Navanalini / Rüzgar Gülü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Navanalini / Rüzgar Gülü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2008 Pazartesi

Lili Marlen Türküsü (Bir şarkının Hikayesi )



Marlene Dietrich - Lili Marleen -Londra konseri /1972 (play'e basıp dinleyebilirsiniz.Sitenin müziğini de, sağ alttaki müzik kutusundan stoplamayı unutmayın önce)

Daha Ankaralı olmadan, Zonguldaklı olduğumuz zamanlardı.... Madencinin ve Emeğin kentinde doğmak, anadan doğma Müslüman olmak gibi, anadan doğma solcu olmaktı....Zonguldak' ın kıvırcık kültürü, kömür madenlerini 1945 lere kadar işleten ingiliz ve fransız kültürüne karışmış halinden kaynaklanırdı ve bu ideolejisi. İşte bu kültür büyütmüştü bizleri çocukluk ve gençlik yıllarımız solculuk hikayeleriyle geçmişti... o zaman ve durum gereği. Sisli puslu Kış günlerinde havaya karışan kömür kokusu tetiklerdi eski duyguları ...

Yaşımız gereği, üzülürdük, özenirdik solculuğu abilerimiz gibi yaşayamadık diye. Yine yaşımızın deli kanı gereği, bizde kurtarmak isterdik dünyayı, kavga isterdi canımız ve değişimlerin ancak kavgayla savaşla olduğuna inandırıldığı dönemlerin sonlarıydı aslında o dönemler. birazda bilirdik onların neler yaşadığını genellikle her evde yaşanan benzer hikayelerdi hepimizin bildiği pek parası olmadığı için gençlerin bir kitap alınırdı ve bütün mahallenin ( biz m'ale derdik ve halen öyledir) evlerini gezerdi bu kitaplar, geceleri yazıya çıkarlardı usulca abiler sabah olunca anlardık taze özgürlük sloganlarını okurduk malenin rutubetli duvarlarından okula giderken yada banyo sobalarında yanarken görürdük Nazımın kitaplarını!!!.. Şimdi müzeler yapmak istesekde Mavi Gözlü Dev için kitapları, o zaman annelerin en korkduğu kitaplardı polis baskınlarında. VE biz ihtilali de gördük herşey değişmişti artık gereği buydu değişim ve dönüşüm yasası her zaman yürürlükteydi her şey gelişmeye dayalı değişim programı gereğiydi solcular bir bir hapisten çıkmaya başlamıştı ve biz büyümüştük artık . Ahmet Kayanın sesinden gelmişti o kış solcu aşk şarkıları peş peşe o yıllar ve bu defa,

Akşam olur mektuplar Hasretlik söyler
Zagrep radyosunda Lili Marlen Türküsü ..


diyordu ve kalbimizden vuruyordu yine tüm söylediği şarkılar gibi. Biz bu şarkıları deniz kenarına çektiğimiz arkadaş arabalarında paylaşırdık çoğu zaman. Karadenizin karşı ötesindeki Zagrep e bakarak ağlardık bazen nedensiz ... Bazende Aşık olurduk ve yine dinlerdik Lili Marlen türküsünü bazende dinlerken aşık olurduk, birine mi aşık olurduk, şarkıya mı onuda bilmezdik. Yine bilmezdik Lili Marlen ne anlama gelir düşünmezdik, inceden solcuyduk ve aşıktık işte neden Zagrep radyosunda söylenmişti? kimdi? kim söylemişti?... çok umurumuzda değildi açıkcası bildiğimiz yüreğimize dokunurdu Ahmet Kaya nın sesinden. Gün oldu devran döndü bu şarkılar her kesin şarkısı oldu solculuk ne idiki, sağcı olmakda ne idi duygular hep aynıydı , yaşanmak istenen hep aynıydı insandık işte kah kavga ettik, kah sevdik, solcu olduk, sağcı olduk, bazende solcuyken sağcıya aşık olduk, çoçuk olduk, büyük olduk, anne olduk derken öğrendik aslında ve bir olduk olmak istediğimizde buydu şimdi anlıyorduk biraz biraz tekamüldü herşey. yasa her zaman yürürlükteydi.

ve... ben yıllar sonra Ankaralı olduğum zamanlardı artık pek de kalmamıştı solculuk molculuk daha doğrusu ağzına etmişti taşralı solcu kadının Ankara.... şimdi ki savaş da bir başkaydı ölüm korkusu yoktu ama çok yorucuydu. Eski kitapların satıldığı bir kitapcıda gözüme ilişti LİLİ MARLEN TÜRKÜSÜ -yazar Lale ANDERSEN ne idi bu karşılaşmanın anlamı hiç de aklımda yokken, LİLİ MARLEN nin kitap olduğunu bilmiyordum ki ben sadece onu Atilla İLHAN ın şiiri ve Ahmet Kayanın şarkısı olarak bilmiştim o ana kadar meditasyon da olmak gibi 6. çakram dile gelmişti anıları seyretmek ne kadar sürdü hatırlamadan satın alıp çıkmıştım oradan kitabı.

Sevgili Brajeshwarinin dediği gibi, minnacık parçalara ayırmıştım hatıraları o an, parçalamıştım anları yaşandı sanılan hayatı.

1972 Yılında basılmış ve ne zaman okunup değerini kaybedip buraya bırakılmıştı ben onu buluncaya kadar ne kadar zaman geçmişti ve hayatımın bir kesitini, yaşayamadığım aşkımı şimdi hayatta olmayan arkadaşlarımı abimi ve yeşil parkasını nasıl dile getirmişti. Bir kere demiştim ya birşey size aitse sizden önce o orada olacaktı ve tanrım lütfedince. ve öyle olmuştu işte...

Ve... yerini almıştı eski özgürlük ve yeni özgürlük kitaplarımın yanında ve bu sabahın 5.30 da kalkıp son 120 sayfasını bitirip hayat defterime katıncaya kadar 3 yıl geçirmişti kitaplığımda ve 2 ev değiştirmişti taşınmıştı benimle her gittiğim yere okunma sırası gelmişti artık LİLİ MARLEN gerçeğini bilmek, yarım kalan bir hikayenin tamamlanması içindi ve son günlerdeki yaşanılanlara biraz anlam katmak içindi , ve anlamıştım ki... sormuştum ya kendi kendime neden karşıma çıktı diye 3 yıl önce neden karşılaştığımı bu kitapla? işte anlamı şimdide saklı idi ve şimdinin içindeydi anlamak istenenler .

Şimdiki zamanda gözler alışmış kalın ve parlak kapaklı ve bandröllü adı güzel mağazaların süslü raflarında dizili kitaplara ve kitap dükkanlarının kahve kokan kafelerine, ama LiLİ Marlen türküsü başka zamanın tozlu rafların, eskimiş aşkların kitabıydı ve acının. Bana kattığı birçok hoşluktan biri de bu romanın yaşanmış bir hikaye olmasının yanında ellerimde 4 yada 5 gün boyunca tuttuğum kahverengi eski cilt kapak üstüne parlak kağıttan kaplama dış kapağında gülen güzel bir kadının yüzü ve kaldığımız yeri belirleyen saten kordela ayracı. sararmış yaprakları eski daktilo yazı tarzıydı.

Kitapdaki, Kuzey Almanyalı Wilke (Lale Andersen) 17 yaşında evlenir 3 çoçuk doğurduğu ressam eşinden 23. de ayrılır ve Almanyadan İsviçreye kaberelerde şarkı söylemek, para kazanmak için gelir (1939). Bu arada , Hitlerin ari ırk yaratma hastalıklı düşüncesinin SONRA tüm avrupayı VE Rusyayı yakıp yıkan şavaşı başlatması içinde Berlin Zürich arasında yaşanamayan aşkıdır, anneliğidir, sanatcılığıdır konusu . Aşkını yaşamaya çalışırken anneliğini ve sanatcılığını da yaşamaya çalışır Wilke.

Bütün değerlerin yerini sadece ari ırk yaratmak egosunun kapladığı ve gitgide büyük bir coğrafyaya yayılan şavaşta, cephede bir Alman Askerin ( Hans Leip ) yazdığı bir şiirmiş ilk önce LiLi Marlen. Bu asker aslında hayatına girmiş ve şimdi geride bıraktığı ve cephede nöbet tutarken düşlerinde birleştirdiği iki ayrı kadına duyduğu aşkı ve özlemi anlatıyormuş LiLİ ve Marlen iki ayrı kadının tek bir aşk dönüşen hikayesiydi şiire konu olan ve sonra bestelenip (Rudolf Zink) Lale Andersenin söylediği ve hayatını değiştiren aşk ve savaş şarkısı oluyordu bu kitapda. Bütün cepelerde dinlenen hatta Amerikada. O tarihte belkide bu güne kadar, bu kadar geniş coğrafyada ve bu kadar sıklıkla dinlenen tek şarkıdır ve söyleyenenin bile bilmediği. Çünkü savaş öyle bir hale getirmişki Almanyayı biz filimlerden izledik ama kitapda anlatılanlar filimlerin bunları çok iyi yansıttığını gösteriyor, değil radyo dinlemek insanlar sığınaklardan çıkamıyor ve sadece şehirlere düşen bomba sesleri uçak seslerini dinlemek zorunda bırakılıyor ve sonrasında duyabildikleri insan çığlıklarını.

Atilla İLHAN 'ın şiirinde Zagrep Radyosu aslında Belgrat Radyosudur kitapda. Her akşam saat 10 a 5 kala bu şarkı çalınmaya başladığında bütün cephelerde sessizlik olurmuş Almanyada, Rusyada, Kuzey Afrikada ve savaş dururmuş şarkı bitinceye kadar, hiçbir komutanın emri olmadan dururmuş kimbilir ne hülyalara dalarmış zorla şavaştırılan insanlar ve saat 10 a 5 kalaya geldimi sessizliğin içinden bir ses yankılanır karşı düşman cepheden, Alman askerlerinin cephesine Hey ASKER Radyonun sesini açsana biraz .....ve başlamış Lili Marlen türküsü ve hiç bitmesin istenirmiş.

Lale Andersen Kuzey Almanyalı hitlerin genetik bilgilerine göre ari ırkdandı ama ne çareki kalbini verdiği adam bir yahudiydi Zürich ve Berlin artık birbirine çok uzaktı kilometreler az olsada. Bütün kitap boyunca ve savaş boyunca ona tekrar kavuşmak oldu Wilkenin bütün hikayesi ve bu uğurda verdiği şavaş. Şarkı Hitlerin komutanları tarafından yasaklanır bir dönem. Gerekçe : Askerleri savaş psikolojisinden uzaklaşmasıdır Vahşeti birden bire durdurur çünkü her çalındığında ve tüm cepheler deki askerler ruhlarına çekilir ve bırakırlar savaşmayı. Ama bu yasaklama kısa sürer çünkü bütün dünyadan yüzbinlerce mektup yağar Führer in Komutanlarına artık kontrolden çıkmıştır Lili Marlen Türküsü ve her gün defalarca çalar Belgrat Radyosunda ve hep bir ağızdan ve bir çok dile çevrilir ve söylenir.

Lale Andersen Savaş yoksulluğunda giyecek elbise ve ayakkabı bulamasada çok ünlüdür artık turneler devam eder savaşa rağmen savaş haberlerinin yanında haberleri çıkar gazetelerde ve şarkı onu korur nazi zulminden ve savaş biter artık Hitlerin ölüm haberi duyulur tüm Almanyada şansı yaver gidenler hayatda kalmışlardır kalmışlardırda şimdide hepsine nazi gözüyle bakılmakta ve nazilikten arınma proğramına tabii tutulmaktı başlarına gelen pişmiş tavuk misali.

Robert in ıhlamur kokan tenini çok özlemişti Wilki Lindau vapur iskelesinde buluşacaktı onunla büyük zorlukları aşarak çünkü nazi arınma proğramı gereği halen yurt dışına çıkması yasaktı ama kırmalı geceliğini almayı unutmamıştı yanına. Robert'i getiren gemi gelir sonunda ve en son yıllar önce gördüğü sevdiği adam karşısındadır artık, ona delice sarılır ama Wilki o çok özlediği ıhlamur kokusunu duyamaz nedense, bir terslik olduğunu anlar kadınsı hisleri uzun sohbetler edilir ama söz bir türlü aşka gelemez ve sonunda Robert derki:

''Bak Wilki bizim birbirimizi sevmemiz düne ait, geçmiş bir aşka olan hatıralar. Onun için bu aşkı canlandırmayı gereksiz buluyorum iki üç yıl sonra pişman olacağımız adımı neden atalım'' ve Robert dostluk teklifiyle bitirir aşkı....
''Vapurdan enson biz indik kocaman bon boş meydanda durduk. Güneş batmıştı. Rüzgar soğuk esiyordu. Paltoma sarıldım. Kırmalı geceliği sardığım paket elimden düştü.
Akşam rüzgarı Robert in sesini titretiyordu arkamdam:
Kaderini bana bağlayacağına Lili Marlen şarkısına bağla...''
olmuştu duyduğu son söz Wilkinin.

Hans Leip in cephede, kalbindeki bütün aşklarını bir aşk halinde bütünleştirip düşleyerek, sadece aşk için yazdığı bu şiir, aksine Wilkiye şöhret dolu hayatı verirken aşkının bitme nedeni olmuştu.

Kitabın Adı Lili Marlen Türküsü ve altında Parantez içinde Bir şarkının hikayesi yazmakta. Bence Bir şarkı hikayesinin ötesindeydi anlatılanlar ve insanlığın hala temizliyemediği karmasıydı bu gün bile devam eden ve bedenlerin çok acı çektiği !!!!!! Dün gece yazımı bitirmek üzereyken buldum eski cd lerde Ahmet Kaya nın LİLİ Marlen türküsünü, buldum ve defalarca dinledim... şimdi benimde hissettiğim düne ait, eski bir şarkı ve aşka olan hatıralardı sadece ama tekrarlamak hatırlamak güzeldi.
.
Yasa yürülükteydi herşey değişim ve dönüşüm içindeydi ve evren ne söylediğimizi dikkatle dinliyordu hayatımızı bizim istediğimiz gibi bize vermek için ....

Aşk her zaman olmalıydı şarkılarımızda,
Şarkılarımızda dileklerimiz olmalıydı gelecekler için...

sevgimle
Navanalini

4 Ocak 2008 Cuma

GÖNLÜN ADI ARTIK İLAHİ AŞK' TI

(Sevgili Navanalini, Sevgili Nilambara'nın incesaz'da (http://www.nilambara.blogspot.com ) bizlerle paylaştığı "ilahi aşk" yazısından sonra, bu yazıyı da Tofu'da bizlerle paylaşmak istedi. Yazı alıntıdır)

Günlerden bir gün güneşe uyandı gönül. İlk kez gözlerini açtı varlığa. Önce aslına baktı. Yüzünde binlerce ışık gezinen bir aynaydı özü. Aynasında iç içe geçmiş binlerce göz saklıydı. Sonra baktıkça baktı etrafına. Bir çiçeğe değdi gözleri önce. Zarif boynu, incecik renkli yapraklarıyla ne hoş şeydi bu. Çiçeğin kokusuna büründü gönül, binbir rayihadan geçip, beyazı seçti en çok, alın, morun, sarının arasından. Beyazı sevdi. Aklığa, saflığa, katışıksızlığa özlemdi bu belki. Beyaz, renklerin sultanı, beyaz sinesinde gökkuşakları saklı. Kök salar her renk boyasına beyazın ya, sevdası beyaza ondandı.
-
Sonra bir kuşu sevdi gönül. Kanatlanıp alabildiğine, kucak açtı masmavi göklere. Uçtu, uçtu, uçtu sonsuz ufuklara. Gökler hiç kimsenin olmadığı kadar onundu. Bir düş gördü gönül kuşun kanatlarında. Apak bulutlar, uçuşan kar taneleri düşüne renkler kattı. Düşe sevdalandı gönül. Adı hürriyetti onun.Sonra bir ağaca özendi gönül. Bir tepeye kurulup sapasağlam gövdesiyle yüzyıllarca yaşayan, kolları göklere uzanan, kökleri toprağın damarlarına karışmış bir ulu ağaçtı o. Güneşin altın ışıklı ikindilerinde yemyeşil yaprakları tatlı hışırtılarla bir o yana bir bu yana salınırdı usulca.Gelinlik giyerdi baharlarda, meyvelerle dolardı elleri yazlarda.Kuşlara, sincaplara yuvaydı merhametli kolları. Ağaç bir türkü söylüyordu ılık bir meltem gibi yalayarak geçerken ona bakan gözleri. Yemyeşil ovalarda asırlardır duyulurdu sesi. Ağacın türküsü huzurdu. Gönül huzuru sevdi.
-
Sonra gönül toprağı gördü. Sımsıcak ve kara yüzüyle ana toprağı.Bağrında nice nazireler saklıydı. Vakti gelince kapıları açılırdı hazinelerin, fışkırırdı ağaçlar, otlar cümle nebatat. Toprağın elleri sımsıcaktı, cömertlik kokuyordu; hele de yağmur sonrası. Severdi gönül vereni. Toprağa sevgisi bu yüzdendi.
-
Sonra göklere uzandı gönül. Uçsuz, bucaksız maviliklerde yüzen bulutları sevdi. Susayan canlara damla damla serinlik göklerden gelirdi.Çöllere dönerdi yeryüzü, buluşmasaydı suyla. Çölü kim severdi? Ve gönül gördü daha binlercesini. Sevdi ayrı ayrı her birini.Sevdikçe yüzünü sevdiğine çevirdi. Ona hep gülümseyecekti ebedî. Madem ki cömertlik, huzur, sevgi, güzellik yüzündeydi her birinin. Varlık en değerliydi. Gönül sevdi her gördüğünü aynasında. Yüzüne tutulan renklere bulandı her gördüğüyle. Doğduğundan beri sevdi hayatı, yaşamayı, sonsuz varlığı. Hep sürseydi bu böyle, düşünmeden fazla ötesini, oh ne güzeldi! Hangi çocuk oyuncaklarla oynamaktan bıkardı ki?
-
Bir gün ama bir gün... Ölümü gördü gönül. Nefesini duydu tam da yanında.Daha önce gördüklerine benzemiyordu ölüm. Korktu, kaçtı önce, gözlerini yumdu binlerce kere. Oysa kaçış yoktu hiçbir nefse, göz yummak nafile. Dünya güzel, dünya capcanlı, dünya onun iken ölüm de ne demekti? Elveda tüm sevgililere, gülen yüzlere, öyle mi? Bir kara deliğin bağrına dökmek varlığı ve varlığını, ölüm bu mu? Ölüm, yokluk mu, bitiş mi, son mu? Ölümü şikâyete gitti gönül sevgililerine. Dile geldi onca varlık.Ölümün kapısından giremezdi onunla ne çiçekler, ne kuşlar, ne toprak, ne ağaçlar, ne gökler. Gelmeyecekti hiçbiri beraberinde. Arkadaşlıkları ve alıştıkları yoktu yalnızlığın en koyusundayken gönle. Elleri uzanmazdı hiçbirinin o an ellerine.Gönül küstü, gönül darıldı tüm sevdiklerine. Güler yüzler solmuştu birdenbire. Gönül acı çekti bir zaman kendi içinde. Arayanı, soranı olmadı ölümün eşiğinde.
-
Peki bunca güzellik, sevgi, hikmet, temizlik, sanat, ilim.. neydi varlığın bedeninde görülen? Köksüz ağaç olur mu? Güneşsiz ışık gelir mi? Öyleyse neydi kaynağı buncanın? Özünde neler saklıydı varlığın?
-
Nihayetinde gönül anlamaya başladı. Önce hayatı anladı ölümün yüzünde. Ölüm anlattı hayatı. Göründüğü gibi değildi özü hiçbir şeyin. Ne toprak cömert, ne gökler güzel, ne bulutlar merhametliydi. Gönül aynasına yansıyanların ışıkları başka yerdendi. Sonra hayat anlattı ölümü. Herkesin ebedî yolculuğunda uğrayacağı bir eşikti o. Lezzetleri acılaştıran son değil,bitiş değil, sadece bir duraktı ölüm. Ve ne mutluydu hazırlığını yapanlara. Cennetlere açılan kutlu bir koridora dönüşürdü o zaman ölüm.Gönül kendine dönüp baktı... Anlamı neydi öyleyse varlığının. Sonra duydu ansızın uzaklardan bir seslenişi. Aradıkça kuvvetlendi sesleniş, aradıkça çoğaldı, sisler dağıldı. Tatlı bir çağrıydı bu. Samimî, katışıksız, apaydınlık. Çiçeklerin olmadığı güzellikte, ağacın tatmadığı huzurda, göklerin bilmediği özgürlükte, toprağın hissetmediği merhametlilikteydi sesleniş.
-
Gel... Gel... Batırıp gidenlere, yitip kaybolanlara bağlanma. Onlar sadece Yaratan'a götüren vasıtadır. Bedenleri kırılmaya mahkûm aynadır. Işıklarının kaynağı Yaratan'dır. O ki Ebedî Dost'undur, seni bekliyor, varlıkların dilleriyle sana mesajlarını yolluyor. Ne duruyorsun.
-
Gel...Gel... Gel... Gönül ayağa kalktı. Varlığın silinmişliğinde yudumlarken yalnızlığın en koyusunu, çağrıya uydu. Gönül cennetlere çağrılıyordu. Gönül aşk denizine daldı. Sonsuz damlaların arasına kendi özünü de kattı. Aktı, aktı, aktı ebediyetlere...
Gönlün adı artık 'ilâhî aşk'tı.
-
[ALINTIDIR]

1 Ocak 2008 Salı

Hindistan'da bir gün

OM MANİ PATME HUME
(Zihnim bir lotus çiçeği gibi açılsın)
Darahamsalada bizi karşılayan Budist inancının en güzel mantrası om mani padme hume (ZİHNİM BİR LOTUS GİBİ AÇILSIN)

Evet zamanlarda bir zaman ve biz Darahamsaladayız grubumuzdan 5 kişi artık döndü ve geri kalan 5 kişi ile, bu hiç bitmesini istemediğim yolculuğumuza devam ediyoruz. Darahamsala Himalaya sedirleri ve onları kucaklayan sisler içinde bir küçük Tibet... Burada Hindistanda olduğumuzu pek hissedemiyorum nedense, etrafımdaki insanları hepsi çekik gözlü. Sıcak, kara bakışlar şimdi yerini aynı sıcaklıkta gülen çekik gözlere bırakmış.

Amritsardan, 4 saat süren muson yamurlarının bozduğu zorlu jip yolculuğumuz bizi, sıcak Hindistanın serin, sisli ve ıslak, kutsal Budist metinlerinin yazılı olduğu binlerce renkli bayraklarla donatılmış başka bir diyarına getirmişti. Burası Himalayaların 2500 metresinde bir kasaba, kasabaki... bir çok ünlünün gelip kaldığı rutubet kokulu yosun tutmuş mekanlar. Önce kendimize kalabilecek bir yer bulup yerleşiyoruz. Buranında öncelikli hikayesi Dalaylamanın burada yaşaması ve onu görebilmek,Tibet kültürü ve tibet el sanatları ve Budizmin, Hinduzimle olan benzerlikleri yada farklılıkları. Darahamsala programımıza 4 gün ayırdık ilk günün sabahı odamızın balkonuna gelen bir maymun uyandırıyor bizi benim için süprizli bir sabah hemen sırt çantamda hayvanlar için özel bulundurduğumuz bisküvilerden bir paketi alıyorum açmaya çalışırken elimden çekip alıveriyor ve büyük bir ustalıkla açıyor ve yemeğe koyuluyor onu izlemek benim için çok eğlenceli gitmesini istemiyorum, iştahla yiyor ve büyük bir dikkatle oda bana bakıyor ama karnı doyunca geri kalanı diğerleri için bırakıp gidiyor yani evrensel yasalara uyarak . Sonra Darahamsalaya uygun bir sabah kahvaltısı yapıp Dalaylamayla görüşebilmek için bir resim ve isimlerimizi bırakacağımız bir büroya gidip başvuruyoruz ve bize 4 gün sonra olabileceğini söylüyorlar yani biz o tarihde 1 ay önce alınmış biletlerimizle Goa yolcusu olacağız bir trende, ne yazık biraz üzülüyoruz ama kabulleniyoruz. Sonra Aileleri olmayan çocukların okulunu ziyaret etmeye gidiyoruz tam öğle yemeklerine denk geliyoruz yemek çeşitli bakliyatlardan yapılmış çorbaya benzer birşey çoçuklar mutlu gözlerim sarı şapkasının altından bana bakan küçük, siyah, çekik bir çift gözle buluşuyor bunca göz içinde kalbimin derinliklerinde..Gerçekten tanımadığım bir şeyler oluyor ona bakarken en çok sevgiye benziyor ama daha farklı, özleme benziyor ama tam olarak oda değil sonra büyüyor, fışkırıyor, daha önce yaşamadığım garip bir şey... Başka bir ülke başka bir kültür başka bir çoçuk ama başka birşey adını bilmediğim, birbirimize bakmaya devam ediyoruz.. Çok güzel bir çocuk bütün çocuklar gibi sonra resimlerini çekip ona gösteriyorum, biraz onunla oynuyorum çok mutlu oluyor.. Sanki daha önce kendi resmini görmemiş gibi heyecanla bakıyor kendine.. Sonra yemek yemesi için uzaklaşmak zorunda kalıp okulun başka bölümlerini geziyoruz ve okula katkı olması için biraz alış veriş yapıyoruz..Geri geldiğimde benim sarı şapkalı minik Tibetlimi bulamıyorum hepsini yatırmışlar uykuya, uyuyan çocuklara bakıyorum sırayla ama hepsi çekik gözlü ve birbirine benziyor tanıyamıyorum onu.. Sevgim, paylaşılamadan kalbimde kalarak diğer çoçuklarla biraz oynuyorum. Resimler falan çekip yarın tekrar gelirim ümidiyle ayrılıyoruz okuldan.

Biraz keşife çıkıyoruz daracık yolun iki tarafına yerleşmiş turistik eşya satan dükkanlar tamamen Tibet kültürü hakim ve birden bordo kıyafetleriyle Budist rahiplerin mitinginde buluyoruz kendimizi.. Slogan ''Sürgündeki Tibete özgürlük'' aradığım ruhsallık birden yerini hiddetli bağırışlara bırakıyor biraz şaşkınım aslında yada Hindistanda bu güne kadar yaşadıklarımdan biraz farklı bu gün, buna rağmen içimdeki anarşist hemen harekete geçiyor ve takılıp Tibetlilerin peşine yürüyoruz. Tibetce bilmesekte, Türkce özgürlük sloganları karışıyor Tibetce özgürlük sloganlarına. Yaşam kendi içindeki döngüsünü yaratıyor işte Himalayalarda bir mitingde ve o titreşimin sesinde ses olmak işte yaşam bildiğimi, bilmediğimi bilerek yaşamak. Mitingin bittiği yerde kadınların sattığı tombul hamurlar dikkatimizi çekiyor ( Momo) tibet mantısı karnımız acıkmış hemen onlardan alıp orada ayak üstü karnımızı doyuruyoruz. Hint yemeklerinden sonra biraz daha tanıdık geliyor tatları ıspanaklı ve patatesli Momolar, 4 gün boyunca tercihimiz oluyor. Öğleden sonra bir kafe uğrak noktamız Nam Gyal Kafe.. Darahamsalaya gelen her turist ülkesinin parasını bırakırmış bu kafeye bizde, bırakıyoruz tabiki ama ilk değiliz duvarda 5 Bin türk lirası yerini almış bile çoktan.. Bu çok hoş bir durum tabiki mutlu oluyoruz ve bizde 5 ytl mizi bırakıyoruz yüzlerce farklı paranın içine. Richard Gere bu kafenin misafirlerinden her Darahamsalaya geldiğinde burada oturup bir şeyler yermiş bu çok lezzetli ev keklerinden bizde tadıyoruz.
Yatağım yüksek bir himalaya tepesinden doğan ayı görüyor. Himalayaların 7 Bin metrenin üstünde 13 tepesi olduğunuda burada öğreniyorum. İlginç olan bütün gün etrafı saran sis ay doğarken kayboluyor aydınlık bir gece başlıyor. Dünyanın bir yerinde daha önce kimlerin yaşam anılarına tanıklık etmiş olduğunu bilmediğim bu düşünceler odasının, bu geceki konuğu benim. Sabah uyandığımda Maymun dostumu arıyor gözlerim onu bekliyorum ama gelmiyor.

ikinci gün daha yukarılara doğru 4 saat süren bir yürüyüşe karar verip sisler içinde yürüyoruz rakım 3000 metrede yoga ve Meditasyon okulları bulup bilgiler alıyoruz onlara konuk oluyoruz en ilginci 10 günlük sürelerle kalınabilen hiç konuşmama eğitimleri. Daha önce kısa sürelerde deneyimlediğim bir çalışma bu ama 10 gün ciddi bir süre bu kadar gün hiç konuşmamanın insan zihnindeki etkilerini yaşamak ve neleri değiştireceğini bir gün gelip deneyimlemek üzere devam ediyoruz yolumuz bizi kaldığımız yere geri getirinceye kadar dağlarada yürüyorum.

Bu gecede ay gösteride ve odamda. Yine aydınlık bir gece..
Üçüncü gün Dalaylamayla görüşebiliriz gibi bir umut doğuyor sevinerek büroya koşuyoruz ama yanlış bilgi diyorlar umut tekrar doğmak üzere bitiyor. Bu günkü parkur Budist rahiplerin kaldıkları aşramlar ve 5 km lik kutsal yürüyüş yolu çok güzel bir ormanda yürüyoruz her yer rengarenk budist dua bayrakları ile süslenmiş sonra OM MANİ PADME HUME dua çarklarına geliyoruz ve çokca çeviriyoruz bulunduğumuz toprakların inaçlarına büyük bir saygıyla ve içtenlikle. Ve Şiva kafe ve şelaleyide görmeden edemiyoruz tabiki ve budist tapınaklarda gördüğüm namaza benzeyen ibadet hepimizin ilgisini çekiyor. Çok yaşlı bir kadın bir de genç tibetli kadın önlerinde seccadeye benzeyen bir tahta üstünde önce ayakta sonra eğilerek ve önlerindeki tahtaya yüzüstü uzunlamasına yatarak ve bu hareketleri hergün 500 kere tekrarlarmış bu bir budist ibadet şekli ne kadar çok namaza benziyordu. O günün akşamı gece hayatına katılmaya karar verip bir bara gidiyoruz, Loş ışıklar ve yüksek volumlu ses rahatsız ediyor bizi, gözüm pek de aklıma getirmediğim bir sahneye takılıyor barda arkadaşları ile oturan bir budist rahip görüyoruz hemde yanındaki arkadaşları bira içiyorlar sonra neden olmasın demek kalıyor bize kabullenme yasasına göre.. Kabul et ve yorum yapma derken kendime, birde budist rahip bara düşmüş diyorum ve yorum yapıp gülüyorum biraz.

Odaya giderken odamı aydınlatan ay dedeyi seyrederek uyumanın keyfi sarıveriyor ve Darahamsalada ki son gecemizin düşünceleri.
Bu sabah da beklediğim ziyaretci gelmiyor olsun çantamda sakladığım yiyecekler için mutlaka başka hayvan dostlar bulacağımı biliyorum Baharat ülkesinde.Ve de öyle oluyor bu zorlu Darahamsala yolunun belirli bölgelerinde bekleyen maymun gruplarının oluyor bisküviler kader kısmet yasası gereği ..
Darahamsaladan, kiraladığımız jiple Musonların şekillendirdiği zorlu yoldan 2500 km. sonra bizi okyanusa ulaştıracak trenle buluşmak üzere, hayatımın defterime kattığım anılarla ve kalbimde sevgisi elimde resmi kalan sarı şapkalı küçüçük tibetliyi orada bırakarak ayrılıyoruz.:):):)

navanalini

4 Kasım 2007 Pazar

GOLDEN TEMPLE


İnandığım bir şey; Biz bir şey öğrenmeye hazırsak o şey bizden önce bizi orada bekliyor olacak.Bize düşen sadece onun orada olduğunu farkedebilmek,Baharat yolculuğum da tüm beni bekleyenlerden biri de Amritsar diyarı ve içindeki güzelliklerdi tabiki.

Yine uzun bir tren yolcuğundan sonra Amritsara varmıştık,ilk bakışta her şey aynı gibi ve tüm yüzler tanıdık kara ve sıcak bakışlar her zamanki gibi işlerini yapmaya çalışıyorlar ilk önce sizi karşılayanlar tren istasyonlarının kırmızı kıyafetli resmi görevli hamalları sonra hemen rikşacılar devreye giriyor. Sizi ruhsallığa getiren aracılar onlar ve biliyorumki bu kalabalık ve sesin arkasında bizi bekleyenler orada, olmaları gereken yerdeydiler. Her zaman güzel ve derin olan, keşfedilmek isteyen, farklı bir seneryonun hemen arkasında, kutsal düşlerin gerçek olması için katılmamızı bekliyordu.


Şimdi kapısında durduğumuz bu muhteşem yapıdan gelen şarkı ,bildiğim bir duyguyu çanlandırıyor: yaşam sevincimi. Ellerinde eski çağlardan kalma Mızraklarıyla sizi karşılayan sikh askerleri çok zaman önce bir görüntünün içine çekiyor bizleri. Terliklerimizi bırakıp, beyaz mermerlerde yürüyüp merdivenlere geldiğimde, suyun üzerinde yüzen sarayı andıran Sikh lerin kutsal mekanı Golden Temple karşıma çıkıveriyor. Çok etkilendiğim içimi çoşturan bu şarkıların titreşimlerinin önce onu kucağına almış kutsal suda sonrada hepimizin bedenlerinde titreştiğini çok iyi hissediyordum. Bu suda yaşayan kocaman kırmızı balıkların insanlara yakınlığı şaşırtıyor beni suyun kenarın da yürürseniz hemen size doğru yüzen bir kaç balık yakınınıza kadar geliyor. Burası Sikh dinine inanaların hac görevlerini yerine getirdiği bir yer yani adı her neolursa olsun inancın, inanmanın güzelliğinin yaşandığı yerlerden biri Dünyanın neresinden gelirseniz gelin, inancın hangi boyutunda olursanız olun kendinizi buradaki enerjiye koşulsuz bırakabildiğinizde orada sizi bekleyen şeyin aslında sizdeki pazılın önemli bir parçası olduğunu görüveriyorsunuz. İşte bir şey daha öğrenmelerime katmanın sevinciyle tapınağın etrafında yürümeye devam ediyoruz sonra irmik helvası dağıtılan bölümden 10 rupi bağışla helvamızı alıyoruz, ama hemen yemek yok çünkü biraz ileride artık tam temple'a girerken sizi bekleyen Sikh görevliler elinizde ki helvanın yarısını alıp büyük bir kazana geri atıyor ve diğer yarısını size geri veriyor ve elinizdekini başka birine vermenizi başkasındakinide sizin alıp yemenizi söylüyor binlerce insanın paylaşımı deneyimlemesine bundan daha güzel bir örnek olabilirmi?

Altın tapınak ın artık içindeyim tam karşımda ak sakallı bir dede bir masa büyüklüğündeki kutsal kitabı okurken ilahilerin çoşkusunda yine kendimi kaybediyorum ne kadar acıklı, ne kadar çoşkulu, ne kadar bildik bir melodi. Sanki söylenen şarkı, sana bildiğin bir şeyi anlatıyor herkes ellerindeki küçük kitapçıklardan bu ilahileri takip ediyor herkes aynı titreşimde artık bende bu enerjinini bir zerresiyim ve gerçekten içinden hiç çıkmak istemediğiniz bu kutsal mekanda ne kadar oturduğumu hatırlamıyorum.

Akşam üzeri akışın başka bir parçası olan Sınır kapatma törenlerine gidiyoruz Kendine has kıyafetleri ile Pakistan ve Hindistan askerlerinin bir tiyatroyu andıran bayrak çekme ve sınır kapatma törenlerini çoşkulu müziklerle, alkışlarla Hindistana özgü Danslarla izliyoruz, bir sınır kapatma törenine biz şahitlik ediyoruz yaşamlarımıza konan sınırlara bakarak ve bir an önce Altın tapınağa geri dönmeyi isteyerek.
Altın tapınağa geldiğimiz de Çoşkulu ilahiler bizi karşılıyor tekrar. Ruhsal titreşimin içinde olmanın tadını çıkarıyoruz Temple etrafında gezimize devam ederken ak sakallı dedelerin kutsal kitabı okumaya devam ettiklerini gece olmasına rağmen ziyarete gelen Sikh lerin baba evinin sıcaklığı ve güveni içinde pırıl pırıl yıldızlı bir gökyüzünün altında, günün sıcaklığında ısınmış beyaz mermerlerde masumca uyumalarına bakarken yüzyıllardır her gece yapılan bir tören başlıyor: Altın yazmalı DEV kutsal kitap kendilerine has bir törenle yerine konuyor saatler gece yarısını gösterdiğinde ve her gece olduğu gibi bu gecede süt ile silinmek üzere Golden Temple'ın kapıları ilahiler eşliğinde kapatılıyor.

Yatağıma uzandığımda ruhumu rahatlatan ilahileri dinlerken yarısını orada bıraktığım helvamın hangi insana denk geldiğini ve paylaşımı hangi ruhlalarla yaptığımı düşünürken uyuyorum.
*
Navanalini

22 Ekim 2007 Pazartesi

ERMİŞLER DİYARI


Şimdi Hindistan enerjisi bizi Rishikesh e getirdi ermişlerin diyarına. Rishikesh hemen kucaklıyıveriyor bizleri. Kutsal Ganganın doğduğu yere sadece 60 km mesafede olmak o muhteşem enerjiyi hissettiriyor tüm hücrelerinizde.Ve işte aradığım yer burası diyorsun kendine kendine.
*
Gelirgelmez atıveriyorum kendimi sevgilinin kucağına.. Kutsal su Tanrı Shivanın saçları çok soğuk ama içinden çıkmak istemiyorsunuz nedense.. Ganga Ana yaratan besleyen büyüten yıkayan HARİ GANGA... 1968 ler Dünya değişim programlarının önemli tarihlerinden biri bu zaman diliminde Öncü bilinçler bir koldan siyasi ve politik hareketle sokaklarda özgürlük sloganlarını hep bir ağızdan söyliyerek deneyimlerken, bu enerjinin diğer öncüleri de hippilik ve meditasyonla bu mücadeleyi başkaca bir yolla, gerçek özgürlüğü, ruhun özgürlüğünü deneyimliyorlardı ve Rishikesh, kutsal ganga bu arımanın merkezi olmuştu. O zamanlarda Risihkesh'den doğan ve dünyaya yayılan 2 şarkı vardı. Beatles in söylediği ''Happy Rishikesh song" ve "The İnnerLight'' Beatles topluluğu 1960 lar da keşfetmişdi Rishikesh'i, bir anlamda ruhsallığı...

*
İlk günümüzün akşamında kaldığımız mekanın yoga derslerine katılıyoruz biraz yorgunum ama yoga beni kendime getiriyor. Her yıl şubat ayında Uluslararası Yoga Festivali Rishikesh de yapılıyormuş.Bu yüzden buralı bir hocayla yoga yapmak ayrı bir sevinç benim için. Akşam Ganga Kutsama Aartisine katılıyoruz ve kendimi bu muhteşem enerjide kaybediyorum.Tanrının Şarkılarına, Ganganın büyük bir enstüriman gibi eşlik etmesine şahit olmak, kelimelerin kifayetsiz kaldığı anı şimdi kelimelerde yaşatmak benim için ne kadar mümkün bunu sizlerden duymak isterim doğrusu. İlk gecenin sonunda sabah artisinin davetkar sesiyle uyanıyorum.Sabahın karanlığı devam ediyor ama bu kutsal diyarın insanlarının içsel ışıkları çoktan yanmış bile..Hemen giyinip kendimi otelden dışarı atıyorum. Artinin sesi şimdi daha yakın ama nereden geldiğini bulmam lazım..Dar ve karanlık sokak da sadece bir inek ve yavrusu var onlara sormak geliyor içimden masalsı bir düşünceyle... Sonra biraz korkuyorum karanlıktan, ama artinin dayanılmaz melodisi bana bir pusula gibi yön gösteriyor ve aşramı buluyorum...İçerisi insanlarla dolu ve bir didibana eliyle evrensel bir dille gel diyor ve ben, ne büyük bir sevgi kim olduğum hiç önemsemedi diye düşünüyorum. Korkunun ve yargının bizi ne kadar gerçeklerden uzaklaştırdığını öğrenmelerime katıyorum..
*

Bu yaşlı didiciğin yanına küçük bir çocuk gibi sokuluyorum. Huşu içinde geçen 1 saat den sonra herkes dualarla ganja doğru yürüyor, tabii bende. Günün ilk ışıkları ancak arkamızdaki himalayalar dan süzülmeye başlıyor ve ben o insanlardan biriyim.. çok mutluyum mantralarla şükürlerle ganganın kıyısınadayız ve herkes gibi bende sulara bırakıyorum kendimi.. O anda bütünü görüyorum kadın yok erkek yok dil yok din yok ülke yok ailem yok tam bir evrensellik, mutluluk ve sevinç içindeyim. Bu coşkunun aynı anda yaşanmasının hazzının, ruhsallık ve gerçeğin ta kendisi olduğunu öğreniyorum Hindistan okulunda..

*
Aynı günün öğleden sonrası ganganın iki kıyısını birleştiren( RamJhoola ve Laxman Jhula) asma köprü mimarisiyle yapılmış ve bu coğrafyaya bu kadar yakışan köprülerden geçerek ganga kenarında bir trekking yapıyoruz parkur bitince yine kendimi kutsal suda buluveriyorum yorgunluğumu alıveriyor.
*
Hemen beni kucaklamasına şükrederek en kısa sürede tekrar dönmek üzere Ganga Anayla vedalaşıyorum Ve Rishikesh den ayrılırken konuşmamanın gizemini ve şimdi nereye doğru gittiğimi bilmeden gitmenin, öğrenmenin merak etmek değil, kendini akışa bırakabilmek olduğunu deneyimlerken hindistan okulunun öğrencisi olduğum için sadece seviniyorum..
**
*
Navanalini

20 Eylül 2007 Perşembe

VARANASİ'Yİ SOLUMAK‏

Merhabalar,
Varanasi Parkurumuz da en önemli noktalardan biriydi. Sabaha kadar devam eden tren yolculuğumuz bizi Varanasiye getiriyor. Hepimizin merakı ölü yakma törenleri...

Geniş merdivenler bizi ganj'ın kenarına indiriyor önce pazar yerini benzer bir görüntü ile karşıkarşıyayız. Tüm Hindistanda genel bir algılama tüm sahneler içiçe satıcılar dilenciler hemen yanında ganj da yıkanan bir çocuk, biraz ileride çiçekleri yemeğe çalışan bir keçi, bir arka planda tüm içselliği ile oturan bir sadu ve biz Varnasinin ghatlarındayız. Merakla etrafıma bakıyorum ganga bütün İhtişamıyla akıyor yine ama nedense burada biraz durgun sanki alması gerekenleri bekliyor gibi ve Varanaside HAVA KURŞUN GİBİ AĞIR farklı bir enerji hissediyorum.

İşte yaşamın yanıp kül olduğu yer burası ne kadar bilsek de bir belgeselde izlesekte enerjiyi hissetmek başka.... Sonunda bindiğimiz kayık bizi ölü yakma ghatlarına yaklaştırdı. Hepimiz suskunduk fotoğraf çekmek yasak demeden bir kaç poz çekiveriyorum hemen.. Biraz ileride canlı bir ateş ve bir beden yanmakta, sanki parmak uçlarımızda yürüyoruz sessiz olmamız gerekiyor gibi bir duygu hakim hepimizde..

Büyük bir sessizliği simsiyah bakan iki göz bozuyor. Dilenen küçücük bir çocuk, ben ve grup arkadaşlarım şaşkın ve üzgün.. Halen yanan bir beden ve yanmak üzere hazırlanan birine bakıyoruz şaşkınlığımız geçer geçmez de izlemeye başlıyoruz. Yanmak üzere getirilenlerin çiçeklerini yemek üzere bekleyen keçiler hemen yere düşen çiçekleri yemeğe başlıyor ..
Ortalıkta gezinen bir kaç tavuk görüyorum sonra biraz önce dilenen çocukların yanıp bitmiş olan ateş içindeki bedeni daha iyi yanması için karıştırmalarına ve bunu oyunlarının bir parçasıymış gibi bir çabuk yapmalarına, hemen yan ghat da vücut gösretisi yapan hintli erkeklere biraz şaşkın gözlerle bakıyoruz .

Ölümü kabullenmeyi çok küçük yaşlarda buralarda öğrenilmiş olduğunu çok iyi anlıyorum çünkü ölmek diye bir şey yok diyorum kendime... Elbiseyi bırakıp gitmek var belki de daha da önemli bir görevle tekrar geri dönmek üzere diye düşünürken ikinci tutuşturuluyor derken ücüncüyü getiriyorlar.. Ağlamak yok ağlamayı gerektirecek bir şey de yok zaten, hayat tüm canlılığıyla devam ediyor etmesine de düşünceler farklı dökülüyor dudaklardan.. Burada bildiğim kelimeler farklı anlamlar taşıyor Varanaside.


Ayrılıyoruz rikşalara binip şehrin başka bir yerine giderken rikşanın altına küçük bir köpek yavrusu girip eziliyor ve onun bağırışlarını duyuyoruz.Ama rikşa yoluna devam ediyor.. İçim çok açıyor ve ghatlarda dilenen çocuğun bildiği bir şeyi bilmediğimi anlıyorum.
...
VARANASİDE HAVA KURŞUN GİBİ AĞIR ve Hindistan okulunda birbirini tamamlayan farklı bilinçler aynı anda eğitimlerine devam ediyor..

Navanalini

25 Temmuz 2007 Çarşamba

YOLCULUK


TÜM ARKADAŞLARIMA SEVGİMLE

Yaşamak diyordu bir yazı bilinmeye akmak.. tamda benim yaşamak nedir diye sorduğum bir tarihde

ve Metin ALTINOK 'un dediği gibi

Ama gitmektir benim
Yenilmezliğim dünyada.
Ve ben durmaz giderim
Bu can tende oldukca


Aslında bilinmeyene akmak içimizde bir yerlerde unutduğumuzu aramak üzere çıkılan bir yolbirde bulmanız gerekeni ararken geçmeniz gereken yollar var size yol gösteren, çoğu içsel aşamalar bir de paralel giden fiziksel aşamalar; bunlar uzun kilometreler kültürler, bazen maceralar bazen okumalar,anlamasak da anlamak için kafa patlattığımız anlar, bazen hiç unmadığınız anda aldığınız bir kitabın da size hadi giyoruz diyen bir mesajı.. İşte bunlar apansız algılarınız da uyananlar.. 3 Yıl sonra tekrar hadi gidiyoruz diyorum kendi kendime bütün dünyasal planlarımı, bütün sevdiklerimi buralarda bırakarak bütün söylenenlere aldırmaksızın hiç tanımadığım yüzleri de yanıma alarak, yanımdakilerin hepsinin ben olduğunu bilerek hiç önyargısız ve sevgimle çıkıyorum işte yola ama bu sefer güzel insan Zafer BOZKAYA var ben onu dünyasal rehberim olarak seçtim ve daha çok coğrafyalarda onunla olmak dileğim..

Bu seferki uzun bir yol Batı Hindistanı Kuzeyinden Güneyine doğru geçmek( JAYPUR dan GOA ya) daha önceki gidişim de Doğu Bengali dedikleri bölgenin bir kısmıydı Hiç bir şey bilmiyordum.. bilmekte istemiyordum ki bilinmeyeni yaşayabileyim. Şimdi de öyle Ama biliyorum ki Hindistan çok şey öğretecek yine. Orası sipiritual bir okul. Geçmişede bakarsak zaten bütün bilinen Bilgeler de bu ülkeye gelmişler. Bu sefer beni bekleyen musonlar heyecanlandırıyor ilk defa iliklerime kadar yıkanmak olacak deneyimlerim den biri. Hepiniz seyretmissinizdir Muson Düğünü Filmini seyretmedi iseniz hemen seyredin derim .
Hindistanın görsel felsefesi bir tarafa birde ruhani felsefeleri çok eğitiyor insanı bir ŞİVA yada VİŞHNU Dietisi görsel olarak muhteşem ama bu muhteşem görselliğin ruhani anlamını da öğrendiğiniz de aşkın boyutlara ait açılımları yaşatıyor bu ülke insana Bazen kara bir taşda( LİNGAM) algılamaya çalışıyorsunuz yaradılışı, bazen Kirtan dinlemeye gelen bir yılandan öğreniyosunuz ibadeti ve korktuğunuz bir varlıkla aynı titreşimde olduğunuzu ve onun bilgeliğine bakarak anlıyorsunuz yaşamın kutsallığını ..


İşte.... Kültürleri , renkleri , yağmurları , çamurları , tapınakları ve bu tapınaklarda aynı tanrıya yapılan birbirin den güzel sunumlarıyla, bütünleştiğiniz, Korkularınızı unuttuğunuz bile unuttuğunuz , karanlık gecelerinde hiç bitmeyen sokak sesleriy le bir yarımı orada bıraktığım o diyara tekrar gidiyorum döndüğümde ordaki yarımı alıp burdaki yarımı orada bırakarak ve sabahın 4 ünde dünyanın hiç bir yerinde duyamayacağım bir şarkıyı bir kadının hiç bıkmadan her sabah tanrısına söylediği o güzel şarkıyı tekrar dinlemeye gidiyorum.


EVET NAVANALİNİ KRİŞHNA NIN ÜLKESİNE GİDİYOR....
Navanalini