N. Ozan Veryeri / 7Zeytin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
N. Ozan Veryeri / 7Zeytin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2009 Cumartesi

Eskici


Ben seni sen de beni eskiciye verdik
ben çöpte de yaşarım, fokum,maymunum, kertenkeleyim, böceğim,
bir kovuk iki parça ekmek...
sen de bir cicek yeni tohumlarınla yaşarsın,
eskicinin günahı yok da...
biz birbirimize hesabımızı nasıl vereceğiz?
o


20 Ağustos 2008 Çarşamba

Yüzü Zeytin Aşkımın / 2. Bölüm


Limana girdi… Tekneyi her zamanki yerine kadar götürüp, ahşap iskeleye bordaladı. Nefessiz kalmış motor, öksüre öksüre sustu. Bir oh çekti. Tekne şaşkınlığını üzerinden atamamış, utanmış, korkmuş bir vaziyette limanın durgun sularına bakıyor, arada sırada kaçamak bakışlarla sahibini izliyordu. Ahşap tekne, “çıt” çıkarmıyordu.

Sol ayağından kanlar akıyordu. Pervane ayak parmak uçlarını kapmış, etlerini yırtmıştı. Elleri kan içindeydi. Ağladı. Yaşlarını sildi gözlerinden, kanlı elinin tersiye. Yaşıyordu, sağlam denilebilecek kadar iyi durumda sayılırdı tüm yaralarına rağmen. Kıç güverteye sırtüstü uzandı. Kahkahalar attı acıyla. Birinin onu duyup yardıma gelmesi için “İmdat” diye bağıramayacak kadar gururluydu… Mendirekte şarap içen ve bir yandan olta atan köyden birkaç genç yardımıyla tekneden çıktı. Evine getirdiler balıkçıyı.

“Çocuklara hiçbir şey söyleme, yoksa…” diyebildi sadece karısına. Başka konuşmadı. Yaraları pansuman edilirken, baygın, uykuya daldı.

Yaklaşık bir hafta dinlenmesi gerekti. Evin avlusunda yırtık ağları onardı. Arada sırada çocuklarla oynadı. Onları koklamak ne güzeldi... Karısıyla fazla konuşmadı… Mahcuptu. Yenikti kendine. Kahveye hiç inmedi. Kendini ziyarete gelen eş, dosta kaçamak yanıtlar vererek, ortadan kaybolmayı yeğledi.

Paragat takımını sahilde buldular. Takım tamamen boşalmıştı. Bir kısmı balıkçıların ağlarından çıktı. Sadece sepet kaldı geriye. Yeni bir takım yapmak için en az üç gün çalışacaktı. Elleri hızlı çalışmasına izin vermedi.

Akşamları bira içerdi… Bazen de şarap… Gece eve gitmek istemediği anlardı bu anlar. Yorgun, yenik kimi zaman beş parasız… Karısı ona ne kadar şefkatli davransa da onun şevkatini acıma gibi algılar ve kadını aşağılardı. Görücü usulüyle evlendiği karısını ancak içki içince sevebilmiş, sevişebilmişti...Ona da haksızlık yapar, farkeder, yine utanır ve yine denize giderdi ya... “Senin elinden zehir olsa yerim valla, hele şu hoşmerimin yok mu? diye arada bir övmeyi, gönlünü almayı ihmal etmezdi çok nadir de olsa...

Yüzünde, zeytin ağaçlarınkine benzer izler vardı. Oysa ki o zeytin ağaçlarına yaklaşmaz, bakmaz, umursamaz bir tavır içindeydi hep… Yalan söylüyordu işin açıkçası, yüzü “zeytin” dese de... Ruhu, poyrazın, lodosun en dayısına kafa tutan fakat tek bir yanlış hamlede boynu kırılan, vahşi orkidelere benziyordu artık...”Yorgunum” diyordu bazen bana, utana sıkıla... O bir yandan çeker hani bir yandan da balık... Biraz sen ona gidersin ve biraz o sana gelir… Ve bir anda tınnnn diye bir ses…. Kalbin “Geçmesin, olmasın!!!” diye atmaya kıyamadığı o an, o sessizlik… Kaçan balık, bir daha kaçan balık, koyu lacivertteki yalnızlık, hiç olmazsa bu sayede yine hayaller ve yine hayaller, devam eder....
Bunların arasında bir sağa bir sola yığılarak, kah kendiyle dalga geçerek, gülerek, kah küfrederek, gezinip duruyor ve böyle yaşıyordu hep o.

Fok gibi gezinen, soluyan, bir görünüp bir yok olan, bir aşıktı o. Gücünün ve denizdeki ustalığının kendisine verdiği büyüklük, efendilik duygusu, alkolle birleşince, acımasız bir kişiliğe bürünürdü. Alkol onun sığınağıydı. İstemediği düşünceler korkulardan uzaklaşıp rahatça ava çıkmak, avı, denizi, ağı, yemi, balığı, kerterizlerini, hareketlerinin teknesiyle olan uyumunu düşünmek, planlamak, rüzgara yüzünü vermek, dalgalarla sevişmek, savaşmak, tüm bedeni titreyinceye kadar üşümek, yorulmak ve ardından bitkin bir halde… Duru ve karanlık sonsuzluğun ortasına attığı çapanın insafına kendini teslim ederek, gözlerini yumduğu, bir sığınak.

Avlandığı kıyılarda yaşayan ve ağlarından, paragatından balık çalan foku kendine benzetirdi. Mağarasında uyuyan yalnız yaşayan foku bu yüzden severdi, hem de çok.

Susardı, korkardı talihinden, anlatmazdı kimseye “fokun nerede yaşadığını”... Yaşadıklarına şahit olduğunu düşünür,onunla konuşur bazen balıkların ve bazen de sessizce sevgilisinin nerede olduğunu... Sorardı ona…

Mağaranın önünde durup paragatı yemlerken sesinin yankılarını dinleyerek türkü söylerdi foka; beni kızdırdığını bilip, kahkahalarla gülerek.

Saatlerce kayaların üzerinde oturup, yanında üç beş takım ince misina, mazmoz için iki çay kaşığı kopanesti, kırık dökük bayat ekmek, bolca yedek iğne, taze sardalya; sargoz avlardı… Dikkatini dalgalara ve dalgaların içinde kıyıya doğru sürüklenen misinasına verir, herşeyi unuturdu. Kayalar, köpükler ve rüzgar. Bu üçünün arasına usulca büyük bir zerafetle saldığı olta onu geceye bağlardı… Sevgilinin ince ve ürkek elini tutmak gibi heyecan vericiydi, oltanın ucundaki hassas dokunuşlar. Elinin hassasiyeti yetmezse, dudakları arasına alırdı misinayı, gözlerini yumardı.

Yaklaşık bir kiloluk sargoz, kendine, karısına iyi davranmak için yeterli bir sebepti… Çocuklara sevdikleri çikolatadan almayı unutmamalıydı. Kafasında kurduğu arzunun gerçekliğine yaklaşmış olmaktan mutlu, şarabını yudumladı… Balığa baktı, öptü, sepete koydu. Ayağa kalktı. Denize sırtını verdi. Patika yolun üstündeki zeytin ağacının yanından geçerken, durdu. Sigarasını yaktı, Midilli’ ye doğru baktı . Gülümsedi.

Ağaca yaklaştı ve fısıldadı :
“Bir daha ki sefere. Güzelim. Bir dahaki sefere ...”

Nesimi Ozan Veryeri – 2005
overyeri@yahoo.com
http://www.ozanveryeri.com/

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Yüzü Zeytin Aşkımın / 1. Bölüm


İşinin bittiğini düşündü. Teknenin küpeştesine vuran deli dalgalar pervaneye dolanıyor ve ardından ufak saçmalar gibi yüzüne vuruyordu balıkçının. On saniye, beş dakika, yarım saat öncesi, biraz evvel tekneye aldığı kocaman siyah orfozun can dolu bakışları öncesi, ölmesini seyredişi, onu eliyle okşayışı öncesi, eve dönmeden önce limandaki kahvede içmeyi hayal ettiği bir bardak sıcak çay hayali öncesi… Ve çocukları... Aklına düştü, gözlerinden aktı. Boğulmak üzereydi şimdi.

Çocukluğundan beri denizdeydi, özel yatlarda gemicilik yapmış trol ve gırgır teknelerinde kaptanlık yapmıştı. Ege adaları ve Akdeniz kıyılarının renkleri, kültürü, güzellik ve bereketiyle dolu bir yaşamı olmuştu…

Ve kadınlar… Sadece onda, yaşamak istediği aşk denizini buldu. Onu çok sevdi. Yaşam balıkçıya bu sefer cömert davranmak niyetinde değildi oysa ki… Adayı saran çılgın salgın hastalık sevgilisini, balıkçı uzak denizlerden döndükten hemen sonra elinden aldı.

Kadını altın ve gümüş takılarıyla süsledi. Mezarın başına isim yazmadı, süslü bir taş koymadı, sadece bir zeytin fidanı dikti. Sevgilisinin kırmızı eşarbını son kez kokladı. Zeytine sardı. Adadan ayrıldı.

Uzak denizlere bir daha açılmadı. Denizlerin ona sunduğu bereketin hesaplaşması mıydı, kaderin sevdiği kadını elinden alması? Yaşam kendisine haksızlık etmişti. Aklındaki aşkı her gittiği yere taşıyan isyanı, onu, çekilmez bir kişiliğe bürümüştü. İzmir’in Karaburun kasabasında, doğduğu köye dönmüş, herşeyden herkesten uzakta, teknesiyle kıyı balıkçılığı yaparak geçimini sağlıyordu.

Evlendi ve çocukları oldu. Çocukları, bazen içinden geçse de “ Seni seviyorum” diyemediği eşi için, bildiği tek iş olduğu için ve en önemlisi sevdiği için denizdeydi… Yaşadıklarının ardından ondan geriye bir tek “deniz” kalmıştı...

Balıkları, teknesi, ustalığı onu “kendi” yapan varlıklardı. Artık alkolikti, en büyük kusuru buydu onu seven ve sevmeyenlere göre… “Ben bu denizleri, denizin altındaki kayaları, balık yataklarını seviyorum. Ölürsem en çok neye üzüleceğim biliyor musun? Ha, biliyor musun? Bilmiyorsun, kimse bilemez. Bu mercanları, bu sargozları, sinavritleri başkalarının yakalayacağına… Kimler avlayacak onları, kimler ? … Kimseyle paylaşmak istemiyorum onları. Kimseyle... Anlıyor musun ?” diye konuşurdu içince…

Yalnız avlanırdı. Bazen arkadaşlarını da alırdı tekneye ama genelde teknede birine kızar,
kavga eder, hepsine kızar, bazılarını limana varmadan suya atar ve eve kapanırdı. Ertesi gün o adam gider sanki başkası gelir, tüm güler yüzü ve şefkatiyle arkadaşlarına rakı, şarap balık ısmarlar, barışırdı. Tüm köy, aksiliklerine alışıktı.

Tekne içten dümenliydi. İleri geri hareket eden manivela koluyla, sancak iskeleye dönüyordu. Balıkçı, denizde kendine çok güvenmenin en büyük hatalardan biri olduğunu
biliyordu. Hava patlak olduğunda kendini tekneye bağlardı. Denizden korkardı sevdiği kadar. Sağ eliyle dümeni idare ederken sol elinin bileğine izbarço bağıyla ve teknenin kıç bodoslamasından çıkan babaya kazık bağıyla 3,4 metrelik bir halatı toka ederdi. Fırtına vardı. Yarım saat önce “Geliyoruuuummmm…” diye seslenen poyraz şimdi delice bastırıyor, balıkçının gözlerinden yaşlar koparıyordu. Sahilden uzak durmayı tercih etti. Kıyı seyri en tehlikeli seyirdi böyle havalarda. Karanlığın içinde, sabah dört buçuk, yalnız, yine çok yorgun, ağır ağır dönüyordu limana. Günün doğmasına on güneş boyu zaman vardı. Limanı pruvaya almasına izin vermiyordu hava… İskele bordadan göğüslüyordu denizleri tekne.

Sigarasını yaktı, Midilli’ ye doğru baktı. Gülümsedi. Paragat sepetini farketti. Sepet, güverte üstünden denize düşmek üzereydi. Kendine küfretti. Oltayla avlanırken, “Geliyorum” diyen havadan kaçmak için aceleyle çektiği çapanın ardından sepeti kamaranın içine almayı unutmuştu. Sol elindeki ipi çözmeden sancak küpeşte üzerine basarak sepete uzanmaya çalıştı. “Denizde ilk hata son hatadır” demişti ona babası. Daha çocuktu o zaman....

Tekne yükseldi. Balıkçı, hissetti....Siyah denize baktı. Anlaşmak şansı yoktu, çok geçti, kızgın dalga, göğsünün önünde yükseldi, gökyüzündeki çoban yıldızı yok oldu… Osmanlı tokadı genç teknenin iskele bordasında patladı. Tekne, balıkçının kışın vadi içlerinden sürerek avını yaptığı, kurşun yiyen semiz anaç bir domuz gibi yerinden sıçradı.

Motorun gazını sabitleyen ip boşaldı. Egzostan gelen boğuk sesler, kopan gürültünün yansımaları oldu. Balıkçı, dizlerinin üzerine, küpeşte ile kamara arasına kayarak düştü. Sağ elinin bileğini incitti. Kamaranın üzerinden ve her yerden denizler geliyordu. Sol eliyle sepeti hala tutuyordu. Sağ elinin iş görmez olduğunu hissetmedi. Teknenin içine alınan ve ölmek bilmeyen bir mürenin tahtalara geçirdiği dişler misali var gücüyle tutunmaya çalıştı küpeşteye. Dalganın yarattığı boşluğa düşen tekne bütün ataletiyle sancağa yattı. Suya düşeceğini hissettiği anda paragat sepetini sol tarafa attı balıkçı. Sepetle birlikte suya düşmek “Ölüm” demekti. 400 iğnelik paragatın bir tek iğnesinin kendisine takılması sonunda yüzlerce metrelik takıma çapariz olabilirdi. Vücudunun yarısından çoğu teknenin dışına taşarken ileri doğru baktı… Düşüyordu balıkçı.. .

“ Haydi bre Efeeeee” diye haykırdı. Sol eliyle kendini suya iterek, tekneden olabildiğince uzağa düştü. Burnundan genzine dolan soğuk suyu, henüz kafası yüzeye çıkmadan kusmaya çalışırken, tekneye kendini bağlayan ip acımasızca bileğine asıldı. Üstündeki kıyafetlerin yarattığı ağırlık ve vücudunu kendine çeken dalgalar bileğini parçalamak istiyordu.

Tekne ne yapacağını şaşırmış... Sahibini arıyor, tek silindir, 11 beygir, kızgın pancar motor ise olanı biteni anlamış gibi devrini rolantiye düşürüyordu. Dümen suyu, altından geçerken balıkçının vücudunu yalıyordu. O anda teknesinin her gün, her an konuştuğu arkadaşı, dostu olmadığını cansız olduğunu düşündü, ama buna inanmak istemedi… Teknesi “Hadi gel, gel be kuzum , beni yalnız bırakma, ne yapıyorsun orada? diye yine de konuşuyordu sanki… Üzerindeki kalın gocuğun içine dolan su bütün bedenini sıkarak nefes almasını zorlaştırdı.

Bir süre, yalpalayarak ilerleyen teknenin ardından, sürüklendi. Nefes almaya çalıştı. Sadece nefes almak… Bileğini artık hissedemiyordu.

Yakamozlardan oluşan bir samanyolu içinde, dalgaların içinde sürükleniyordu…


Suratına çarpan dalgalar gitmiş , yüzünü okşayan sıcak eller gelmişti karanlık suların içinden... “Sevgilim, güzelim, bak yüzüme, bak işte çağırdığın gibi geldim. Sen ve ben ikimiz beraberiz” dedi kadın…

Vicdanı, ağzındaki sudan hiç çıkmayan tuz gibi, son kalp atışlarının içindeydi hala bir şekilde. Canı çıkmak üzereydi ama vicdanı paçasına yapıştı ve sıcak, ufak elleriyle onu çekiştiren bebeleri oldu, kulağında ve gözlerinde karısının çığlıkları... Dalgalar mı gerçekti, çığlıklar mı, soğuk sular mı, sıcak eller mi?...

İşinin bittiğini düşündü. Balıklar, siyah orfoz, limana dönünce yudumlamayı düşündüğü sıcak çay, ve çocukları gözlerinin önünden geçiyordu. Boğuluyordu balıkçı yakamozdan samanyolunda... “Az kaldı, az kaldı aşkım, dedi kadın tekrar, bembeyaz...

Dalgalar onu köyüne, ölüme, götürüyordu. Dalgalar onu sevdiğine götürüyordu.

Solumak için kafasını yukarı kaldırdı. Suratına çarpan sular, ona “ Kendine sor, kendine sor .“ diyordu. “Sor artık şu soruyu kendine ve yanıtla, bak Kimi istiyorsun, neyi istiyorsun. Söyle kendine, söyle bize artık ” dedi dalgalar...

“Görüyorum ellerini, saçlarını kokluyorum, beraberiz, istediğim, hayal ettiğim bu benim…” diye yanıtladı balıkçı.

O denizde ölmeyi çoktan kafasına koymuştu. Acısı onu tüketiyor, sevgilisinin genç bedeni, beyaz yüzü gözlerinin önünden gitmiyor, elleri her zaman ona uzanıyordu denize dokunduğunda. Kendine vermek istediği, hak ettiğine inanmak istediği bir ödüldü denizde ölmek…Ve ona gitmek.

7.30 m boyundaki karpuz kıç tekne poyrazın hakimiyeti altına girdi, pruvasını dalgaların patladığı kıyıya çevirdi. Karaya yöneldi. Ölü dalgaların üzerinde kırılan sular, balıkçıyı şaşırtıyor, o hala tekneye aldığı orfozlar, akyalar, levrekler gibi kocaman kocaman soluyor, nefes almaya çalışıyor, ne ölüme ne de yaşama teslim oluyordu…

Tekne, kıçı altına aldığı kocaman bir dalgayı ezmeye çalışırken iyice suya gömüldü. Hemen ardınan gelen dalga bir kara pehlivan misali balıkçıyı kucakladı, yukarı kaldırdı.
İki eliyle de ipi tutmaya çalışırken bedenini hızla teknenin kıçına doğru taşıyan, iten dalganın üstünde tutmaya çalışıyordu. Dalga, balıkçının yüzünü teknenin dümen suyu hizasında, kıç bodoslamaya acımasızca çaptı.

Tek yapabildiği ipin geride kalanını bırakıp kıç babaya daha yakın bir noktadan tutmak oldu. Ayaklarını açtı ve tekneye dayadı. İki eliyle olanca gücüyle ipe asılıyor ve o şekilde kalmaya çalışıyordu. Sinirleri boşaldı. Kendi kendine çığlıkla karışık bir kahkaha attı. “Aahhhh, Allahım…. Çocuklarımmmm.Oğlummm, kızımmm.” diye haykırdı.

Kıyı, artık ölmek için çok yakındı yaşama. Şimdi de kurtulmak ama yaralı bir biçimde kurtulmak ve denizlere dönemeden yaşamak korkusu sardı beynini. Ayaklarının tam ortasında apış arasının önünde dümen suyu ve pervanenin varlığını hissediyordu. Kendini bırakması halinde vücudunun yarısı param parça olacaktı. Kıyıya çarpacak ve belki de bu şekilde kurtulacaktı.

Gazetelerde haber ve köydeki herkesin ağzında madara olduğunu düşündü. “Erkekliğini ve bacaklarını teknesinin pervanesinde yitiren aptal balıkçı, aptal balıkçı, aptal balıkçı...”

Elleri kan içindeydi, kanın tadını ve kokusunu yüzüne bakan suda hissetti. Kollarında son bir hamle için güç olmalıydı. Tekne aheste biçimde Kömür Burnu’nu sıyırarak siyah kayalıklar ve kayalıkların arasına ayıp olmasın diye bezenmiş çakılların olduğu sahile doğru ilerliyordu.

Kendini ve tekneyi, teknesini kurtarmalıydı… “Ne yapacaksan şimdi ve erkek gibi yap”, dedi içinden… Ayaklarında kauçuk tabanlı, uzun plastik çizme vardı. Pervanenin hemen ardında duran dümen palasının kendine dik pozisyonda olduğunu biliyordu. Tekne ne sancağa ne de iskeleye kaçıyordu çünkü.

Dümen palasının üzerine basarak tekneye çıkmaktan başka çaresi yoktu… Karanlık ve soğuk dalga onu hırpalamak için yeniden kucaklarken, hamlesini yaptı...
o.
devam edecek...

3 Ağustos 2008 Pazar

Sudaki Çocuğumuz Akdeniz Foku / 4 ve Son

Sevgili Tofucanlar ve Sevgili Konuklar,
*
İlk adım Sevgili Ozan'dan, "yettüm garriiii" başlığı ile esprili, çok hoş bir mail ile geldi. Keyifle takip ettiğimiz "Sudaki Çocuğumuz Akdeniz Foku" 4. ve son bölümü ve harika Karaburun fotoğrafları eşliğinde aşağıda.
ve bir müjde; yine denizle ilgili bir seri hikaye de yolda :)
*
*******
*
Mağaranın sahiline vuran dalgalar geçen zamanı yavru foka işaret ediyordu.
Zamanı ve mekanı öğreniyordu.
Yaşamın karanlıklar sonundaki ışıklarda, yüzmek olduğunu zaman ona öğretiyordu.
Annenin varlığına duyduğu ihtiyacın yerini ışığa duyduğu merak git gide kaplıyordu.
Artık 35 kg ağırlığındaydı.
Ve dış dünya her geçen gün onun ilgisini daha da çekiyordu.
Bir akşam annesi mağarayı terk ederken o da annesinin peşinden yola koyuldu.
Yaklaşık 3 mil boyunca annesinin yanında yüzdü . Annesi ona avladığı balıkları verdi. Ağlarla karşılaştılar ve annesi ona ağları öğretti. Ağın tehlikelerini…
Ahtapotlara yaklaşmayı, onları kafalarından yakalayıp, havaya fırlatmayı...
Burun deliklerine ahtapotun kollarının girmesi halinde ölebileceğini, ahtapotu tersten yakalaması gerektiğini ve sersemletinceye kadar suya çarpması gerektiğini…

Yaşam şimdi başlamıştı…
Şafak doğarken sakin ve usulca mağaraya geri döndüler birlikte.
Biraz daha süt istedi canı…
Ve çakıl sahilli mağarada annesinin yanında, doyumsuz bir uykuya daldı.

3 ay kadar bir süre geçmişti….70 kg.oldu.
Deniz her seferinde daha da çok keşfedilmeyi bekliyordu. Her şafakta eve dönerken, o annesini daha çok gezmek için burnuyla açık sulara doğru itiyordu.

Ve bir sabah, bir tan vakti anne mağaraya yaklaşırken
kocaman, koskocaman
kara sürmeli gözleriyle ona baktı,
Mağaraya baktı, baktı, soluklandı bir daha soluklandı…
Daldı.
Yavru fok Ege Vira
Bekledi .
Annesi uzaklara doğru kaybolmak üzereyken,
Hızla arka yüzgeçlerini vurdu ve dalışa geçti.
Mavi boşluğun içindeki beyaz anayı, hayali izledi…
Ege Vira için, güvenlikleri için daha uzaklara gitmeleri gerekiyordu.

Anlatılanlardan , bilinenlerden…
Bu masalı anlatanın bildiklerinden uzaklaştılar…
Bilim adamlarının kameralarından, bilimden , ve insandan…
Gözlerden
Yok oldular…

Ergin bir birey oluncaya kadar vermesi gereken bir çok sınav daha oldu.
Poseidon onu kocaman büyük dalgalar ve fırtınalarla defalarca sınadı.
Aç kaldığı , daha büyük erkek fokların ona saldırdığı, zor günleri oldu…
Sonunda Ege denizi Ege Virayı kabul etti…

Bodrum’un bugünkü Bardakçı koyundaki tapınaklarında binlerce yıl önce konuşlanmış olan Hermes ve Afrodit balıklara hiç tükenmemeleri için gerektiğinde cinsiyet değiştirmeleri emrini verdi. Hermes, Afroditle birleşti. Sinavritler, fangriler, çipuralar, orfozlar çift cinsiyetli oldular. “Hermafrodit” oldular. Balıklar, ahtapotlar ve istakozlara bu genç efendilerine hizmet etmeleri emredildi.

Adalardan binlerce adaya haber salındı. Ege yine silkindi çalkalandı sarsıldı. Kocaman yeni mağaralar oluştu. Denizler köpükleriyle mağaraların içlerine kumlar taşıdı, kumsallar oluştu.

12 ay sonunda
boz “Ana”
Son kez ve uzaktan
Adanın kıyısında yüzen oğluna baktı,
Ağır ağır
Sessizce
Sanki bir hayal
Kimsenin bilmediği
Fark etmediği bir su tanesi oldu,
İçindeki şarkılarla
Dalıp tek başına uzaklaşırken ,

Bilinmeyen bu Adanın
Kıyılarında
Deniz kızları ve sarmaşıklarıyla
Oyun oynayan “Koçero” ( Genç)
Ege Vira

Yok olmaya inanmayan
Bir Foça oldu

*son

Çocuklarımıza atıf olunur / 2008

--------------
M:Ö. 600 lü yıllarda Anadolu, Ege Bölgesi’nde Ionia , Phokaia ( Foça) kentini kurdular. “Foça” , “Fokai” yani “Tombul hayvan”. Ege’nin her iki yakasında foklar adına mühürler, paralar bastılar, şenlikler yaptılar. Phokaian insanları birkaç yüzyıl sonra Pers’lerin saldırısından deniz yoluyla kaçarak, Avrupa’ya göç ettiler.

Akdeniz’li olmak , 6.cı kıtadan olmak ne güzel…
Sularınız berrak ve serin olsun…
o.

16 Mayıs 2008 Cuma

Ana

5000 yıl önce

Sonrasında

Seyre daldım başağı

Tohumundan
1 dane

Tattım karnım aş erdi

Açlığıma yandım

Karnım aç

Başak verdim Anama
Başak Anam,
Anam Başak

Gözü gözüne baktı,

Anam onu

Kor ateşe attı

Başağa yandım
Aklım aç

5000 yıl önceSonrasında

Başak Anam

Anam Ekmeğe

Vardı ya

Şimdi

Anam toprak

Toprak başak
Başak ekmek olur ya

Karnım tok

Aklım tok

Anama yandım
Gönlüm aç

o.


22 Nisan 2008 Salı

merhaba

Sessiz bir
gecede
sadece
sen
yorgunum çok
ve sadece sen
gözlerindeki ışıltıyı gördüm
sana saygı duydum
sevgiyle
önünde eğildim
iki büklüm
iki
büket çiçek olduk
sana saygı duydum
ve bunun için
kendime
kendi çocuğuma
kadınıma
saygı duydum
kadınlara saygı duydum
anneme
gözlerideki ışığı hiç kaybetme
ney ve ben
sana saygı duydum
boşversek de gelmişi
geçmişi
bakışındaki hüzmeye saygı duydum
bakışından süzülen
aşka aşık oldum
rüzgarda salınan otlar
ve saçındaki rüzgara saygı duydum
ve derinlerde
nefessizce
nefessizce
sessiz
yokoldum

o.

24 Mart 2008 Pazartesi

Sudaki Çocuğumuz Akdeniz Foku (2)

Sessizliği bozan çığlık. Yavru fok “Ege Vira” var gücüyle annesine seslendi.

“Vaaaak vaaaaaak” diye bir ördeğin sesine benzer.

Anne burnunu suyun 5 cm altında tutarak kocaman bir “pufffffff” sesiyle ona yanıt verdi.Yavru fok ancak kafasını kaldıracak kadar güçlüydü. Ön yüzgeçleriyle çakıla vurdu. Heyecan belirtisiydi bu. Anne hızla yavrunun yanına geldi ve önce onu sevgiyle kokladı. Bu aynı zamanda tüm memeli canlıların yavrularına yaklaştıklarında yaptığı bir davranıştı. Yavru sonsuz bir huzur, mutluluk içinde sadece uzanıyor ve kocaman iri gözleriyle annesini izliyordu. Anne fok “Emine” vakit kaybetmeden karnını yavruya döndü. Güçlü ön yüzgeçleriyle Ege Vira’ yı memelerine yönlendirdi. Ege Vira biraz dudak ve biraz da koku yordamıyla kısa sürede nerdeyse ceviz büyüklüğünde memelerden birini kaptı ve iştahla süt emdi. Bazen memeye iki üç milim uzunluğundaki dişlerini de geçirdiğinde annesi homurdanarak onu terbiye ediyordu.

Dünya üzerinde yaklaşık 500 Akdeniz Foku kalmıştır. Ve Ege Vira bunlardan bir tanesidir.

Annenin sütü yaklaşık iki hafta içinde yavruya 5-10 kg kadar ağırlık kazandırdı.

İki hafta geçtikten sonra henüz arka yüzgecini dengeli biçimde kullanamayan yavru hiç yüzme bilmeyen insanlar gibi ön yüzgeçlerini suya vura vura komik ve bir o kadar da telaşlı bir biçimde su üstünde kalıyordu. İlerleyen günler ardından Ege Vira artık içinde bulunduğu yuva ve ana salonda yüzüyor, mağara içerisine giren çer çöple oyunlar yapıyordu.

Mağara içerisinde her türlü atık birikmişti. Balıkçıların attığı kasalar, sahilden kopup gelen ağaç parçaları, plastik meşrubat, su şişeleri ( ki bu Ege Vira’ nın en çok sevdiği oyuncaklardandı) ve öğreneceği üzere en tehlikelisi olan …

Fok olduğunu kabul etmemek için dalmaya gösterdiği direnci gören annesi suda ona çaktırmadan yanaşıyor ve kocaman ağzı veya yüzgeciyle onu tutup suyun altına bastırıyordu. Ege Vira bu hiç sevmediği egzersizler ardından su altında kalabileceğini, ve hatta yüzebileceğini kısa sürede fark etti. Suyun altında kalmak ona ayrı bir özgürlük ortamı sunmuştu ama o bundan aldığı zevk ve neşeyle kahkahayı basınca yine su yutuyor bu sefer telaşla kendini yüzeye atıyordu.

Anne fok sabahın erken saatlerinde yavrunun yanından ayrılıyordu. Bazen hava şartlarına göre programını değiştirip tüm gün onunla kalıyor bazen de gece aralıklarla mağarayı terk ediyordu. Avlanması gerekiyordu. Ne buluyorsa avlıyordu anne. Balık, ahtapot, kalamar, istakoz…Balıkçıların ağlarından balık çalıyordu kimi zaman. Kilometrelerce ağ atıyordu insanlar denize. Ucunda iğneler olan uzun oltalar, ve daha bir çok değişik takımlarla denizdeki balıkların çoğunu avlıyordu insanlar. Balık bulmak için çok ama çok uğraşıyordu anne.

Ege Vira her geçen gün daha da büyüyordu. Mağaraya geldiğinde yavruyu besliyor ve her türlü riske karşı adeta bir gözü açık uyuyordu. Mağaraya girebilecek davetsiz misafirler, bir erkek fok bir kavga, bir dalgıç ise gerçek bir müdafaa savaşı anlamına gelebilirdi. Özellikle seçmişti bu mağarayı. Herkes ve her şeyden uzak. Eski tecrübeleri gözüne uyku girmesine engel oluyordu. Anne fok bundan iki sene önce de hamileydi. Ancak 4 yaşından sonra hamile kalmıştı ilk yavrusuna. Bu kadar tecrübeli davranmamıştı. İlk yavrusuna hamileyken ve doğum çok yakınken bulunduğu mağaraya giren bir grup dalgıçtan ürküp kaçmak isterken strese girmiş ve yavrusunu düşürmüştü. Şimdi iki yıl ardından ve 11 ay süren hamilelik döneminden sonra sağlıkla doğmuş olan bu yavruyu kaybetmemek için her türlü fedakarlığa hazırdı. İç güdüleri onu hep diken üstünde tutuyordu. 4 tonluk çene kuvvetini tehditlere karşı çekinmeden kullanacak 350 kg ağırlığında vahşi bir makine gibiydi. Taa ki yavrusundan ayrılıncaya değin bildiğimiz sevimli fok “değildi” o.

Oysa ki yavru fok dünyadan habersiz, mağaranın ana salonunda taklalar atarak vaktini geçirirken bir gün… Tam da neşeli bir oyun esnasında, mağara içerisine üzerinde değişik geometrik desenler bulunan garip bir yaratık girdi. Yavru annesine seslendi. Ve sonra “ne yaptım ben” diyerek kafasını suya gömdü hemen. Annesi o yokken kesinlikle ses çıkartmaması için onu tembihlemişti. Mağaranın içine dolan dalgalarla salona giren garip yaratığın her tarafı oynuyordu. Ege Vira, daha saniyeler geçmemişti ki, merakına teslim olup kafasıyla ona dokundu. Hiçbir şey olmadı. Ön yüzgeciyle üzerine bir şaplak yapıştırınca yaratık suyun altına doğru batmaya başladı. Ege Vira bunun daha önce de mağara içinde rastladığı deniz analarından biri olduğunu düşündü. Yeni bir oyuncak geldi diyerek neşeyle dalışa geçti. Hiç bir şeyden şüphelenmeyecek kadar saftı. Vira “seni yakalayacağım ey canavar” diye yaratığa doğru pikesini yaptı. Hızını alamayan yavru, tüm gücüyle canavara kafasını uzattı. Ve o anda… Yaratık fokun ağzını ve kafasını kavrayarak tüm yüzüne yapıştı. “Bu nasıl bir oyun şimdi” dedi içinden. Telaşla yüzeye çıktı nefes almak için. Burun deliklerini kocaman açarak nefes almak istedi ama alamıyordu. Yeniden hızla suya daldı ağzını açıp kapıyor, bağırıyordu. Tekrar yüzeye bu sefer çakıl sahile attı kendini. Yaratık kafasından aşağı daha da çok sardı onu, taaa boynuna kadar…İşte yavruların bir kısmının daha ilk aylarındayken oyun merakları yüzünden ölmelerinin ve Akdeniz Fokları’nın yok oluşunu hazırlayan tehditlerin biriyle sınav vakti gelmişti.

Ege Vira ön yüzgeçleriyle yaratıktan kurtulmaya çalışıyor fakat kısacık ön yüzgeçleri buna yetmiyordu…
*
Not1: Akdeniz Fokları yüzgeç ayaklılar ailesinden “gerçek foklar” cinsine aittir, sirklerde gördüğünüz foklar, fok değil “deniz aslanı”dır ve ön yüzgeçleri oldukça uzun olup bu uzuvları üzerinde yürüyebilirler, Akdeniz fokları eğitilmeye uygun olmayıp, insan kontrolünde tutulurlarsa üremedikleri ve beş altı ay içinde öldükleri tespit edilmiştir.

Not2: Hikayede bahsi geçen olumsuz sebepten dolayı Akdeniz Foku mağaralarına girmek (dalgıçlar) Su Ürünleri kanunca yasaklanmıştır. Bu yasak önerisi, Sualtı Araştırmaları Derneği / Akdeniz Foku Araştırma Grubu tarafından getirilmiştir.

Devam edecek

21 Mart 2008 Cuma

Sudaki Çocuğumuz Akdeniz Foku

(Çocuklarımıza ithaf olunur)

Dışarıda neler oluyordu acaba, sanki her yer her şey yerinden oynuyor gibiydi. Rüzgar deli gibi esiyor, beyaz dalgaların üzerinden kopardığı parçacıkları kahverengi kayalara savuruyordu. Balıklar ince çatlakların arasında saklanmış, yaslanmış, oldukları yerde tutunmaya, durmaya çalışıyorlardı, derinlerde. Posidonyalar (Su yosunları) bir o yana bir bu yana savruluyor, kumlara sıkıca yapışmış, el ele tutunmuşlardı. Dev kalamarlar fırtınanın patırtı gürültüsünden kaçıp, rahat rahat uyumak için denizin en diplerine kadar inmişlerdi.

Salon çok geniş ve büyüktü ve bir anne kucağı kadar sıcaktı. İçeride su zerrecikleri havada uçuşuyor, sanki mağaranın duvarları bir gidiyor bir geliyordu. Salon kocaman bedeninden uzanan bir kolla daha da derinlerde ufak bir odaya bağlanıyordu… Ufak çakıl sahilli bir yuva..

Bu gizli köşede 22 kg., siyah tüylü, zayıf, kocaman gözlü, korkak bir Akdeniz Foku en dipte duvara yaslanmış içeri gelen dalgaların üzerinde yansıyan ışığa bakıyor, bakıyor…

Annesini bekliyordu. Tüyleri 2.5 cm uzunluğunda idi. Boyu burun ucundan yüzgeç ucuna 80.cm. Nerede, neden, nasıl ve kim olduğunu bilmiyordu. Doğalı 5 gün olmuştu. Su arka yüzgeçlerine dokundukça o duvara daha da sokuluyordu. Ne fok olduğunu biliyor ne de yüzmeyi biliyordu. Bildiği tek şey gri postlu, kocaman (350 kg ağırlığında), kahkahası mağarayı yıkacak kadar kuvvetli, neşeli annesi ve onun meme uçlarındaki sıcak ve yoğun süttü.


Yavru fok bir kaç gün sonra suyun aslında onun arkadaşı olduğunu öğrenecekti. İlk önce korksa da annesi onu suya itecek ve ona ilk yüzme derslerini verecekti. Önce bulunduğu odada yüzmeyi öğrenecek ve daha sonra ana salonda ilk artistik ve teknik hareketlerine başlayacaktı. Ve ilk sınav gelecekti. Yaklaşık 20 metre uzunluğundaki “güne bakan” tünelde birkaç gün yüzecek ve sonra annesiyle birlikte çıkışa varacaktı. Denize kavuşacaktı.

Mağara etrafında aylar boyu gezinecek, balık avlayacaktı.

Dişi bir yavru ise yaklaşık 1 yıl ama erkek ise 6,7 ay annesinin yanında kalacaktı.

Tüm bunları yapmak için ve dedik ya, bir Akdeniz foku olduğunu öğrenmesi için, daha çok ama çok vakit vardı.

Akdeniz’in yüzü ak olsa da elleri bir mengene gibi kuvvetli ve yüreği de acımasız sayılacak kadar katıdır aslında… Akdeniz “Mediterranean” yani “Yerkürenin Merkezi” olan bu denizlerin kıyılarını nakış gibi işlemiş olan tanrı, Poseidon’a zayıflara acımamasını emreder. Ve Poseidon her kış mevsiminde güçlü nefesini denizlerin üstüne boşaltır. Fırtınanın bunca soğuk ve sert olması Ekim belki Kasım ayı olmasındandır. Foklar Akdeniz’e kış mevsiminde doğarlar. Doğum çok zorlu şartlara kafa tutar. Yavrular bu zor şartlarda yaşar ya da… Rüzgarlar, ve kocaman denizlere rağmen hayatta kalabilen bir Akdeniz Foku yaklaşık 40 – 45 yıl kadar yaşar.

Not: İşte bu yoğun kış döneminde durmadan “çok işim var, geç kalacağım, beni bekleme” diye eve uğramayan Poseidon’dan ( çapkın P ) karısı Hera, nem kapar.

Mimas’ı, Poseidon’un neler yaptığını izlemek üzere görevlendirir.

Ve Mimas, nereye mi konuşlanır?

Karaburun Yarımadası’na.

Yarımadanın mitolojik adı “Mimas” olarak geçer.

Devam edecek.

13 Mart 2008 Perşembe

7Zeytin

Merhaba
uzun süredir yazamadim.
Bahar bir garip geldi ve tüm ağırlığıyla üzerime çöktü. Genel iş yoğunluğum ve ardından kendimi çok bitkin hissetmem nedeniyle bilgisayarda sadece izleyici oldum. Bahar çok garip bir mevsim. Doğum sancısı gibi ağır bir şekilde tüm canlıların uyanışı ve çiçeklenmesi. Benim de çiçeklenmem gerek ama üstümdeki halsizlik ne olacak bilemiyorum.

Grup'tan bir soru almıştım" Niye 7 zeytin" diye...
Aslında hikayesi biraz hüzünlü ve belki gizli mi kalmalı diye bu soruya yanıt vermeden önce düşündüm.
7 Zeytin beni itekleyen zor günlerimi hatırlatan bir sembol.
1997 gibi askerliğimi yaptım. Birliğim bölüğüm yer konusunda yazmak istemiyorum. Komando değil. Kalabalık bir bölüğün çavuşlarından biriydim. Usta birliğinde yaşam oldukça stresli ve zor oldu . Çok kalabalıktık. Çok yorucu kimi zaman. Genel koşulların yetersizlikleri dışında ( yatma kalkma tuıvalet vs. ), istikakımız da dikkatli kullanılma sınırındaydı.
Özellikle kış bulunduğum bölgede çok nemli ve soğuk geçiyordu. Sabah erken, bizim için en önemli şey bir an evvel kendimizi toparlamamızı sağlayacak kahvaltı. Sıcak çay, bir parça beyaz peynir, tahin helvası ve 7, 8 adet zeytin.
Bu da belki de eğitimin bir parçasıdır bilemiyorum. Askerlikte olması gereken şartlar da bunlar yoksa birşey öğrenemezdik.
Şunu hatırlıyorum,
Kahvaltı başında herkes kendi tabağına bakıyordu. Ortalarına doğru gözler sağa sola takılıyor ve sonuna doğru ağzınızdaki lokmayı çiğnerken yakınınızdakilerin tabağından gözünüzü alamıyorsunuz.
Bir zeytini ağzıma atıp yarısını özenle ayırıp diğer yarısını tabağıma diğer lokmayla yemek için ayırırdım. Bazen tabağımızda bilerek zeytin bırakır ve paylaşırdık. Bu birliktelik anlayışımızı kuvvetlendiren, ekmek paylaştığımız için huzursuzluk yaratma direncini kıran bir davranıştı.

Daha fazla yazmama gerek yok umarım. Şimdi ofisimin önünde 8 zeytin ağacı var ( biri yedek ) firmamın adı da 7 Zeytin.
Yediğim lokmanın değerini unutmamak adına 7 Zeytin' i sembol kabul ettim. Çıkış noktası kısaca bu...

Eğer ergin 4,5 adet zeytin ağacınız var ise standart bir aile yetecek kadar zeytin ve zeytin yağı elde edebiliriziniz.
Ama en iyisi ve garantisi 7-8 adet zeytin ağacı diye düşünüyorum. Çünkü her sene aynı verimi alamayabiliyoruz.

Zeytin mistik bir canlı, ölmeyen ağaç, ben onu hep dost gibi görüyorum, anlatacak çok şeyi olan bir arkadaş.
Eğer ulu büyük bir zeytin ağacı görürseniz bu ağac "delice" aşısıdır.Normal büyüklükte bir zeytin ise muhtemelen ziraii dediğimiz türdendir. Benim yaşadığım bölgede 450.000 yetişkin ağaç var. Yaşları 500 civarında olanlar var. Ve yine Karaburun'da bir pilot projeyle 25.000 dönüm araziye 1.000.000 evet bir milyon ağaç dikimi başladı. Karşımızdaki Sakız adasında 1.5 milyon ağaç varmış.

Son dönemde zeytin yaprağında bulunan "ötropin "maddesi kanserli hücreleri içerilerine girerek çatlatması özelliğiyle
bunu bulan bilim adamlarına Nobel Ödülü kazandırdı. Türkiye de az sayıda firma son bir iki yıldır bu maddenin ekstraktını çıkartmak için tesis kurdular. Zeytin yaprağının tonu tam olarak bilemiyorum ama birkaç bir dolar ediyor. Kendimi zeytin yaprağı çayına alıştırmaya çalışıyorum...Sıcak su ve içine zeytin yaprağı hepsi bu.

Zeytin ağacından yapılma mutfak eşyalarını hobi amaçlı üretmeye çalışıyorum. Kurutma safhası çok zor ve ağaç çok kolay çatlıyor. Fakat başardım. Şimdi ise sorun çok sert bu ağacı işlemede.Henüz bunu yapamadım. İleride imkanım olursa ufak bir torna tezgahı ile çalışma ortamı yaratacağım. Zeytin ağacından yapılan kap, mutfak eşyalarını özellikle Almanya ve Amerika talep ediyor diye öğrendim. Fakat iç piyasada da yeri var. İstanbul'da bir kaç örnek aldım. Çeviz kıracağı, nihale, ufak bıçak ve çatal.


Zeytin yağlı yemek çekti şimdi canım
Giritli tarafım tuttu yine...
Şu anda bizim burada her taraf ot dolu ,
sarmaşık, radika, ısırgan ( yumurtalı zeytin yağlı) ...
ay ay ay mutfağa gidiyorum...sağlıcakla

7 Zeytin


Nesimi Ozan Veryeri

25 Şubat 2008 Pazartesi

Doğa, Çevre, Ekoloji / Nesimi Ozan Veryeri

Küçük bir çocukken başladı doğaya olan ilgim. Babam avcıydı. Hemen her hafta sonu ava gider ve genelde eli boş dönmezdi. Bahçeli evimizde beslerdi köpeğini, köpeğin adı “Jet” idi. Aynı bahçede tavuklar da vardı. Narenciye ağaçları ve bir tek nar ağacını hiç unutamıyorum. Evin arkasındaki tarlada boyum kadar baklaların içinde kaybolup giderdim arkadaşlarımla. 7 yaşındayken o evden taşındığımızda çok üzüldüğümü hatırlıyorum. İlk defa apartman ile tanışmıştım. Apartmanda yaşam modern yaşam tarzına geçişti sanırım, medenileşmekti. Doğa ile bağım, apartmanın biraz ötesindeki bataklık kurbağalarını parfüm şişesinde besleme uğraşıları ve daha sonra rahmetli annemin doğduğu narenciye bahçesinde her türlü canlı ile sabahtan akşama kadar yoğrularak devam etti. Yaptığım yaramazlıklardan dolayı anneannemden işittiğim azarları unutmuyorum. Ve onun odun fırınında pişirdiği sıcacık çıtır börekleri...( İçinde sarmaşık, ısırgan otu, ıspanak, radika olan börekler... Porselen tabakta, yanında soğuk ayran ve çıplak elle...)

1980’li yıllarda İzmir’e bağlı Karaburun yarımadasında alınan bir yazlık evle, (hem denize 1, 2, 3 değil; 0 bir ev) denizle iç içe yaşantım başladı. Bugün bu yazıyı Karaburun’dan yazmamın en önemli nedeni bu suların berrak, tertemiz yüzü ve buraya olan açıklaması zor sevgim... Öyle ki, deniz kıyı koruma amaçlı bir projeyi yürütmek üzere 2000 yılında kente arkamı dönerek bu kıyılara yerleştim.

Aynı dönemde içimdeki tüm heyecan ve arzuyla “Çevre Bilimleri” konusunda yüksek lisans yapmak şansını yakaladım.

Eğitimin ilk gününde hocamız bize doğa ve çevre kavramları arasındaki farkı anlattı.

1960’lı yıllarda artık tüm Dünyada gözle görülür şekilde hissedilen çevre sorunları ardından “ Ekoloji” bilimi ayrı bir bilim dalı olarak kabul edilmeye başlamıştı. Bu üçüncü terim de anlamını derinlemesine irdelemem gereken bir başka kavramdı.

Uzmanlık alanım olan kıyı ve deniz koruma ve Akdeniz foku, monachus monachus, hakkında yazmadan önce bu üç terim üzerinde durmakta izninizle fayda gördüm.


Doğa, içinde herhangi bir insan veya insan faktörü olmayan tüm diğer canlı ve cansızların oluşturduğu ortam
Çevre yukarıdaki tanımdan yola çıkarsak üzerinde insan etkisi ve-veya bizzat insanın bulunduğu ortamlar . Kısaca,
Çevre = Doğa + İnsan.

Ekoloji bilimi de doğa ve insan ilişkilerini, oluşturulmuş olan çevredeki sorunları, etki ve tepkileri inceleyen ana bilim dalı. Ki bu ana bilim dalı tabiri caizse tüm diğer bilim dalları ile işbirliği içerisinde işleyen interdisipliner bir sistem.


2008 yılında insanoğlunun neredeyse her noktasına kadar etkilemiş olduğu yerküre doğasının pratik anlamda “Çevre” olarak adlandırılmasının ana nedenini böylece açıklayabiliyoruz. Çevre koruma, çevre araştırma, çevre bilinçlendirme, çevre eğitimi bugün uluslararası terimler olarak kullanılıyor.

Marco Polo Koyunu (Koçu). Avrupa‘dan Çin’e yolculuğu esnasında Pamir Sıradağları Afganistan’da 5000 m irtifada inanılmaz zor koşullar altında ilerlerken Marco Polo’nun (1254-1324) keşfettiği ve kendi adını verdiği canlılardır. Bu canlı bugün hala dünyada avı en zor olan canlıların başında gelmektedir. “Bugünkü anlamda çevre” yi yaratan modern insanın uzun eli ve çevre olgusunun “geliyoruuuuum” diye kıpırdanmaya başladığı geçmiş hakkında bu örnekle fikir sahibi olabileceğimizi düşündüm.

Yaşadığı doğa ile bütünleşmiş yerel insan varlıklarını kişisel olarak o doğanın bir parçası olarak değerlendiriyorum. Amerika kıtasındaki yerli Kızılderililer veya Avusturalya kıtası Aborjinleri. Fakat elinde silahı ve not defteri ile seyahate çıkmış olan kaşifler, keşişler, savaşçılar vasıtasıyla doğanın “bilinirlik kazandıkça” çevreye doğru dönüşüm geçirdiğini anlıyorum.

Paralel bir mantıkla kendimde hissettiğim bir endişeyi burada yazmak isterim. Daha önce belki de sadece o kıyının yerlileri tarafından bilinen ve istihbarat çalışmaları ardından yaptığımız arazi çalışmalarında keşfettiğimiz her fok mağarası da bana bir nebze suçluluk duygusu kattı. Korunması amacıyla bilim dünyasıyla ve tüm insanlıkla paylaştığımız bu özel ve bakir bilgi, acaba her zaman doğru amaçlara hizmet etmek üzere kullanılacak mıydı? Yatak odasına kadar incelediğimiz foklar hakkında edindiğimiz, doğal, doğaya ait bilgilerin naifliği ve saflığı elde tutulurken kırılacak kristal bir bardak gibi. Dolayısı ile doğayı çevreye dönüştüren bilgi belki de yaşadığımız çevre sorunlarının temeli. Bilginin kalkınma amacıyla kullanılması medeniyet olur iken, doğanın insandan ve hatta insanın medeniyetten korunması için kullanılması romantik bir sevda ve hatta bazen vatan hainliği olarak anlaşılıyor hala ülkemizde. Velakin bu bilgi denilen şey hele bir de bilimse vay halinize…

İzmir / Karaburun Yarımadası yerlisi, Sayın Prf. Dr. Ahmet Kocataş’ ın - Ekoloji Çevre Biyolojisi- kitabı dördüncü baskısında şöyle bir açıklama var:
“Yirmi birinci yüzyıla girerken Ekoloji Bilimi klasik yapısını değiştirerek insanlığın geleceğini ilgilendiren bir bilim dalı konumuna gelmiş bulunmaktadır. Bu işlevi nedeniyle de Ekoloji “Bir Biz Bilimi” ya da 'Tüm insanların geleceğini sigortalamaya çalışan aktiviteler bilimi' olarak tanımlanmaya başlamıştır...”

“Bir Biz Bilimi”, ilk bir iki sayfasını okuduktan sonra elimize yapışan veya “Yok canım, daha neler” diyerek rafına geri koyduğumuz kalın ve süssüz bir romanın adı gibi...

Akdeniz fokları ve denizlerden bahsetmek dileğimle,
saygılarımla
Nesimi Ozan Veryeri