabul”de yaşamak… Daha az ciddiye almak hayatı belki de… Oyunu hatırlamak… Deniyorum ve başarabildikçe seviyorum bu duyguyu… Gerçekten de öyle anlarda zaman genişliyor sanki…

“Karlı bir günde doğmuşum, bu yüzden soğuktur iklimi ruhumun” diye bir şarkıyla sesleniyor Tuna Kiremitçi son aldığım CD’lerin birinden… Öyle mi acaba? Ne demek kış çocuğu olmak? Soğuk ve donuk zamanlarda doğmuş olmanın insanın ruhunun iklimine bir etkisi var mıdır gerçekten? Acaba Ocak’ta doğmak ile Temmuz’da doğmak fark yaratır mı ruhumuzda? Yoksa Cibran’ın nedense bu günlerde çok sevdiğim “eğer kış, baharı yüreğimde saklıyorum deseydi, ona kim inanırdı…” satırlarındaki gibi midir kış çocuğu olmak da?

Kış nedir peki? Yani soğuk ve kar yağan bir mevsim olmaktan başka? Niye sıkıcı gelir çoğunlukla? Kat kat giyinmek zorunda olduğumuzdan mı? Üşümekten yorulan kaslarımız yüzünden mi yoksa? Ya da ne bileyim işte günlük zorluklar mı kışı daha az sevdiren? Arabalarımızın, ayakkabılarımızın buzda kayması gibi mesela… Sanırım benim için “karanlık” olması asıl sorun… Sabah kalktığımda alacakaranlık, akşam işten çıktığımda tam karanlık… İşte sanki günü hiç yaşayamamışım duygusu… Sanki günler bu kadar kısa olmasa kışla çok fazla bir sorunum olmayacakmış gibi (bir kış çocuğu olarak)…

Ya peki “doğum günü” ne demek? Niye kutlarız doğum günlerimizi? Yani biz doğmamış olsak dünya, dünya olmayacak mı? Evet, evet olmayacak… Herhangi birimiz olmasak dünya bir eksik kalacaktı aslında… O yüzden mi önem veririz… Hatırlanmak isteriz… En istemeyenimiz bile çoğunlukla…

Değişik bir yıl oldu benim için geçtiğimiz sene… İnsanın doğum günü yılbaşına yakın olunca geçtiğimiz yıl ve geçtiğim yaş kavramları birbirine karışıyor biraz… Değişikti evet… Ne demek “değişik”? Bana hep biraz “kaçamak” gelmiştir bu söz… Hani bir süredir görmediğiniz biriyle karşılaşırsınız ve o size bakıp “değişmişsin” der ya da işte her gün gördüğünüz insanlardan biri o gün “değişik olmuşsun” deyiverir… Öyle kalırım bu laftan sonra ben… Düşünürüm… Bir soru işareti uyandırır, ne diyeceğimi bilemem… Hani, şimdi teşekkür etsenizzz, bilmem ki, belki de teşekkür edilecek bir şey demiyordur aslında karşıdaki “değişmişsin/değişik olmuşsun” diyerek… İşte o yüzden sevmem bu lafı aslında... Ama şimdi ne denir ki farklı bir yıldı işte; elbette zor ve keyifli anlarıyla, kazandırdıkları ve kaybettirdikleriyle… Şimdi bu yeni yaşım da farklı ve keyifli olsun istiyorum tabi ki… “Yasa yürürlükteydi, her şey değişim ve dönüşüm içindeydi ve evren ne söylediğimizi dikkatle dinliyordu hayatımızı bizim istediğimiz gibi bize vermek için” diyor ya Navanalini bir önceki yazısında… İşte bu yüzden şimdi ben evrenle sohbet etmeye gidiyorum, ona istediklerimi anlatmaya… İzninizle… :)

8 Eylül 2007 Cumartesi

BİZ SELÇUK'TAYDIK...

30 Ağustos tatilini fırsat bilip, dört gün Selçuk’a gittik İndrani ile. İndrani’nin annesinin evine…Brajeshwari de gelsin istedik, üçümüz kaynatalım biraz, ne zamandır görüşemedik doğru düzgün diye… Ama olmadı, biz gittik… :)

Döndüğümüzden beri İndrani bana “e hadi Selçuk yazısı yazılacak Tofu’ya, sen mi yazarsın ben mi, hadi ama…” diyip duruyordu… Ben de, bu blogun yazı yazmak konusundaki en tembel üyelerinden biri olarak “tamam, tamam” diyordum… Elbette sevgili İndrani benim bu yavaşlığıma dayanamadı ve gaza getirmek için yöntem arayışlarına devam etti… Sonunda dün Selçuk’ta yaptıklarımızla ilgili yazıda değinilebilecek bir başlıklar listesi gönderdi bana… Başlıkları paylaşalım ve ortak bir yazı yazalım diye… :) Bu sabah da bazı başlıklara dair kendi yazısını… İşte buyurun ortak Selçuk anılarımız:

İndrani’nin Annesinin Bahçesi ve Pamucak Denizi (S):
Çarşamba akşamı komik muavin konuşmaları eşliğinde (ben: çikolatalı bir şeyler var mı? muavin: çubuk kraker göstererek “bu olur mu?”, ben: battaniye alabilir miyiz? muavin: çay mı? şeklinde) geçen yolculuk yorgunluğumuz sabah İndrani’nin annesinin şirin bahçesini görünce geçiverdi birden… Biraz dinlendikten sonra Pamucak’a denize girmeye gittik… Çok güzeldiiiii… Ama en güzel kısmı deniz kenarında yaptığımız “nefes çalışmaları”, geçerken bize tuhaf tuhaf bakan insanlar, sadece çiftlerin yanına gitmekte ısrar eden kocaman Sivas kangalı ve de elbette İndrani tarafından çekilen video kaydı idi…


Mahalle Muhtarı Annem (İ):
Annem’in evinde ezan sesi çok yüksekti bir aralar. O kadar yüksek ki telefonda konuşmak mümkün değildi. İmzalar toplandı, şikayet edildi. Ses kısıldı. 3 gün sonra yine ayni derece yükseklikte. Belediye’ye telefon açtığında artık Başkan sürekli toplantıda ya da İzmir’de (!). Geçenlerde İmam annemle karşılaşmış, konuşmuş, hatır sormuş ve “artık rahatsız değilsiniz, di mi” demiş ve annem tanıyamamış, hatta ne için artık rahatsız olmadığını da anlayamadan gülümsemiş. Ayrıldıktan sonra hatırlamış. Gelecek sefer çaya davet edeceğim dedi. Annem kendisini “mahalle muhtarı” olarak görüyor. Yaz aylarında inşaat yapılmazmış ama ileride sokak köşesinde biri inşaata başlamış. Annem aramış, yazı yazmış, hem de kanunu sormuş. Adam durmadan inşaata devam etmiş veee herhangi bir cevap gelmeden inşaatı bitirmiş. Annem baya sinirliydi. Oradan geçerken hep bir şeyler söylüyordu. Annem ya, süper annem...

Selçuk Pazarı (S):
Ben pazarları severim… O karışıklığı, cümbüşü, bir tarafta sebzeler ve meyveler boy gösterirken, diğer taraftaki gerekli gereksiz bir sürü şeye bakmayı… Aralardan alacak bir şeyler bulmayı, oralarda vakit geçirmeyi… Cumartesi günleri Selçuk pazarı varmış… Biz de pazara gitmeye karar verdik… Hem yemek için sebze falan alalım, hem de bakınalım etrafa biraz diye… Önce Şenel Teyze sebzelerini aldı, biz de onu izledik İndrani ile… Sonra pazarın derinlerine doğru ilerledik. Ve işte bir sürü ıvır zıvır tezgahları… Ben de anneme örtü falan bir şeyler almak istedim… Hatta artık keyiflenmiştim bile… Ama bir de baktık ki İndrani “tükenmiş” gözlerle bize bakıyor… “Benim pazarım bu kadar, bittiii” dedi… E İndrani’nin gözlerimizin önünde daha fazla tükenmesine izin veremezdik elbette… Şenel Teyze’yi bize yufka ve kadayıf alması için yalnız bırakıp, eve döndük… Ama o gün geçmedi İndrani’nin o hali… Duyurulur: İndrani pazara götürülmemeli!!!

Eski Türk Filmleri (İ):
Bir gece hep beraber televizyon izliyoruz. Yemekten sonra yeşil cay içiyorduk. Kanal değiştirirken gözümüz Yeşilçam kanalına takıldı. İnanılmaz bir kanal. Kaç aydır televizyon izlemiyorum ve tam overdose hale geldim Selçuk’ta. O gece “Yak Bir Sigara” adında film vardı. Siyah beyaz. Kadınların belleri 10 santim filan. Erkeklerin hepsi pantolon ceket ama film tam bir facia. Kopuk kopuk konuşmalar. Anlamsız bir hikaye. Bir siyah beyaz çizgili sakallı olan ressam bir adam meğersem ölecekmiş, bir kaç günü varmış. Kare şöyle: dağın tepesine çıkarken bir kadını kucağında taşır, tepeye gelince “belim ağrıdı” diyerek indirir. Sonra da birden kadını boğazlamaya kalkar “ben seni öldüreciğiiim” der. Sonra da “vapur çoktan uzaklaştı, sahile geri dönemem” gibi bir laf. Hemen sonra da kadına “şarkı söylemek ister misin?” sorar ve de çekip gider. Neler oluyooorrr burda?! Son karede siyah beyaz sakallı adam birini filan öldürüyor ve kendisini karakola teslim etmek üzereyken bütün tuhaf arkadaşları kapıda toplanıp kendileri cinayet işlediklerini ilan ederler (ama tabii ki hiç kimse yemez). Neyse adam karakol merdivenleri çıkarken düşer ve merdivenden tek tek yuvarlanmaya başlar. Herkes toplanır, adam “ölüyorum allahaısmarladık” der, arkadaşı ona bunu der “sende bir şey yok, yak bir sigara!” ve yatan ölen adamın ağzına sigara sokar ve yakar. O anda adamın kafası bir yana düşer ve arkadaşı sigarayı ağzından alıp cebine koyar. Evet bu kare ölümsüz diyebilirim. Ondan hemen sonra Müslüm Baba’nın filmi başladı. Annem ve ben uyumaya gittik ama Subhankari oturmaya devam etti (filmi bitiremedi çünkü içerden biz ona laf sokuyorduk ve rahat vermedik).

Kaplumbağalar, Meryem Ana ve Şirince (S):
Ben Meryem Ana’ya gitmek istiyordum. Bir günümüzü böyle geçirmeye karar verdik… İndrani’nin dayısı arabayı alabileceğimizi söyledi. Yaşasın… Biz de sabah dayı’nın evine arabayı almaya gittik… “Orta ev”e… Lütfen, dikkat edelim… Küçük ev var, orta ev var, büyük ev var… J Orta eve gitmek gerekiyor… Gittik… Yasemin karşıladı bizi ve de bahçeyi gezdirdi… Bahçeyi dayılar kullanıyor sandıysanız, fena halde yanıldınız… Bahçe bir “kaplumbağa kolonisi”ne ait… Beş tane yetişkin kaplumbağa ve bir sürü yavru… Bahçe onların evi… Sonra kaplumbağalara hoşçakalın deyip, Meryem Ana’ya doğru yola çıktık. Ben çok küçükken gitmiştim, o yüzden de fazla bir şey hatırlamıyordum. Çok hoşuma gitti. Elbette, mumlarımızı da yaktık. Ama bir evin duvarına sakız yapıştırmayı unuttuk… ;) Ve oradan çıkınca da ver elini Şirince… Şirince çok güzel bir dağ köyü… Ama oldukça turistik bir hale gelmiş. Biraz daha az kalabalık bir sezonda gezmek daha da keyifli olurdu diye düşündük. Bir sürü yokuş çıktık, indik… Ve İndrani’nin dayısının restore ettiği bir kafeyi aradık: Üzüm Kafe… Ve bulduk… Nefis kahvelerimizi içtik, karnımızı doyurduk… Sonra ben Kilise’ye çıktım, İndrani gelmek istemedi… Yolda köylü kadınlar nazar otu ve defne verdiler, korusun diye…


Selçuk Hırsızları (İ):
Selçuk hırsızları var artik. Zeytinyağı, yüz kremleri ve peynir alıyorlarmış. Sevgi teyze’nin (annemin arkadaşı) evinin etrafı ve içi kaktüslerle dolu. Bir senede 4 defa girildi. Son kez bodrum katından girip üst katin parkelerini söküp girmişler. “Olur mu böyle bişi” sakince söyler ama kasları yukarı doğru çıkıyor. Annem her tarafı kilitleyip dışarı çıkıyor. Zaten her taraf cam. Tel olan yerden girmeye çalışan olmuş ve elindeki bijon anahtarını atmış ve girmeden kaçmış mı artık ya da evdeki enerji mi onun midesini bulandırdı bilemem ama annem etkilendi. Kapıyı kilitlerken bir gece, kapı genişlediği için (sıcaktan) kilitlenmiyordu, Annem birden bıkarak “kapanmazsan kapanmaaa!” dedi kapıya. Evet, benim gibi eşyalarla ve nesnelerle konuşuyor. Subhankari gülünce bende güldüm. Farkında değildim annemin bu özelliğinin. Bir aksam mutfak lambası cızırdadı yandı söndü ve paaat diye patladı. Hepsi iki saniyede oldu. Nasıl korktu annem! Döndü ve lambaya bağırdı “manyaaakk!” Artik biz orda koptuk.

Neti ve Yoga (S):
Ve elbette yoga… İndrani artık yoga eğitmeni biliyorsunuz… Dolayısıyla birlikte bir tatilin yogasız olması mümkün değil. Beni erken kaldırabildiği iki sabah yoga yaptık bahçede… Çok güzeldi… Sonra nefes çalışmaları… Ve de “neti”… Neti bir burun deliğine su vererek, suyun öbür burun deliğinden çıkması, dolayısıyla temizlik yapılması amacıyla kullanılan çaydanlığa benzeyen bir alet… İçine tuzlu su koymak gerekiyor. Denedik… Ben biraz ürktüm önce doğrusu… Ama yapınca çok hoşuma gitti… Ferahlık hissi veriyor insana… İndrani sabah neti için tuzlu su hazırladı… Evdeki tek çaydanlıkta su ısıttı ve içine tuz koydu… Biz de bu suyu netide kullandık… Sonra da, sanırım o gündü, pazara falan gittik… Dönüşte ben kendime ve Şenel Teyze’ye kahve yaptım. Yorgunuz ya, keyif saati, kahvelerimiz içip, dinleneceğiz… Kahveler hazır, kanepelere uzanılmış, her şey tamam, her şey çok keyifli… Zannetiniz di mi? Ama hayır… İlk yudum ve de kahve iğrençççççç… Neden? Çünkü su sabah neti için İndrani’nin hazırladığı “tuzlu su”... :)


Subhankari - İndrani

10 Ağustos 2007 Cuma

DÖNDÜM…

Evet, döndüm… İkinci Amerika çıkartması başarıyla tamamlanmıştır efendim… Bu defa, daha önce gitmeyi başaramadığım batı kıyılarıydı hedef… San Francisco, Los Angeles ve Las Vegas…

İlk durak San Francisco… Gitmeden önce aklımda olanlar elbette Golden Gate Köprüsü, Alcatraz ve bir inip bir çıkan yokuşlu sokaklardan oluşmuş bir şehirdi…

Gerçekten de öyle… Sokakların yokuş olması güzel bir görüntü verse de şehri yürüyerek gezmek isteyenler için ciddi bir sıkıntıya neden olabiliyor bir süre sonra… Diliniz dışarıda, “Tanrım gene yokuş çıkcazzzz” diyerek geziniyor ve sonunda pes edebiliyorsunuz… Ya da “cable car”a atıyorsunuz kendinizi keyifle… Ama gene de bu yokuşun sonu nereye çıkıyor acaba merakıyla epeyce yol alabiliyor insan… Ve de binbir zorlukla çıktığınız yokuşun, gerçekten neredeyse doksan derece, tepesinden aşağı bakmanın keyfi de başka oluyor doğrusu… Hani insan abartıp Himalayalar’ın tepesine çıkmış gibi bile hissedebiliyor kendisini… Öyle bir zafer duygusu yani…


Evet, elbette Golden Gate Köprüsü… Şehrin sembolü adeta… Güzeldi, sisten görebildiğim kadarıyla… Sanırım San Francisco’dan aklımda en çok kalacak şey bu “sis”… Son derece yoğun ve birden büyük bir hızla tüm şehri kaplıyor… Ve hava sıcaklığı da o andan itibaren on derece birden düşüyor neredeyse… Öyle ki, mesela bir filmde görsem “aman efektleri de abartmışlar” falan derdim herhalde… Ama insana bir film setindeymişsiniz duygusunu veren bu sisi sevdim ben… Birden geliveren, arkadan ne çıkacak acaba diye merak ettiren, bulanık ve gizemli… Sanki sürekli bulutlar arasında yaşıyormuşsunuz gibi, masalsı biraz yani… Sevdim, kısacası…



Fisherman’s Wharf, Çin Mahallesi, İtalyan Mahallesi, şehrin biraz dışındaki üzüm bağları ve şarapçıları, güzel küçük evleri, şirin bahçe düzenlemeleri… Çin Mahallesinde dolaştık, alış veriş yaptık biraz küçük dükkanlardan, gerçi epeyce Amerikanvari idi ama olsun… İtalyan Mahallesi ise elbette yemek yeme mekanımız… Her çeşit makarnadan tatmak istiyor insan… Gerçi aslı varken “mahallesi” ile yetinmek sıkıcı ama… Neyse, belki yolumuz İtalya’ya da düşer bir gün… Sonra, şehrin biraz dışında bir şarap yapım evine gittik… Şarap tadıyorsunuz listeden seçip, tatmayı abartırsanız hatta çakır keyif bile olabiliyorsunuz…

Fisherman’s Wharf tam turistik bir bölge… Dükkanlar, liman, faytonlar, sokak çalgıcıları, kalabalık… Bir “yengeç çorbası” furyası da burada…


Ve de elbette Brajabanita’nın deniz aslanları…


İşte bu da benim gezdiğim kilise sevgili editörümüz ve de “yaz bekçimiz”… Seviyorum kiliselerin içinde dolaşmayı, mum yakmayı, öyle sıralarda oturmayı… Bütün telaşların dışarıda kaldığı mekanlar benim için kiliseler… İnsanların dua edişlerini seyretmeyi de seviyorum, fazla rahatsız etmeden… Sonra sıralara oturup tavana bakmayı, yapının ihtişamı karşısında kendimi yine küçücük hissetmeyi… Önemli sandığım bir sürü şeyin önemsizliğini hatırlamayı…



Sonra San Francisco’dayken 26 Temmuz sabahı Burcu’nun mesajı: ”İrem isimlerimizi almış”… Bunu San Francisco’da yaşamak ilginçti… Böylece, San Francisco’nun özel bir yeri oldu hayatımda… Sonra İrem’le konuştum… Sanki olamayacakmış gibi görünüyordu başlangıçta… Ama oldu, birçok kişinin desteği ve İrem’in cesaret ve azmi ile…

Kısaca, güzel bir şehir San Francisco… Uzun zaman geçirilebilecek, sokaklarında uzun uzun dolaşılabilecek bir şehir… Ben on gün kaldım… Ama daha da kalabilirdim… Tekrar gelebilirim dediğim ve şimdiden özlediğim bir şehir oldu San Francisco benim için…

Sonra Los Angeles’a geçtik… Acayip büyük ve ürkütücü bir şehirdi… Ya da bana öyle geldi… Belki sadece iki gün geçirebildiğimiz için, belki de gerçekten büyük olduğu için bir şey anladım sayılmaz Los Angeles’tan… Kaldığımız otelin adı “Farmer’s Daughter”… Çok güzel bir küçük oteldi… Yolu düşenlere şiddetle tavsiye edilir. Kısa ve yorucu bir parkur olsa da bu şehir bizim için, elbette gezdik klasik gezi mekanlarını: Holywood, Sunset Bulvarı, Beverly Hills, Mulholland Drive, Rodeo Drive, Disneyland… Hatta işte benim ayağım ve Susan Sarandon’un yıldızı… Kısaca tam “turistik” bir kısa seyahat oldu Los Angeles benim için, dedim ya şehri anlayamadım bile…



Ve son durak Las Vegas ya da Amerikalıların deyişiyle “Sin City”… Çöle kurulmuş devasa bir kumar ve eğlence şehri… Dışarıda sıcaklık kırk derece… Gerçekten devasa oteller var ve otelden otele neredeyse hiç dışarı çıkmadan köprüler ile geçebiliyorsunuz… Sanal bir dünyada yaşıyormuşsunuz hissi veriyor bu haliyle şehir insana… Değişik temalı (Mısır, Paris, New York gibi) oteller var… Biz “Treasure Island”da kaldık… Korsanımız boldu dolayısıyla… Ve aslında otellerden başka gezecek fazla bir şey yok anladığım kadarıyla… Akşamları da bir sürü şov ve de elbette kumar… Biz “Blue Man Show” diye bir şov izledik, eğlenceliydi… Havaalanında uçağın kapısına kadar her yerde kumar makineleri var… Oynadım mı? Evettt, elbette… Ve de son gece sermayemi kurtaracak miktarda kazanınca, ama makinenin insana saatler gibi gelen bir süre çıkarttığı o sesi (para sesi mi?) çok sevdim, hemen biletimi para ile değiştirip odama çıktım…


Las Vegas ile Nevada eyaletine ilk adımımı atmış oldum… Uçaktan görüntüler çok güzel ve etkileyiciydi… Dağlar ve çöl… Uzun zamandır “çöl, çöl” diye sayıklayan benim için bütün bu manzaraların neredeyse hemen yanı başımda olduğunu bile bile sadece Las Vegas’ta kalmak zor oldu biraz doğrusu… Ama program değiştirme şansımız yoktu o noktada artık… Aklım kaldı oralarda ama neyse… Evet, sanırım bu eyaleti daha ayrıntılı gezmeliyim… Grand Canyon hep aklımda zaten…

Ve dönüş yolculuğu… Zaten uzun bir yol ama sabahki Las Vegas – Chicago uçuşumuzun iptal edilmesi ile başlayan ve tabi ki sonraki tüm aktarmaları kaçırmamız ve Chicago’da bir gece kalmak zorunda kalmamızla devam eden daha da uzamış yorucu bir yolculuktu… Böylece Ankara’ya ancak Pazartesi akşamı gelebildik… Ve ben iki gündür sersemliğimi atamadım üzerimden… Yorulmuşum onca yolu yürümekten, uçmaktan, yetişmeye çalışmaktan…

Güzel bir geziydi özetle… Amerika’yı özlemişim… Dokuz yıl olmuş ben Amerika’dan döneli… O zamanlar California taraflarına bir türlü gidememiş ama neyse canım ona da tatile geliriz artık demiş olduğumuzu hatırladım yol boyu… Dokuz yıl sonra gitmek kısmetmiş…

Şimdi bunca koşturmaca ve yorgunluktan sonra şöyle yatmalı bir deniz tatili istiyorum… Ama, ama duyuyorum seni Brajeshwari… Duyuyorum, “bekçilik sırası sizde, şimdi ben gidiyorum” dediğini… Tamam, sen dönünce giderim ben de… Şöyle bir haftacık… Kıştan önce…
Subhankari

19 Temmuz 2007 Perşembe

BEN DE GİDİYORUM…


İşte ben de gidiyorum… Ama çok sevinmeyin, elbette sadece bir süreliğine… Hepsi hepsi on beş gün…

Cumartesi sabahı yola çıkıyoruz… San Francisco’ya doğru… Daha uzak bir yer bulabilir miydim diye düşünüyorum… Cevap: Evet bulabilirdim aslında… :)

Neyse ilk beş günü iş… Sonraki on gün ise gezi… Pasaport hazır, vize tamam, biletler ve San Francisco için kalacak yer de tamam… Ama sonrasını bilmiyorum… Disneyland’e de gitmek istiyorum… Bakalım yol nereye götürecek…

On beş gün sonra görüşmek üzere hoşçakalın…

15 Haziran 2007 Cuma

YAZ GELMİŞ...



Yaz gelmiş… Evet, evet yeni fark ettim… Sınavlar, ödevler ve diğer gerilimler bitince, hastane işleri ertelenince… Kısaca, kafamı kaldırıp etrafa bakmaya başlayabilince… Baktım ki yaz gelmiş… Sıcak… Güneş…

Çocukken yazlar ne kadar uzun gelirdi… Uzun, sıcak ve güneşli günler… Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen yaz tatilleri… Üç koca ay… Zaman kısaldı galiba gerçekten, şimdi her şey daha çabuk olup bitiyor sanki… Biliyor musunuz, eskiden “yıl”ın “sene”den daha uzun bir zaman olduğunu sanırdım… Sonradan öğrendim zamanın aslında bir tür kurgu olduğunu…

Evet, yaz gelmiş… İçimde kocaman bir şehirden kaçma isteği var… Biraz da bundan anladım, yaz gelmiş…

Çöle gitmek istiyorum ben… Çöle… O sonsuzluk gibi olduğunu sandığım kum tanecikleri ve güneşin arkadaşlığını görmek istiyorum… Orada zamanın duracağını sanıyorum bir de… Sözcüklere gerek kalmayacağını… Bir kum tanesi olmak istiyorum o sonsuzlukta… Sonra bir rüzgar çıksın istiyorum, savursun kum taneciklerini, hiç biri aynı yerde kalamasın… Serap göreyim sonra… Sonra bunun serap olduğunu anlayayım… Küçük Prens’le karşılaşayım, ona “gül”ünün nasıl olduğunu sorayım istiyorum…

Evet, yaz gelmiş ve ben çöle gitmek istiyorum…

26 Mart 2007 Pazartesi

Nilambara'nın Yazısı

http://www.indigodergisi.com/nilgundogan_18.htm



Heeeyyy... Nilambara'nın yazısı İndigo'nun Mart sayısında yayınlanmış... :)
Biliyor muydunuz? Biliyorduysanız niye söylemediniz Nilambara?
Çok mutlu oldum yazınızı orada görünce... Yenilerini bekliyorum...

Hem Tofu'ya, hem de İndigo'ya... Yaşasınnn...

24 Ocak 2007 Çarşamba

NİHAYET…

Yaklaşık otuz saattir ayaktayım… Yorgunum çok… Ve de uykusuz…

Ama şimdi günlerdir ilk defa masamın başında nispeten sakin oturabiliyorum.

Bu süreçte doğum günü mesajlarınıza teşekkür etmek için bile fırsatım olmadı… Aslında elbette sadece “teşekkür” için fırsat yaratabilirdim, ama istedim ki biraz daha düşünerek yazabileceğim bir zaman olsun.

Ama olmadı, parmaklarım klavyenin üzerinde sanki yavaş çekim hareket ediyor bugün… Uykusuzluktan olsa gerek…

Ne öğrendim… Bir kez daha: “Erteleme!”

Daha rahat bir zaman için bugünü erteleme… İyi bir ders, di mi?

Hepinize çok teşekkür ediyorum. Sevgilerimle...



19 Ocak 2007 Cuma

KAFASI KARIŞIK GEZGİN


Tavşan göz kırptı… Takip etsene beni hadi dercesine… Ama “takip et” demedi… Merakımın galip geleceğini artık öğrenmişti galiba… Ben de takip ettim… Karmakarışık renklerle ve karmakarışık geometrik şekillerle dolu bir odaya gitmiş oldum peşinden… Bir sürü görüntü vardı etrafta… Birbirleriyle konuşan insanlar… Konuşmadan bekleşenler… Sükunet içinde yan yana oturanlar… Kıpır kıpır dolaşanlar… Konuşmak isteyip konuşamayanlar ya da susmak isteyip sesini bastıramayanlar… Kısaca, havada kesif bir "konuşma" kokusu vardı...

Hemen aklıma geldi mesela Nilambara’nın Cibran’dan aktardıkları… “Siz konuştuğunuzda, düşüncelerinizle barış içinde olmayı terk edersiniz. Ve kalbinizin ıssızlığında daha fazla kalamadığınızda, dudaklarınızla yaşamaya başlarsınız.” Dinlediğim, okuduğum benzer diğerleri de… Ama…

Konuşmak… Bazen öylesine… Saçmalayarak… Öğretilenleri hiç öğrenmemiş gibi… Ya da hiç umursamıyormuş gibi belki… Doğru veya yanlış diye değil… Olması gereken “doğru” şeyin ne olduğu cevabını aramak için de değil… Sadece o an öyle olduğu için… Öyle hissettiğin için… Biraz, sevdiklerinin yanında olduğunu bilmenin şımarıklığına sığınarak… Aynanın karşısında kendinle konuşur gibi… Sadece konuşmak için yani… Olmaz mı?

Konuşmamak… O da bazen öylesine… Düşüncelerinizle barış içinde olduğunuzdan falan değil… Konuşmamak istediğiniz için yalnızca… Barış içinde olmak iddiasından bile haberdar olmadığınız ya da olmak istemediğiniz bir anda… Sadece konuşmamak için yani… Gizli, ulvi hiçbir anlam barındırmadan… Olmaz mı?


31 Aralık 2006 Pazar

BİR YILIN DAHA SON GÜNLERİ...

*


Hani ne olursa olsun bir tür sorgulama zamanı yaşatır ya insana bir yılın son günleri... İşte öyle... Size Murathan Mungan'dan bir yılın son günleri şiiri... Hüzünlü biraz elbette... Zaten "hüzün yakışır bana", di mi Burcu? :)


"BİR YILIN SON GÜNLERİ

...


kırdım mı, incittim mi birilerini
kimleri kazandım, yititrdiklerim kimler?
kendimi yineledim mi yazdıklarımda?
yeniden düşünmeliyim
dostluklarımı, ilişkilerimi
dağınık yatağım, mutsuz yatağım
çoğalttın mı eksiklerimi?
gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı?
yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
borçlarımı ödedeim mi?
doğru seçtim mi soruların fiillerini?
tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?
geri verdim mi aldıklarımı:
aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları
kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
yokladım mı duygularımı
hala sevebiliyor muyum insanları?
ovmalı gümüşlerimi, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma
ovmalı umutları
saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları
eksik etmemeli ağzımızdan o karamizah tadını
şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz'a
sonra köşebaşından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım akşama,
yeni bir yıla
ama nedense herşeyin tadı dağılıyor ağzımda
bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında
aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta"




İşte ben de zamanın ve mekanın "şu an" denen noktasından bakıyor ve diyorum ki 2007 hepinize aydınlık, keyifli ve mutlu günler getirsin... Sürprizler, mucizeler olsun hayatınızda... Tadına doyamayacağınız anlar... Varlıklarıyla yaşamınıza keyif katacak insanlar... Sevgilerimle...

HARİKALAR DİYARINDAN MERHABA


Burcu böyle bir label düşünmüş benim için... :) Ama harikalar diyarında bir sessizlik hüküm sürüyor bu ara... Çünkü harikalar diyarının gezgininin acayip şekilde ders çalışması gerekiyor... Sınavları ve yetiştirmesi gereken ödevleri var... Bu ara yazarsa kaleminden finans teorileri dökülüverecekmiş gibi geliyor... Bu sıkışmış gündeme iş ve elbette hayat (!) da eklenince, bu ara biraz gergin harikalar diyarının gezgini... Ama sanmayın ki bu suskunluk böyle sürer gider... Bekleyin göreceksiniz... Pek yakında bu sütunlarda... :)

26 Aralık 2006 Salı

HIMMMM 2


Günaydın...

Ben de buradan bakıyorum şimdi ve gerçekten ne de güzel oldu diyorum.

Sevgili Burcu eline sağlık ve herkese merhaba...

Ve merhaba niyetine size geçen sene okuduğum Tanrılar Okulu kitabından bir alıntı gönderiyorum...


"Size öğretilen ve anlatılan dünyanın, anlatıldığı gibi olduğunu söyleyenler sadece anlatanlardır. Korkmanız, çekinmeniz, endişe etmeniz gerektiği söylenen her şey, bu betimlemenin pençesindeki insanların fikirleridir. Oysa bunlar olumsuz duygulardır ve hiçbiri dünyaya geldiği haliyle insanın mayasında olan hisler değildir. İnsan korkusuz doğar. Korku, zorla öğretilir.

Hayatınızda önünüze çıkan herkesin özel bir görev ile karşınıza geldiğinden emin olun. Ve ona varlığı için teşekkür edin. Özellikle düşmanınızsa...

Herkes sizi gösterir. Çünkü herkesi siz yarttınız. Bu dünyayı siz yarattınız. Bu sizin dünyanız. Telefondaki arkadaşınız sizsiniz. Çalışanlarınız, üstleriniz, aileniz, hepsi sizsiniz. Yay da, ok da, hedef tahtası da; hepsi sizsiniz.

Önünüzde bir gelecek varken, geçmişle uğraşmayın. Ama geleceği de yeni bir "eski geçmiş" yaratmak için yaşamayın. Onu şekillendirin; bu kez şekillendirin, geçmişin tekrarlarından kurtulun.

Mea Culpa... Başınıza gelmiş ve gelecek herşeyi tek sorumlusunun kendiniz olduğu gerçeği ile barışmayı reddettiğiniz her gün tedavi süreciniz gecikecek, "yeni bir eski geçmiş" için her seferinde yeni bir adım attığınızla kalacaksınız.

Gerçek, "düş + zaman" dır. İnanmak için görmeyi beklemeyin. İnanın ki, görebilin.

..."


Tanrılar Okulu, Stefano E. D'Anna, Arka Kapak'tan


Ve biraz da metinden alıntı...


"Hep aynı olaylarla karşılaşıyorsun, çünkü sende hiçbir şey değişmiyor! Her şey benzerini kendine çeker. Cennet parçacığı cennete doğru, cehennem parçacığı cehenneme doğru yol alır.


"Bu dünyadaki yaşantı, bir Tanrılar Okuludur. "


"DÜŞLER HEP GERÇEKLEŞİR, EN KARANLIKLARI BİLE."

Şimdilik bu kadar... Artık çalışma zamanı... Sevgilerimle...