Betül / Pembe etekli Amazon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Betül / Pembe etekli Amazon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2008 Perşembe

2008

Kötünün kötüsü 2008 yılının 31 aralık gecesi herhalde birçok insan çok mutlu olacak.
Bu sene çevremde yaşayan insanların başlarına sürekli istenmeyen şeyler geldi.
Sadece benim çevrem değil ülkede yaşayan birçok insanın başına.
En başta adı gibi destana dönüşen tüm Türkleri
kapsayan meşhur soruşturma,hatta sorgulanmayanların vatandaşlıklarını sorgulamaları;''şehitler ölmez vatan bölünmez ''seslerinin her gece televizyonlarda liste başı sloganı olması; adları lekelenen japonların harakiri yapmasını takdirle anımsamamızı sağlayan yolsuzluk haberleri,kutuplaşmanın pek moda olması,(hatta kutuplaşamayanların kendilerini aidiyetsiz hissetmeleri)


yılın büyük kazası ''deniz feneri''hepimizin gönül rahatlığıyla yardım yaptığımız şahsi yardım derneği....
meğerse sadece belli şahıslara yardım yapan.
Hayata,insanlara güvenmeyi zorlaştıran,bu kadar hadisenin meydana gelmesi komik olmayan,acıtan bir şaka misali...




Neyseki birtek biz değiliz tesellisi var işin içinde.
Ülkelerin lideri Amerika'nın başına gelen,insana
müstehak dedirten mali kriz ve bundan etkilenen EU ülkelerinin telaşları ,yolsuzluğun,hırsızlığın,cinayetin,terörün yetmez depremin,selin sadece azgelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere değil bütün dünyaya ait olduğu hissi uyandırıyor biz züğürtlerde teselli olarak.
Beto

25 Mayıs 2008 Pazar

Gayet anormal bir normallik

Vahim Çernobil kazasından sonra, Karadeniz'de üretilen çayların kansorejen olduğu yolunda haberler yapılmıştı. Dönemin bakanı höpürdete höpürdete çay içerek''çaylarımız temiz''derken, yıllar sonra kendilerinin kanserden öldüğünü duyduk. Sebebi kansorejen çaylar mıdır yoksa ilahi adalet midir?

Yıllarca, binlerce kişiye dünya değiştirten trafik kazalarının, yeni düzenlemelerle azalacağını umarak sevindik. Artık lise diploması olmayan, ehliyet kursuna gitmeyen arabada kullanamayacaktı. Ama hala her bayram tatilinde bugünün bilançosu ... kişi haberleri. Demek ki hala kurallara göre ehliyet alanlar, kılıfına göre alanlardan az.

Düğünler, sünnet törenleri, asker uğurlamalar, şampiyonluk kutlamaları...... Ortak özellikleri nedir diye soracak olsak, hepimizin aklına kaza kurşununa kurban olan katılımcılar gelir mi? Silah kullanma ruhsatı olanların itibarı, milletin vekillerinin itibarından daha az olmasa gerek. Kurbanlarda daha çok çocuk oluyor nedense; kenarda oyun oynayan, balkondan taraftar seyreden, merakla dünyayı tanımaya çalışan. Belkide yetkili ağız bunu düşünerek üç çocuk diyor. Nasıl olsa bir kısmı kim vurduya gidecek.

Bir adam televizyonda konuşuyor açıkça mı demeli safça mı demeli?Yurt dışına sebze meyve gönderen bir işletmenin sahibi. Anlatıyor ''batı avrupa bizden mal almıyor, aldığı az miktarda malıda tırlarda bekletiyor analizlerini yapıp öyle alıyor. Bizim tahlillerimizi kabul etmiyor güvenilir bulmuyor. ''Dürüst adam!Onkologlar açıklama yapıyorlar, hormonlu gıdaları tüketmeyin. Aslında ne kadar çok kanserli hasta, o kadar çok para demek. Dürüstlüğe sahip olmak ne güzel. Keşke ''gıdalarda abartılacak kadar hormon yok ''diyen yetkili ağız da birazcık dürüst olabilse.

Bir sağlık ocağını keneler basmış. Kene kolonisi buraları istila etmiş durumda. Bununda sorumlusunun İsrail'den gelen bir grup ajan olduğu söyleniyor. Kötü ajanlar getirip kırsalda salıvermişler kanamalı kongo kenelerini. Nasıl kapkaççılar için emniyeti suçlayamıyorsak keneler içinde yerel yönetimleri suçlamamalıyız.

Yüzlerce insanın sebebi açıklanamayan değil, itiraf edilemeyen birseylerden dolayı zehirlenmesi nasıl bir komedidir. Yetkili makam olayı incelemesi için iki kişiden oluşan bir heyet göndermiş. Heyet döndükten sonra yetkili makam sulara kanalizasyon karıştığını açıklamış. Ama daha az yetkisi olan, su tahlillerinin temiz olduğunu söylemiş.

Bütün bu traji komik anormallikleri, normal kabul ettikten sonra hayat daha bir kolay. Nasıl olsa bunların hiçbirinden bizim vergilerimizle mevki sahibi olanlar sorumlu değil. Yetkililer kendilerinde azca bulunan fikirlerini bizlerle paylaşıyor. Diyorlarki keneden ölmek normal, eğer sen pantolonunun paçasını çorabının içine sokmuyorsan suçlu sensin. Şehir şebekesininden su kullanıp zehirleniyorsan, suç senin. Kanalizyonu kullanan pislik kiminse, zehirlenmeyi o hak eder. Nede olsa ödediğimiz vergiler bize yol, su, kanalizasyon olarak geri döner. Bazılarıda bonus olarak mikroplu döner.Başıboş gezen kurşunun önüne sen kendini at, sonrada suçlu ara. Artık herşeyi devletten beklemeyelim lütfen.


Beto


Bülent Ortaçgil'den küçük bir alıntı

peki ya medya, RTÜK?/dedi ki normal
ya reklamlar, rating?/valla,normal
yahu hiç mi ikinci yok dedim?/dedi ki normal
peki trafik, katliam/dedi ki normal
ya susurluk, kamyon?/dedi ki normal
yine kaybettik dedim/dedi ki normal
uf biri anlatsın nedir bu normal
canım sıkıldı yoksa ben miyim anormal

*

29 Şubat 2008 Cuma

GAUDI

Zaman zaman yaşadığım anları sanki ben yaşamamışımda,başkasının anılarını bir filmde seyrediyormuşum gibi oluyor. Hayatın o kadar geçmişinde kalmış oluyor ki, gerçekliği hayal gibi geliyor . İşte bu da öyle bir gerçek hayal.

Ankara'da aydınlığın karanlığa kavuşmak için acele ettiği, suların buza çektiği soğuk kısa günlerden biri. Özel bir üniversitenin giriş katında karanlık bir sınıf, gözler slaytlarda, fonda tektüze sesiyle hoca ''sanatın tarihini ''anlatıyor.Benim aklımda binbir acemi tilki. Bütün gece uyumayıp proje sonlandırmışım, yoğun bir uyku baskını. Bu bölüm yerine ekonomide kalmayı tercih etmeliydim düşünceleri geçiyor hayallerimin arasından......

Slaytlar birbiri arkasına geçerken sahneyi ANTONI GAUDİ alıyor. İşte o anda ilk bakışta aşkın sadece insanlar arasında olmadığını anlıyorum. Casa mila, kalp atışlarım hızlanıyor, yutkunmakta zorlanıyorum, bu ne kadar güzel bir hayal gücü. O yaşlarda ,geçen zamanın hızını yakalıyabilmek için yapılan koşunun, herhangi bir metresinde kaldı Gaudi.


Yıllar sonra, ortam yine karanlık tek ışık kaynağı televizyon. Casa Mila'da çevrilmiş bir Avrupa filmi gözlerimin önünde geçit yapıyor. Aynı kalp çarpıntısı. Nasıl unutmuşum ben Gaudi'nin eserlerini bu kadar beğendiğimi, vefasızın tekiyim.


Yine yıllar sonra geçmişe inat, ortam günlük güneşlik. Sadece, Gaudi'nin hayal gücünün sınırlarını hissetmek için hazırım. Görmek, dokunmak yeterli değil. Her adımda durup hissetmek istiyorum. Park Güell'de tasarım banklara oturup güneşin beni ısıtmasına izin veriyorum acele etmeden ellerimi bankın üzerinde dolaştırıyorum. Düşünüyorum ki bütün duyu organlarımla hissedersem bu anı asla unutmucam. Hatta alzheimer olsam dahi bu anı hatırlıcam.



Artık ayrılık vakti,bana onları hatırlatacak bir hatıra istiyorum.Nedendir duygularımı somutlaştırma isteği? Vazgeçtim maddeden, onun yaptıklarına ait sadece hissettiklerimin kalmasını istedim .


Betül

18 Ocak 2008 Cuma

ÜSTÜNE GÜL KOKLAMAM ASTON

Geçmişte birgün,yemek yaparken arkadan reklamların iğreti sesi yankılandı. Ünlü bir dondurma firması talihli yiyicisine, Lamborghini hediye ediyor, kulağım takıldı, altıncı hissim çığlıklar atmaya başladı ''bu senin,bu senin....''
*
Sevindim tabi,aslında hayallerimin dört tekerleği değil, hatta ben böyle bir araba olduğunu dahi unutmuşum, ama kısmetime razıyım.
*
Ben geçen zaman içerisinde,altıncı hissimin müjdesini unuttum. Antalya Alanya yolu üzerinde bir benzincide dondurma dolabını görünceye kadar..... Hemen üzerime düşeni yaptım, çubuktaki numarayı yolladım.
*
Hemcinslerim Lamborghini sahibi olma ihtimalime bile çok sevindiler, ama erkekler maskülen tavırlarıyla, o arabayı kullanmanın zor olduğunu, ilk hız kasisinde altının çarpacağı yorumlarında bulundular.
*
Altıncı hissim yanılmış, araba bana çıkmadı. Çok üzülmedim benim dört tekerlekli prensim, ASTON MARTİN DB7. Rengini seçmişim, döşemelerine karar vermişim, hayaller kurmuşum.
*

Kalbimde ona bir köşe ayırmışım, bedava diye Lamborghini'yi koklarmıyım hiç.


Betül

5 Aralık 2007 Çarşamba

Radikal taksici


Onunla tanışmam bir perşembe günü sabah altıbuçuk. Sahip olduğu imgelerden nasıl biri olduğu tahmin edilebiliyor, bakışlarından o da beni beğenmedi belli. Birbirimize göre yaratılmamışız,

ben elma yarısıysam, o kesinlikle portakal yarısı aynı familyadan dahi değiliz.Bana göre hava hoş; istediğim zaten uzun süreli bir ilişki değil, sadece evden havaalanına ulaşmak, en fazla kırk-elli dakika, duygusal beklentim yok.

Kalbim hızla çarpmadan, yüreğim pır pır etmeden'' günaydın ''dedim, beklentim onunda günaydın demesi, ama o kendi dilinde ''homur''dedi.Homur ne demek diye sormak istedim ama ilişkimizin başında bunlar aramıza girmesin istedim, olaysız sürsün kısa birlikteliğimiz. Kavuşamamış aşıkların şarkılarını dinledik, o bir sigara yaktı; ben tıkandım, benim uykum geldi mahmurlandım.

Aynı dili konuşmasakta bunu ona sormalıydım''birinci köprüden mi geçsek?'' Cevap verdi'' homur, homur, homur'' birinci köprü yoluna sapınca anladım ; üç homur, bir evete denk. Biz kısa birlikteliğimizin ortasına gelmiştik. Ben tekrar konuşma ihtiyacı hissettim''uçağa yetişirmiyim acaba?'' O cevap verdi ''homur, homur''Üç homur evetse, iki homur hayır olabilir, eyvah!!! Acaba iki homur ''belki ''olabilir mi?

Kısa yolculuğumuzun sonunda, o benimle göz göze gelmemeye çalışarak valizimi verdi.Aslında anlamaya çalışsa, kendine güvenmiyorsa da, bana güvenebilirdi. Onunla bu dünyada Adem ve Havva'nın yanlızlığını paylaşsak dahi, aramızdaki ilişki taksici ve müşterisi noktasından, bir elma ağacı boyundan uzun olmaz.

Birbirimize bu kadar uzakken, bakış açılarımızın dereceleri bu kadar farklıyken nasıl yürütürüz biz bu vatandaş ilişkimizi.



Beto

3 Kasım 2007 Cumartesi

Kevin Costner


Bir bulaşmayan ben kalmayayım diye, Yeşilçam star adayı Kevin Costner hakkında yazmak isterim.Kendilerini, jetinin merdiveninde gördüğümde hafızamın dip derinliklerinde oluşan kıpırdanmalar sayesinde şahısla ilgili fotoğraf kareleri bir bir ortaya çıktılar.

Biz Türkler bu konuda tecrübeliyiz şanını, şöhretini kaybedenlerin son durağı Türkiye'dir. Bu gerçeği idrak etmiş olanlar için , ha eski Hollywood yıldızı Kevin gelmiş, ha eski beyaz saray yıldızı Bill gelmiş.

Ama bu en son, son durak ziyaretini organize eden şahsı kutlamamız gerek aslında.Türkiye'nin bu sayede yurt dışında adı geçmiş midir bilemem ama yurt genelinde Kevin kasırgası esmiştir. Gündem değişmiştir, şehitlerimize ağlarken, terör örgütü karşıtı gösterileri alkışlarken, birdenbire Kevin kasırgası esmiş ve hop herşey bir Hollywood yapımı filme dönüşmüştür; yılların zampara yakışıklısı yaşlandıktan sonra, genç eşinin dolduruşuyla, bugüne kadar fark etmediği birşeyi fark eder ''ben şarkıda söyleyebiliyorum!''Ama tabi bu yeteneğini gelişmekte olan ülkelere bahşetmelidir, yoksa balonu sönebilir.

Şahsı film yıldızı olarak tanımıştık. Sonra boyalı saçlarıyla, ünlü olduğu yıllarda stokladığı gözlüğüyle, demode kıyafetleriyle karşımızda patlayıverdi. Boğazda, Türkiye'nin en güzel otellerindenden birinin önünde çocuğuyla baba rolünde, elinde gitarıyla ve gerçekten vasat altı performansıyla rock starı rolünde konserinde, engin bilgisine dayanarak Atatürk ve Türkiye hakkında yorumlar yaparken ünlü Türkolog rolüyle basın önünde, Hüsnü Mübarek rolüyle başbakan ve devlet erkanıyla, Ankara'da otel lobisinde çocuklarla fotoğraf çektirirken eski bir star gerçeğiyle ve en sonunda Hülya Avşar'la konusu anlaşılamaz bir sohbetin içerisinde geyik rolüyle hayatının performansını sergiledi galiba.

Her insan hayat yolculuğunda zirvelere çıkıyor, iniyor. İnişleri kabul etmek zorluğu, kabul etmek gerçeğini değiştirmiyor malesef. Gerçeği görmezden gelmek, keşke değiştirse gerçeği. Gerçek, gerçek gerçek önümüzdeyken, ah değişse Kevin gerçeği......


Beto

27 Ağustos 2007 Pazartesi

Yaşamak ne güzel bir aktivite

Sabah kahvaltımı yaparken, masada tombul bir uğur böceği buldum. Kör gözlerim ne olduğunu ilk başta seçemedi onun bir uğurböceği olduğunu anlamam için gözgöze gelecek kadar yakınlaşmamız gerekti. Elime aldım, dışarı uçurdum,uç uç böceğim şarkısını mırıldandım.


Uğurböceklerini çok severim, onlar da beni seviyor kanımca yollarımız sık kesişiyor.

Sonra Tofu'ya girdim. Nilambara'nın yazısını okudum keyifle, Nilambara'nın yazılarını da Sevgili Mika'nın yazıları gibi bastırmak gerek diye düşündüm. Berrin'in sivrisinek yazısı çok güldürdü.

Aklınla bin yaşa Burcu ne iyi ettinde açtın Tofu'yu, yazıcı nüfusumuz arttıkça ziyaret etmeye doyum olmamaya başladı.



Yüzüme yağmur damlaları çarpıyor, İstanbul bugün çok yağmurlu, ağaçların tepeleri hafif siste kaybolmuş, kalın sesli şarkıcı ''may everyone live, and may everyone die.''diyor.




Beto

22 Ağustos 2007 Çarşamba

EH ARTIK YETER


Geçen günlerden birgün,az gelişmiş bir havaalanında iki saat gecikmeli kalkan uçağımı beklerken tam karşımda güzeller güzeli, mayolu bir kadının fotoğrafı vardı, aklımdan onun atletik, yunan heykellerine benzeyen bir erkek olması gerektiğini geçirdim. Etrafımdaki, az gelişmiş ülkenin, eciş bücüş, kendine güvenlerinin sebebi kendilerinde saklı erkekleri etrafta dolanıyor.....

Düzen değişmeli ; mesela maç aralarında ponpon kızlar yerine, kuyruk erkekler çıkıp erkeksi bir gösteri yapsalar, eminim kadın seyirci sayısı artar, yada çikolata reklamına çıkan kızlar yerine, yakışıklı bir erkek çıkıp, ekrandan bana göz kırpsa eminim üzerimdeki çikolata aldırım gücü daha fazla olur.


Kadınlarının erkeklerine göre,daha bakımlı,daha akıllı olduğu bir ülkede yaşayıp, etrafımda sürekli kel, göbekli, herşeyi bildiğini zanneden erkeklerden oluşan bir toplulukla yaşamaktan çok sıkıldım. Bir kadın olarak, düzenin olması gerektiği gibi, benim etrafında dönmesi gerek. Hayatın çıkış noktasına sahip kadınların düzeni belirleyici olması gerekmez mi?

Anaerkil düzene geçmenin tam sırası bence.

Futbol tartışmalı programların seyredilme oranlarını arttırmak için neden saksı gibi duran mini etekli kız yerine, yaş ortalamasını yetmişten yirmilere çekip, yakışıklı erkeklere yaptırmazlar programı? Eminim seyredilme oranı daha çok artar. Zaten oynamak için de tartışmak için de çok fazla akla ihtiyaç yok, olsaydı o işi de kadınlar yapardı.

Nerem doğru diyen deve misali,mevcutta o kadar çok yanlış varki kimse elini, dilini bulaştırmak istemiyor. Erkeklerin egolarını tatmin etmek için kurulmuş bu kısır döngü sonlanır mı bilemem.. Bildiğim sadece bir kadın olarak benim için çok sıkıcı olduğudur.


Beto

5 Temmuz 2007 Perşembe

satılık genç insanlar

Yaz mevsiminin neşesine yakışmayan, kasvetli kış için yazılmış bir kitap ''Darağacında üç fidan'' Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının, kısacık hayatlarının son perdesini anlatıyor. Erken biten, idealist oyun.............. Okurken insan zihninde baskalıplar geçit yapıyor; insan hayatı bu kadar ucuz olmamalı, yazık bu gençlere.............. Basmakalıp prim alamıyor ama ya kalpteki açılan yaralar, Nihat Behram dizeleriyle tuz bastırıyor, açık yaralara.

*


Ya doğudan gelen genç ölümlerin haberleri. Oysaki başbakana inat tam da yan gelip yatma çağındayken, ölmek olur mu? Onların kalpleri aşk için çarpmalı, hain bir saldırıda ölür müyüm korkusuyla değil. Aciz bir varlığın, bir bireye dönüşmesi çok uzun bir serüven. Serüvenini tamamlamayı başaran ama insani vasıflar ipini göğüsleyemeyen niceleri varken , belkide hain mayının öldürdüğü en önde ipi göğüsleyecekti.

*

Genç nüfus fazlasının olması, onların kıymetlerini azaltır mı? Babalarının onları Amerika'da okutacak kadim dostları olsa, ölmek yerine gemi sahibi olabilirler belkide.(Tansu Çiller ve çocukları, Tayyip Erdoğan ve çocukları)Yan gelip yatmak, başbakan çocuklarına çok yakışıyor zaten, halkın çocukları askere gidip ölmeseler bile , o lükse sahip değiller.

*

Hangimizin vicdanı daha çok rahatsız olmalı? Biz sade vatandaşların mı, yoksa Amerika'da çocuk doğuran bir avuç sonradan görmenin mi, yoksa yoksa sahte tesettürzede çocuklarını orada yaşatan çobanın mı?


Beto

12 Haziran 2007 Salı

KARAR GÜNÜ



Bu günü sadece kendime ayırdım.Beynimi temizledim, yeni taze düşünceler ürettim, gereksiz olanları sildim, beni üzenleri cerrahi müdaheleyle kazıdım, ufacık bir parça dahi bırakmadım tekrar üremesin diye. Çareler buldum, hayatımı zehir eden bilgiler beynime girmesin diye, giriş kodlarını iptal ettim hepsinin.

Bulutlar seyredildi, ''I'M YOUR MAN'' filminin müziklerini dinlendi, Leonard Cohen sevgi ve saygıyla anıldı . On gündür ustalarla boğuşmaktan , hayatın tadının alınmadığı fark edildi. Uzun bir kayıp, on sıkıcı gün. Hayatın yatağını değiştirmenin gerektiğini hissettiren on gün. Yaklaşık bir senedir düşünülen,, kendime ait bir iş düşüncesini hayata geçirmenin tam vakti. Son beş yıldır her merak ettiğimi öğreneyim maymunluğundan kurtulup işe koyulmak gerekir. Bir iş üzerinde yoğunlaşmanın tam sırası.


Yapmak istediğim , yapabileceğim işlerin sayısı üçe indirildi. Şimdi gerekli araştırmaları yapıp doğru kararı verebilmekte iş. Değişik heyecanlar var yüreğimde bu konuyla alakalı.

Son iki yazıya bakarak biz insanoğlunda, hayat tatmininin ne kadar imkansız olduğunu görüyorum. Etrafımda çalışan herkes ki buna birçok erkekte dahil ev hanımı yada ev erkeği olmak istiyor. Çalışmayanlarda bu durum tam tersi.

Mükemmel hayatın tarifi var mı? Kimler ''tam da yaşamak istediğim hayatı yaşıyorum'' diyorlar. Zıtlıklar bunun için mi varlar acaba?Çalışmak, çalışmamak ne fark eder insan mutluysa........................


Beto

30 Mayıs 2007 Çarşamba

son kalem de yıkılıyor

En kısa zamanda önemli bir karar vermeliyim.On yıldır gözüm gibi baktığım,değiştirmeye şiddetle direndiğim ehliyetimi değiştirmek zorundayım. Yirmialtı yıl kullandığım soyadımın yazılı olduğu son belge.Eski soyadım matah birşey mi ?Kesinlikle değil. AÇILMIŞ, yıllarca espiri zekası düşük arkadaşları güldüren, nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde sürekli acıkmış,saçılmış.... diye okunan benim biricik eski dostum. Şimdi ehliyetimi değiştirmeliyim araba ve motor ehliyeti tek belge oluyor. Gelin görünki benim şimdiki soyadımda birincisinden daha halli birşey değil. CÖBEK Onuda doğru telafuz edebilenler edemeyenlerden az. Sıklıkla göbek, çörek, böcek diye değişime uğruyor. Tabi değişime uğratan zeki arkadaşlar gülümsemelerinide eksik etmiyorlar.

*

Hayatımdaki bu kötü mizanseni en iyi sevgili babam özetledi bence. Birgün sohbetederken, durdu , bana acıyarak baktı ve seninde soyadından yüzün hiç gülmedi dedi.Artık evlenirken huyuna, suyuna, mesleğine bakarken soyadına da bakılmalı bence. Yılmaz, göçer, güral, birşeyoğulları gibi soyadları tercih sebebi olabilir diye düşünüyorum.
*
Gelecek Hıdırellezde soyadımı kalp içinde çizip onunla barışmaya çalışacağım.

Beto



21 Mayıs 2007 Pazartesi

Sherlock Holmes


Sevgili Tofucan'lar,sizlerle bir sıkıntımı paylaşmam lazım. Ben sıkı kitap okurum, kitap okumak benim için, boş zaman meşgalesi olmadı hiçbir zaman. Yelpazem geniştir,en çok satan kitaplar dışında her türlüsünü okurum. Takip ettiğim yazarlar vardır,bütün kitaplarını okumuşumdur. Takip ettiğm ödüller vardır, kazanan kitaplar yetmez,yazarın diğer kitaplarınıda okurum.


Düzenli okuduğum,edebiyat dergileri vardır.Bu iş benim ciddi hobimdir,hemde ilkokuldan beri. Kitap okuma ritüellerim vardır.Bitiriş tarihimi yazarım muhakkak, güzel cümleleri işaretlerim, bilmediğim kelimelerin anlamını bulup not alırım, kitapla ilgili eleştirisel notlar alırım......


Her ay muhakkak kitap alırım. Mevsimsel kitap tercihleri yaparım.Yazın daha hafif okurum, kışa ağırları bırakırım.Bazı kitaplar zorlar beni,ama inat ederim bitiririm, sonrasında tekrar tekrar okuduğum kitaplardan birini okurum.


Son dönemlerde,kitap okuyamıyorum. Başucumda Sherlock Holmes duruyor, o benim kafa boşaltma kitabımdır yoğun okuma dönemlerimden sonra yüzünce kez okuduğum kitabı yüzbirinci kez okurum.Cümleleri ezbere bilirim,düşünmeden okurum. Neden seviyorum bilmiyorum Sherlock Holmes seni?


Her ay duruma göre üç dört kitap okurum,okurdum . Artık kitap okuyamıyorum, acilen çözüm önerilerine ihtiyacım var.Tofucanlarım benden çözüm önerilerinizi esirgemeyin.


Beto

26 Nisan 2007 Perşembe

YIDIZLAR TERS AÇI YAPMIŞ BU GÜN İFLAH OLMAZ


Sabah saat yedi civarı, alarm çaldı.Gözlerim açık görünümlü kapalı kızımın odasına girdim, işte o anda güneşte benim gözlerime isabet etti, ama tam isabet. Kızımı uyandırırken güneşi insafa davet ettim.

Bugün benim yoga günüm, her çarşamba vücudumun dengesizliğini kendime tekrar tekrar kanıtlamak için yogaya gidiyorum. Bu konuda yenilen güreşçi tavrını benimsiyorum. Evden çıkmamıza bir saat kala yoga arkadaşım hasta olduğunu söylemek için aradı, bende belki bana ihtiyacı olur diye düşünüp evde kaldım. Yoga eğitmenimizi aramak bana düştü. Utana sıkıla durumu anlattım, Sonra yazdığı kitap hakkında olumlu eleştiri yapmak isterken tamamen benim yüzümden eleştiri olumsuz oldu. Nasıl oldu bende anlamadım. Hani bazen beyin birşey düşünür, düşünce dile gelir ama dile gelen düşünce artık beyinden geçenle aynı değildir. Kelimeler, kulaktan beyne dönünce görülürkü o artık başka birşeydir. Durum aynen böyle. İç sıkılır, tekrar yoga eğitmeni aranır durum izahi için. Telefon kapandığında durumun izahının hala yapılamadığı anlaşılır. Durumun kendi yatağını bulmasının en doğrusu olduğu kararına varılır.

Tüm bunlar sona erdiğinde telefon çalar.Telefondaki ses , hayatta duymayı en son istediğim ses çıkar. Ses bütün mutsuzluğunu tellerden kulağa ulaştırır, kulaktan kalbe ulaşır negativite. Sesin sahibi buluşmak ister, tarafımdan rededilir.

Günün gidişatı bellidir,yıldızlar ters açı yapmıştır. Artık sabır zamanıdır diye düşünürken, bir arkadaşım beni ofisine içli köfte yemeye davet eder. Gittiğimde arkadaşımın başı sıkışık, ben hissederim kendimi fazlalık. Tabiki içli köftelerin lezzetsiz olması sizide benim kadar şaşırtmamıştır herhalde.

Arkadaşımla hadi gidip alışveriş yapalım kararını verdik. Ama anlaşılan bu da yararsız bir faliyet benim için. Denenilen ayakkabıların otuzbeş numarası küçük, otuzaltı numarası büyük. Beğendiğim kıyafetlerin bir kısmının, vücut gelişimini tamamlıyamamış vücut özürlüler için olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncem , kıyafetlerin darlığını anlamama yardımcı oluyor. Tamda o anda yanımdan Deniz Akkaya isimli manken geçiyor herhalde. Anlayamıyorum. çünkü yüzü biraz yüksekte kalıyor, ama gıdısının altından ona benzetiyorum.

Kahve molası.... Ben sert bir kahve istiyorum, yanına yoğun istek üzerine tekrar yapılmaya başlanan eski dost tatlısı. Eski dost tatlısı olmuş düşman.

Gün ağır aksak ilerlerken,benim yüzümü düşürüyor. Eve dönmeye karar veriyorum. Yasemin okuldan gelmiş, heyecanla bana kemanla yeni öğrendiği şarkıyı çalmak istiyor. Ben ters açıyı kabul etmişim, kaderime razıyım hali içerisindeyim. Yaso çalmaya başladı , ara ara durup seslerin niye yanlış çıktığını açıklıyor, ben o arada enstrümanları çalmayı öğrenmenin neden bu kadar uzun sürdüğünü düşünüyorum. Hayatın uzun çaları takıldı hep aynı notayı çalıyor.

Yiyecek birşeyler hazırlamalı, aç mideler ters açıdan anlamaz. Yemekler eline sağlık mertebesine dahi ulaşamamış, tam bir hayal kırıklığı.

Oh nihayet saat onikiyi vurdu. Kül kedisi Betül'ün perisi ortaya çıksın elindeki sihirli değnekle istediğini fareye, kabağa çevirsin. Ama illaki, şu yıldızların açısını değiştirsin. Genişi, darı diki.... hepsini seviyorum yeterki ters açı olmasın.


Beto

25 Nisan 2007 Çarşamba

geç kalmış motor yazısı


Onbeş gün önce bir bahar pazarında beş kişilik motorize grup ,tamamen plansız bir rotada tura çıkar.Mevsimlerden baharın ilkidir.Amaç bir yere varmak değil, yolun tadını çıkarmaktır. Grup ilk önce İstanbul çevresindeki çevre yollarında kaybolur, ama kaybolmak bu gezinin tadını artırır.Grup feribota ulaşır;burunlara iyotlu deniz kokusu dolar, saçlar rüzgarda dağılır, taze alınmış poğaçalar yenilir, çaylar kahveler içilir. Feribot iskeleye yanaşır.

Çevrede yaşayan tanıdıklar aranır, motorla gidilebilecek güzergahlar öğrenilir. Grup doğayla kaynaşmak istemektedir, asfaltı olmayan yollar tercih edilmektedir. Tanıdık tarifleri, takip edilir ama varılması gerekilen noktalara bir türlü varılamaz. Zaten varmak eylemi, amaç olmadığından , varılası noktalar sürekli değişir. Grup şelaleye gitmek ister ama hedef şelale yerine , içgüveysinden hallice İSKİ yapımı küçük şelaleciğe ulaşılır. Grubun keyfine diyecek yok.

Sulardan geçilir, topraklı yollar aşılır. Köy meydanları, köy halkı, tavuklar................
Gruptan birinin burnuna, gübre kokusu dolar, gözleri yaşarır. Bu koku neyi çağrıştırır şehir çoçuğuna bilinmez. Kendide anlamaz gübre kokusunun niye gözlerini yaşarttığını....

Uzaktan puslar arasında adalar görünür, yemek molasında manzaraya keyifli sohbet eşlik eder. Dönüşe geçilir , ağaçlar arasından..........


Beto

13 Nisan 2007 Cuma

Ah İstanbul


Ben yaşadığı yeri sevemeyen biçareyim. On yıldır İstanbul'da yaşıyorum, bütün gerçekliğiyle. Büyük metropol, dünyanın en güzel şehri, eşi benzeri yok tanımlamaları aslında gerçek eğer halka karışmayıp, ulaşımını helikopterle yapıp, bir de boğazda yalıda yaşıyorsan İstanbul için söylenenler doğru. Ben yukarıda yazılanların hiçbirine sahip değilim, üstelik sıkı bir Ankara'lıyım. Aslında son geldiğimde artık Ankara'da da yaşamak istemediğimi fark ettim, bana İstanbul'dan daha yabancıydı. Ama Ankara'lı olmanın insanın kişilik kalitesini arttırdığını söyleyebilirim. Ankara'da insanlar kültürlüdür, insana ait iyi özellikleri belirgindir, malesef İstanbul , insan da var olan kötülükleri ortaya çıkartırıyor.

Ben safımdır, her sene İstanbul için söylenilenlere kanarım onu sevmeye çabalarım. Bu sene İstanbul'da denizle haşır neşir olmaya karar verdim. Haşır neşir derken yanlış anlaşılmasın, sadece yüzeyinde giden araçların aracılığıyla.A slında amacım yelken yapmayı öğrenip kızımla marmara'ya çıkmak. İlk gün heyecanla , marinaya gidildi. Teknede kendini bilmez ben, bu işte bana önayak olan komşumuz Tankut, Tankut'un evlilik kaçkını arkadaşı Sidar, Sidar'ın deniz aşığı arkadaşı Devrim. Teknenin adı Didoş, Devrim'in eşinin adı. Devrim çiçek çocuk havasında, saçları seyrelmiş, beyazlamış, uzun atkuyruğu, gözlerinde yuvarlak küçük güneş gözlükleri. belliki olayları sevgi eleğinden geçiren bir arkadaş. Onunla konuşurken John Lennon İmagine şarkısıyla fonda müzik yapıyor. Sidar, Akut vari bir şahsiyet o da iyi . O gün çölde safari tadında giyinmiş , safari Tankut zaten daha önceden tanıdığımız komşu dostumuz.

Bu birbirinden alakasız kişilerin oluşturduğu topluluk denize açıldık, açıldık derken yanlış anlaşılmasın kara yüzme mesafesinde.İ şte tam o noktada rüzgar bayıldı, denizde kıpırtı yok hali. Bizim yelken öğrenebilmemiz imkansız ama ortam çok iyi. Bahar güneşi yüzüme vuruyor, kıştan çıkmış kemiklerimi ısıtıyor, uzaktan sisler arasında adalar görünüyor, uzaktan vapurlar geçiyor.... işte tam o anda zaman benim için yavaşlıyor, bütün koşuşturmalar karada kalıyor, ben artık farklı bir boyuttayım. Sidar haziranda evleneceği müstakbel eşinin, babasından bahsediyor, Tankut ahşap tekne yaptırıp farklı kültürel turlar yapmak istiyor, Devrim hadi birkaç düğüm öğrenelim, diyor fonda John Lennon şarkı söylüyor ......... Bu durağanlık birkaç saat devam ediyor. Ama belli ki rüzgar bizi istemiyor. Karaya dönüyoruz . İstanbul'dan başka yerlerde yaşamak isteyip, türlü nedenlerle bunu başaramayan dört kişi hayata kaldığımız yerden devam ediyoruz.


Beto

11 Mart 2007 Pazar

Bu sene Betül'e de cemre düşsün


Ben bu sene kendim için bir ayrıcalık istiyorum,cemre istiyorum. Onun damarlarımda dolaşmasını istiyorum. Damarlarıma girdiğini hissediyim, kalbime gelsin orda çoğalsın bütün vücuduma dağılsın.Vücut ısım yükselsin, enerjiye dönüşsün. Çok birşey değil aslında, motor 1.4 iken 1.8 olsun, birde turbo olursa yemede yanında yat.

Yapmak istediğim, yıl başlangıcında listeme girmiş ama uyuşukluktan yapılamamış, ihmal edilmiş bütün numaralandırılmış istekler, sıraya geçin. Zaman aşımına uğramış olanlar öne geçsinler. Kanıma cemre düştü,elimden hiçbir istek numarası kurtulamaz. Hayatı, insanları çiçekleri, böcekleri daha çok seveyim yok listemde. Liste tamamen bencilce yapılmış. Kişisel gelişimin Betül'cesi Betülsel gelişim. Betülsel gelişimin anlaşılması kolay. Adı geşen kişi istediği herşeyi öğrenip, kendini geliştiriyor. Atlıyor, hopluyor, zıplıyor.

İşte cemre benim bu gelişimimi tamamlamak için gerekli. İnsanı bütün olarak kabul etmemek gerek. Bazen zihinle vücut senkronize olamıyor. Vücut zihinden geçenleri yapabilecek hıza sahip değilse, benim gibi cemre gücüne ihtiyaç duyulabiliyor.

Yılın sonunda listeme bakıp, Betül'e cemre düşüp düşmediği konusunda merak edenleri aydınlatacağım. Yapılanların oranı yüzde yetmişe ulaşırsa, bu cemre işine inanasım gelecek haberiniz ola....


Beto

17 Şubat 2007 Cumartesi

Oto sanayi çırakları grubum


Bugün yeni bir grubum oldu. Kendileriyle saat onbir sularında Kasımpaşa'nın tarihi bir binaya sahip Ahmet Emin Yaman okulunda tanıştık. Ben diyim elli siz diyin yüz kişi, hepsi erkek, yaş ortalaması yirmibeş......Hemen heyecanlandınız tabi ama yanlış alarm.


*
Hepimizin amacı motor kullanabilmek için ehliyet almak.Ortamın tek sarışını olarak keyfim yerinde, tarihi yer karolarının üzerinde tıkır tıkır güvenle yürüyorum.İ lk darbeyi kapıdaki güvenlikten yiyorum, cep telefonuyla sınava girilmez. Telefonun kapalı olması yetmez, yanında varlık olarak var olmamalı. Gergin güvenlikçi telefona gıcık oldu, ağzımla telefon tutsam içeri sokamayacağım. Koyun karekterindeki Türk kadını ''kural kuraldır''kuralını tekrar ederekten kopya üstadı cep telefonunu eşine teslim eder.


*
Sınıfa girmeyi başardım ama kural ihlallerim devam ediyor. Sınav gözetmeni sınava giremeyeceğime karar verdi. Kadın kural falan tanımıyor, kimliğinde T.C numarası yok . Ya başka birinin yerine sınava giriyorsam? Sharlock Holmes gözetmenin, gözetiminden kaçamıyorum. Bak Sharlock kardeşim ortamda motor tekniği konusunda en az bilgiya sahip kişi benim, herkes otosanayiden diplomalı yanlış iş üzerindesin açıklamam, bir üst merciye çıkmamızı sağlıyor. Bir üst merci benden ehliyet istiyor. İki kimlik, bir emniyetten verilmiş sınav belgesi ve üst merci onayıyla benim ben olduğum kesinlik kazanıyor. Büyük iş başarmış Sharlock gözetmen ve benliği kaybetmeyen ben tekrar sınav sınıfına giriyoruz. Oto sanayi grubu olayı şaşkınlıkla izliyor, bende gerçekten motor tekniğinden anlayacak göz yok.


*
Sınav yirmi soru ve test, süre iki saat. Minimum kalman gereken süre kırkbeş dakika. Sınav olayı yirmi dakikada bitiyor. Hesap kitap yok, okuyorsun biliyorsan işaretliyorsun. Ama kural, kırkbeş dakika oturacaksın. Nedenini merak ediyorsanız eğer etmeyin.


*
İnsanların herşeyleri kuralsız yapabildiği bir ülkede, kurallara uyarak yaşamak ne kadar kuraldışı oluyor zaman zaman..........


22 Ocak 2007 Pazartesi

EN FAVORİ KAHRAMANIM GARFİELD

Garfield, benim en super kahramanım. Onu seviyorum bana çok benziyor. Benden daha tanınmış olduğuna göre, benim ona benzediğimi söylemek daha doğru olur.

O kedi bezmişi, ben insan bezmişi. Bezmişlik türlere göre değişir mi. Yani sabah uyansam, gözlerim açılmak istemese onları yarı açık konumunda bıraksam, omurlarım, askeri sıraya geçmek istemese, hafif kambur dursam. Ayaklarımı sürterek yürüsem, hatta yürümek beni yorar diye yürümesem. Sadece yatsam. Bazen uslu bir cenin olsam yorganın altında, sonra Garfield yatışı göbeğimi diksem gökyüzüne. Kimse Betül demese, telefonlar çalmasa, açacağımdan değil bezginlik konsantrasyon istiyor. İnsan, tamam ben bugün bezeceğim diye yataktan kalkmıyor. O biraz ilham gibi ulvi birşey kendi geliyor. Bezen insan düşünmemeli dünya dertlerini, kendini sadece bezmeye vermeli. Garfield bu işin üstadı.

Aslında fiziksel olarakta benziyoruz onunla.Benimde yerçekimine yenik düşmüş tatlı bir göbüşüm var. Bazen ona baktığımda gerçek olamayacak kadar büyük görünüyor gözüme, yani sanki benim değil de bağımsız kendi başına bir göbek. Benim ben olduğumdan, daha gerçek göbeğin göbek olduğu. Ayva göbek hayal, göbek kası mucize olabir mi?

Lazanya , beni ve onu birleştiren en önemli nokta. O kedi olması bakımından vicdan azabı çekmiyor, zaten çizgi kahraman kilo alıp vermesi çizerine bağlı. Ama benimki iradeye bağlı. İradem sıfır beden, lazanya yememe engel olamıyor. Ama ben lazanya yapmasını bilmiyorum. Benim için bunu yapacak birine ihtiyacım var. Yirmili yaşlarında, yakışıklı, tabiki İtalyan, bir de lazanya yapabiliyorsa, yemede yanında yat canım.


Betül

17 Ocak 2007 Çarşamba

Benim bitmek bilmez orta yaş krizim.........




Son iki yıldır Devrim (resmi kocam, gayri resmi sevgilim) sürekli benim orta yaş krizine girdiğimi bana kabul ettirmeye çalışıyor. Ben buna şiddetle karşı çıkıyordum. Ne zamanki kendimi gecekondular arasında, motor öğrenmeye çalışırken buldum. İşte o zaman gerçekler kafama değil, kalbime dank etti.

Evet ben orta yaşımda,ortalama hayatımda ve en güzeli orta yaş krizimdeyim.Gençlik çağımla, orta yaş çağım arasında geçen nadas dönemimden sonra başlayan yeni çağım. Sürekli yeni şeyler denemek istiyorum.

Şimdilerde motora binmeyi öğreniyorum.Aslında motor sevdam yeni değil, iki yıldır ağzımda. Ama serde tembellik var, aldığım kararları uygulamaya koymak biraz zamanımı alıyor. Motor insanın eşinin hayatının önemli bir parçasıysa ,ister istemez dahil olunuyor. Bu seni ki evlilik yıldönümü hediyem motor ehliyeti kursuydu.Kursta ben ve üç genç çocuk vardı. Kurs iki gündü, yarım gün teori, birbuçuk gün pratik. Ben teoride çok iyiyim ama gelin görün pratikte .......

İlk gün bütün kursiyerler scooter kullanıyor,hepimiz aynıyız.İkinci gün gene scooterlara bindik ama artık aynı değiliz. Erkekler genlerinde bulunan bir tekerlekli araç kullanma yetisiyle beni solladılar.Ama arkadaşlar, hemcinslerimin gururu adına scooterlada olsa iki günü tamamladım. Erkek gruba motor kullanabilir belgesi verilirken, bana sadece scooter kullanabilir belgesi verildi.

Ben yenilgiyi kabul etmişim, yelken kursu araştırmaya başlamışım. Devrim bana yılbaşı süprizi scooter aldı. Onun erkek beyni benim scooterı kullanamadığım gerçeğini kabul edememiş. Neyse geçen haftasonu ,ailecek benim scootera binebilmem için araba trafiğinin az olduğu bir bölge seçildik. Yolun etrafı gecekondu. Ben patlıcan moru scooterıma binmişim ,kafamda kask, yirmi kilometre hızla, İran'ın nükleer silahları hakkında açıklama yapan Bush ciddiyetinde, aynı adanın etrafında turluyorum. Sokağın bir köşesinde Devrim ve Yaso(kızım) bekleşiyorlar. Yanlarına ulaşmam uzun sürerse Yaso koşarak kontrole geliyor.Yani benim durumum biraz sirk maymunu durumu.

O gün maximum yirmibeş kilometre hıza ulaştım, çok keyif aldım. Rüzgarı daha çok hissetmek isteyenlere şiddetle tavsiye edilir.

İlgilenmeyenler için ;scooter sadece pedal çevirmediğin bir bisiklet bence.


Sevgiler
Beto

6 Ocak 2007 Cumartesi

Musallat Mikrop..

Merhaba,

bugün sizlerle günlerdir çılgın bir aşık gibi bana musallat olan mikrobum hakkında konuşmak istiyorum. Vücuduma ilk girişinde bana aşık olması yaklaşık on gün önceydi. Havada serserilik yaparken, beni gördü. Herzaman açık olan ağzımdan,boğazımın taa derinliklerini gördü. İşte üremek isteyeceğim kadın budur dedi, kendi lisanınca. Teklifsiz yerleşti boğazıma. İnsan hissediyor ama konduramıyor. Daha grip aşısıyla evleneli üç ay olmuştu, bana herhangi bir mikrobun musallat olması imkansızdı.

Musallat mikrop,boğazıma yerleştikten sonra,ben araya antibiyotikler koydum, iki cihan yanyana gelir biz gelemeyiz dedim ama nafile. Sen benimle yapamazsın, benim bağışıklık sistemim zayıf, hayatımdan çok mikrop geçti diyorum, aşkın gözü kör anlamıyor.

Günümüzde aşkın ömrü kısa sabretmeye karar verdim. Elbet ondan daha vasıflı bir mikrop girecek vücuduma, o zaman başı önünde terk edecek.

Mikrobun gözü kara,bir gün elinde bir demet ağrıyla boğazımda, diğer gün aksırık tıksırıkla burnumda.Yüz vermezsem, gözyaşlarına mendiller yetmiyor. Sinirlendirirsem eklemlerimdem vuruyor.

Musallat mikrop, laftan sözden anlamıyor.Aramızda sevgi yok, seninki sadece mikropgüdüsel birşey, etrafta üreyecek daha dinç vücutlar var.

Bana musallat olmasını istediğim çok şey var;
sağlık, mutluluk, huzur, brad.............

Hep insanın keyfini kaçıran şeyler mi musallat olmalı? ''Musallat''kelimesini olumluda kullamaz mıyız? Bunun bir zamanı var mıdır?Hayatımızda üç gün kalabilen hastalık,bizim için musallat mertebesine yükselemez mi? Gene aynı sebepten, bizi mutlu eden olayların çabuk bittiğini dişündüğümüzden mi anlatırken onları musalatlamayız. Geçen üç yıl mutluluk bana musallat oldu,dün bana bir güzellik musallat oldu.................


Betül
Editör not: Betül'e bir etiket lazım artık..2.yazısında etiketi bulmuş oluruz umarım.Betül bir etiket tercihini var mı?