Jahnabi / Mutlu Çakıl Taşları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jahnabi / Mutlu Çakıl Taşları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Kalbimin "Hop" Edişi...

Geçtiğimiz hafta çok güzel birşey oldu...
Hayatta hiç özlemeye fırsatınız olmayan kişiler oldu mu?
Her zaman onu yanınızda hissettiğiniz.. Gözünüzü açınca onu gördüğünüz..
Kapatınca da eli omzunuzda, ya da başınızı okşarken gördüğünüz..
Geçtiğimiz hafta çok güzel birşey oldu...
Yirmi altı sene olmuş onu gerçekten de özlemeyeli...
Küçük özlemleri söylemiyorum tabii..
O hoo.. Onları anlatmaya kalksam ben bir özleme makinesi olurdum..
Heralde olurdum..
Ama geçtiğimiz hafta çok güzel birşey oldu....
Önce giderken çok ağladığımı hatırlıyorum..
Eminim o da uçaktayken hosteslere burun çeke çeke derdini anlatıyordu ..
Heralde..
Sorsam da söylemez ki.. Bir ara gözleri buğulanır da yine de söylemez..
Tıpkı şu anda bana olduğu gibi..
Uzaklara gittiğinde
Burada, oralardan daha önce
Sabah,
Akşam,
Yemek vakti,
Uyku vakti,
Masal vakti oldu....
Orada bizden daga geç...
Bizim güneş oralara gitti...
Bizim iş saatleri oradakilerden önce başladı...
Önce bitti..
Geçtiğimiz hafta bunların hepsi
Bir kişi için bizim tarafa geçti...
Geçtiğimiz hafta....
Dört ay bazen uzundur bazen kısa..
Bazen tek bir “an”a bedel gibidir.
Heralde..
Bazen de iki yıl dört aya..
Geçer mi? Geçti mi?
Gerçekten mi?
O, en sevdiklerinin belki de yarısını orada bıraktı...
O, hayatında ilk defa yaşadığı değişik ama kucaklanabilen sevgiyi
Dört aylığına yaşadı..
Dört ay bir gün sonra yine uçaktaydı..
Şimdi buralarda kucaklayacak, alıp havalara atacak çok da hafif ve küçük kişiler de yok..
Etrafında sevdiklerinin diğer yarısı...
Hayatımda ilk defa bu kadar ayrı kaldım ondan..
Eksik kolla ayaşamak gibi değil de..
Cümlelerimin noktasızlığı oldu galiba bu ayrılık.
Noktasız bir cümle...
Geçtiğimiz hafta..
Annem döndü uzaklardan...
Babaannelik yapmaktan döndü..
Yumuk yumukluktan...
Uçakla çoook uzaklardan..
Bu yazının en sonuna yakışan da..
Artık cümlelerime yakışan da
İşte bu
Nokta
.

20 Ağustos 2007 Pazartesi

Yeni Nesil Aristo ve Platon

Yarım saat boyunca, 40km hızla, çevik bir yılanın dönüş hareketlerini arabayla takip ettiğimiz bir yolda etrafımızdaki güzelliklere biraz inanamayarak biraz da oradaki tarihi resmen koklayarak bir tepeye ulaşıyoruz. Tamam şimdi geldik, yok bak şu köşeyi döndük mü galiba geldik, yok yok bir sonraki tepe kesin bizi şehre çıkartacak diyerek artık kaçıncı “son” dediğimiz tepeydi hatırlamıyorum ama bir tepeye vardık ki.... Öyle bir tepeye vardık ki.... Önümüze seriliverdi o muhteşem maviliğiyle, muhteşem büyüklüğüyle Ege Denizi... “Nasıl? Bu kadar yolu geldiğinize değdi değil mi?” diyordu bize... Yazık ki şurada durup bir resim çekelim deme şansımız yoktu o dar yolda ama karıncalarla aynı hızda gittik diyebilirim o manzarayı kaybetmemek için...

*

Çok geçmeden tekrar dağların içine daldık. Bu sefer tepeleri daha saymadan pat diye Behramkale – Assos çıkıverdi karşımıza... Tarihin; “Sakın buradan ayrılma, seni bulduklarında medeniyetleri anlayacaklar” dediği taş yapılar, kaleler ve yürümesi zor ama en zevkli küçük taşlı yollar... Arabamızı park ettikten sonra o keyifli yoldan yukarıya doğru yürümeye başladık. Daracık yolların iki tarafında da, ya yerli halkın yaptıkları takıların, çanakların, çömleklerin, örgü işlerinin olduğu tezgahlara ya da Assos’un tarihini hatırlatıcı anı ve hediyelik eşya tezgahlarına, kilim tezgahlarına uğraya uğraya gidiyorduk. Biraz yaşlıca teyzeler, amcalar o güneşte bile gülümsüyordu bize. Hele iki teyze vardı... Armut, dağ kekiği, defne yaprağı, nane gibi kendi yetiştirdikleri, ürettikleri ne varsa getirmiş 1-2 milyona satıyorlardı... Fotoğraflarını çekmek istedik.. Pek gönüllü olmadılar ama gazeteci olmadığımızı anlayınca çekmemize izin verdiler. Bir tanesi anlatmaya başladı: “Bir gün gazeteciler geldi, fotoğrafımızı çektiler, ertesi gün mahallenin bebeleri bizimle alay koyuverdiler bir daha da istemedik fotoğraf çekilmeyi”..... Ah teyzeciğim :).... Haydi hayırlı işler dedik ve yokuşu tırmanmaya devam ettik.


Yokuşun sonunda Athena Tapınağı çıkıverdi karşımıza... Athena; Zeus'un kızı ve 12 Olimpos Tanrısı’ndan biri…Babası Zeus'un; kafasından silahlı ve elinde kargası ile doğmuş savaş tanrıçası… El işçiliği ve el sanatlarını koruyan tanrıça olarak da biliniyormuş. Mitoloji'ye göre kadınlara dokumayı o öğretmiş. Bu bilgi, yolda gelirken gördüğümüz o güzel kilimleri, el sanatları ürünlerini nasıl da açıklıyor! Behramkale ve çevresindeki halı ve kilim dokumacılığı, gelişmesini belki de Athena'ya borçlu. Peki bu tapınağın önemi nereden geliyor? Ankaik çağda Anadolu'da dor üzerine yapılmış tek örnek olması ve kabartmalı frizlerin bulunması nedeniyle büyük önem taşıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi bu bilgiler önünde birçok turistin bulunduğu beyaz açıklayıcı levhalardan:)


Tapınağın manzarası da bir o kadar harika! Edremit Körfezi’nin güzelliği, karşıda Midilli….


Tapınağın bulunduğu tepeden aşağılara doğru gidiliğinde bir antik tiyatro göze çarpmaktadır. Daha birçok alan (agora, stoa, nekrapol) gezilebilecek yerler arasındaydı fakat bizim vakit darlığımız nedeniyle bu bölümleri başka bir yaza bırakmak durumunda kaldık.


Tekrar aynı sevimli yoldan arabamıza geri döndük ve Assos’un içine doğru yola çıktık. Sevimli küçük evlerin, zeytinliklerin yanından geçerek zor da olsa bir yere park ettik ve acıkmış karnımızın sesine kulak verip denize küçük bir iskeleyle komşuluk yapan bir balıkçı lokantasına girdik.. Ne yediğimiz söylenmez ama oraya has, özel “sacda kalamar” spesiyallerini yedik, yedik, yedik ve mutlaka yemenizi tavsiye ederiz. :)


Biz iki midesine düşkün, Assos’a gelip oraya özgü dondurmadan da yemeden duramadık. Sanki bir orduya yetecek kadar şey yememişiz gibi..:) Dondurmanın sunuşu bizi cezbetmişti; külahları yaptıkları hamuru, yuvarlak halde bırakıp, arasına dondurmayı koyup servis yapıyoyrlardı. Ağzımız gözümüz dondurma olup maymunlar gibi dolaştığımız Assos gezimiz “Buralara daha sık gelmeliyiz!” şeklinde bitiyordu.


Dönerken Assos’un tarihini anlatan bir broşür elimize geçti..Aristo ve Platon buralarda dersler vermiş, felsefeyi buralarda yaymışlar… Felsefe derslerinde öğrendiğimiz bilgiler, “Bilgi nedir?” sorusunun aranan cevapları bizim ülkemizde yayılmış, öğretilmeye de devam edilmiş. Bu ne büyük bir misafirperverlik :)


Eh, tabii dönüş yolunda Burak oldu Aristo, ben de Platon, başladık felsefe yapmaya.. Düşündük de bu yolun da felsefi bir yanı olmalı, biz de hakkını vermeliyiz:)

15 Ağustos 2007 Çarşamba

Mütevazi Bozcaada

Çanakkale’nin peyniriyle ünlü Ezine İlçesi'nin Geyikli Köyü... Tam Bozcaada’nın karşısı... Adaya, o kadar yakın ki..
Birkaç senedir gidemiyorum ama çocukluğumun her yazı buralarda geçti diyebilirim. Bembeyaz kumu, inanılmaz soğuk denizi ve mütemadiyen esen rüzgarı vardır. Özlemişim ben de...Ankara’dan Çanakkale’ye kadar yolu şöyle böyle düzgündür diyebilirim ama viraj sevmeyenler için Ezine-Geyikli yolu biraz zorlu geçiyor. Ama en sonunda deniz karşınıza çıkınca mide bulantısı mulantısı kalmıyor insanda. Hatta yutkunamıyor insan bir müddet.

“Ne iyi yaptık da geldik!” dedi Burak... İçime sular serpildi çünkü onca yolu git git git bir de beğenmeyiverseydi... :)

Eşyalarımızı eve yerleştirdikten sonra dooooooğru denize.. Akşama doğru oraya vardığımız için güneş ne yakıyor ne de bizden kaçıyor... Birazdan da batışını izleyeceğimiz için sevinçliyiz ama önce denize girelim dedik.. Fakat inanılmaz soğuk bir denizi var Geyikli’nin... Denize girmek bir 10 dakikanızı alıyor desem inanın abartmış olmam. Girince de çıkmak gelmiyor insanın içinden o da ayrı :) Herşey suya atlayıverene kadar...

Güneşin batışını izlerken tüm Geyikli sahili sessiz.. Kimileri sevgililerini düşünür, kimileri uzaktakilerini, kimileri ise ellerinden tutarlar yanıbaşındakilerin. Sanki ayda bir kere güneş batıyormuş gibi herkes hevesle izliyor güneşin kırmızlarını, turuncularını, pembelerini, lilalarını...Adanın arkasından kayboluverince güneş sessizce, sahil boşalmaya başlar yavaş yavaş...

Geceleri adanın ışıkları pırıl pırıl, şıkır şıkır gözükür bizim evlerden...İskeleden saatli feribotları kalkar adanın, 25 dakikada geçiverirsiniz karşıya...Burak’la durur muyuz, biz de geçtik adaya... Feribot adaya yaklaşırken ihtişamlı bir kale beliriverir.

Tarihi yerleri gezmeyi sevenler için, böyle yerlerde eski enkarnelerinden bir parça bulan insanlar için eşsiz bir yer. Bozcaada’nın üzümleri ve şarapları çok meşhurdur. Bir de Ayazma isimli plajı...Tabii ki Rum evleri, şarap evleri, çiğ börekleri ve balıkçılarını da es geçemeyiz...Adanın sokaklarında çekilen “Güle Güle” filmini izlerken çok heyecanlanmıştım. Bu defa da o sokaklarda yürümek, bize kendimizi az da olsa artist gibi hissettirdi :)

İskeleden, isteyenler bisiklet kiralayarak, isteyenler arabalarıyla gidiyorlar adanın tam arka kıyısına.. Ayazma....

Yeşilin ve mavinin tüm renklerini denizde görmeniz mümkündür orada. Adanın tek esmeyen yeri ve incecik kumu olan yeridir burası. Denizi de; hani girersiniz denize de suyun boyunuza gelebilmesi için epey bir yürümek zorunda kalırsınız.. İşte öyle bir denizi var. Geyikli’nin denizine göre daha sıcaktır suyu, yüzmesi, dalması daha kolaydır burada.. Karnımız acıktığı zaman hemen plajın üst kısmında daha çok yola yakın yerinde küçük küçük lokantalar, cafeler var. Biz de Burak’la sevimli bir balık lokantasında deniz ürünleri yemeyi, tabii ki çiğ börekleri silip süpürmeyi tercih ettik. Ha bir de adanın cacıkları da bir başka oluyor, buz gibi, iri iri taneli....

Neredeyse tüm günümüzü plajda geçirdikten ve enfes yemekler yedikten sonra ada turu yapmaya karar verdik. Adanın her yeri bağ-bahçelerle dolu.. Dalından üzümleri kopartıp kopartıp göz hakkı derler ya bir güzel yedik..Yanımızdan bisikletliler geçiyor, arabalar geçiyor...


Akvaryum Koyu diye el değmemiş bir koyda durup fotoğraf çektik. İşte buraya da o fotoğrafı koyuyorum. Şimdi söyleyin bana, insan orayı bırakıp da nasıl dönsün?
*
Burak beni çekiştire çekiştire arabaya bindirebiliyor :) Adanın biraz daha arkalarında rüzgar türbünleri var. Bu türbünler sayesinde elektrik üretilip Çanakkale’ye gönderiliyor. Yanlarına gittiğimizde pervanelerin sesleri çok etkileyiciydi. Aslında insan ülkesinde böyle şeyler görünce hakikaten çok seviniyor. Bir çok turist adaya geldiklerinde mutlaka bu türbünleri görmeye geliyorlar. Bizim de göğsümüz kabara kabara gezmemiz bir komikti doğrusu :)


Artık dönme zamanı gelmişti, vapuru kaçırmamak için acele diyoruz... Şimdi bu adada bir butik otelimiz olsa ne kadar da güzel olurdu değil mi?
*
Çanakkale turumuza Asos, Behramkale ve Athena Tapınağı ile devam edeceğiz..
*
Not: Acun’u gittikçe daha çok kıskanmaya başladım, ne dersiniz?

Kalbim Ege'de Kaldı...

Ve sonundaaaa 15 gunluk dolu dolu tatilimin sonuna geldik.. Evim evim gerçekten güzel evim.. Susuz, musuz Ankaram... İnternet, kendi yastığım ve alıştığım iki kişilik krallar gibi geçen hayatım:)

Tatilin ilk günleri... Çanakkale-Ezine-Geyikli sahilleri ve
Bozcaada. Yıllardır tatile gittiğim Geyikli'ye bu sefer ilk defa Burak'la birlikte gittik. Tabii komşular için müthiş bir dedikodu zamanı:) Her akşam misafirler, damadımızı görmeye gelenler.. Bizimkindeki havalar:) Aman allahım..
Bilirsiniz Çanakkale tarafı çok rüzgarlıdır, bu sefer Burak rüzgarı esti Çanakkale'de:)
Oradan da Dikili sahillerine geçtik. Havalanma sırası bana geçti çünkü ben de ilk defa Burak’ların yazlığına gidiyordum
:) Oradan günü birlik Ayvalık, Cunda, Altınova…

Gerçekten çok eğlenceli ve dinlendirici bir tatil geçirdim. Kalbim, aklım, heveslerim Ege'de kaldı:) Böyle kısaca anlattığıma bakmayın. Tatilimin çeşitli zamanlarını ayrı ayrı yazılarda yazmak istiyorum, bu yazımın; hem koccaman bir merhaba, hem kısa bir özet, hem de doğum günü tebriklerim için bir teşşekkür olmasını istedim..


Herkese merhaba!

26 Temmuz 2007 Perşembe

Yolculuk Ege'ye


bir dostluk nasıl başlar?
bazen şap diye
bazen usulca, hissettirmeden
bazen zorla
bazen de bir bakmışız başlamış bile...
yüreğinize girmiş
pır pır,
gırgır,
tıp tıp...
havalara aldırmadan, suyumuz kalmadı yandık! demeden, üniversite mezunu olarak ya da olmadan, bunlara aldırmadan
yayan gider dostluk...
dostluğun kendisi kırılmaz,
aslında insandır kırılan!
dostluğun kendisi uçmaz,
aslında insandır havalarda uçan!
o kadar güzel dostluklar başladı ki hayatımda...
aslında hepsi yazar...
aslında hepsi kebap sever:)
bir de itiraf etseler!

ben bu dostlukları bavuluma koyup gidiyorum önce
çanakkale'ye...bozcaada'ya...
sonra
dikili'ye..
ege'ye.....

bütün dostlarıma hoşçakalın demek istedim..
şimdilik..

Mutlu...Ünlü.... Zeynep Ünlü Mutlu

12 Nisan 2007 Perşembe

melodika


cevaplanmayı bekleyen o kadar çok soru var ki...
yanıtları "flu" bende
bu soruları yüksek sesle sorunca birisi
cevabı iyice saklanıyor
sanıyorum tüketmek benim derdim
pek dert de değil ya
evet evet
tüketmek benim
konum.
bu aralar
sessizliği, düşünmeyi tüketiyorum
uykuyu tüketiyorum
yastığımı
yorganımızı
çocukların heyecanlarını tüketiyorum
sessiziliğimin nedeni tüketimimdir
bu geçerli bir neden midir?
sanmıyorum!
bu aralar bir taşın üzerine oturup
beyni mi de dışarı çıkartıp düşüncelerimi ayıklıyorum
bilgisayarların saniyede yaptıkları işleri
ben saatleri tüketerek yapıyorum
bunu isteyerek yapıyorum
ta ki içimdeki o düğmeyi bulup
ona basana kadar
zamanın olmadığı günleri tüketiyorum
inanın bazen hiç oturmuyorum
bazen hiç susmuyorum
bazen hiç utanmıyorum
bir tren geçiyor önümden
içinde paylaşımlar, sevdiklerim, az kaldı seviyorum galiba dediklerim
öğretiler
öğretilenler
öğrettiklerim
hala öğrenemediklerim
el sallamayı tüketiyorum
son durağa kadar yürümeyi istiyorum
sanırım bu arada
sabrınızı tüketiyorum:)
tüketmeyi denemediğim tek şey sevgi
buraya yazılar yazmasam da
bugün yeni doğmuş bir oğlak sevdiğimi paylaşmasam da
ilk kez bugün
genç anne olmak istediğimin farkına vardığımı
kocam hatta kendim dahil kimseye yumurtlayamasam da
sevgi dolu sitemi sırt çantama koyuyorum
ben bu aralara sırt çantamı
ve içindeki "an"ları tüketiyorum
fakat sesimi duymasanız da
inanın
sizi seviyorum

bu yazı aslında neşeli bir şarkı
sol minör
ya da fa
bir de öyle okur musunuz?

21 Şubat 2007 Çarşamba

Melike...


Bu aralar, daha önceden okumuşluğum olan kitapları teker teker yeniden okuyorum... Farkındalık denilen şeyin "farkına varmak" bu olsa gerek, sanki o kitapları okuyan ben değilmişim, komşu okumuş da bana anlatmış gibi... Fakat bu kitabı, "Işık Habercileri" 'ni yeniden okumamı sağlayan sevgili kayınvalidemi burada anmadan edemeyeceğim..
Melike anneye.....


"....... ama sonunda sevgi ve aşk meleğimi çağırdım ve aramızda şöyle bir konuşma geçti:


Ben:Teşekkürler!
Sevgi ve Aşk Meleği (SAM): Pekala, sen, seni gerçekten seven bir erkek istedin.
Ben: Fakat o bir böcek spreyi kullanıyor!!
SAM: Üzgünüm sen özellikleri belirtmedin.
Ben: Özellikleri belirtmek mi?? Bunu hangi noktaya kadar vardırmalıyız?
SAM: Uygun kişiyi kendine çekebilmeye yetecek kadar.
Ben: Dinleyin, sizlerin benim düşündüğüm herşeyi bilen varlıklar olmanız gerekmiyor mu?
SAM: Biz sizin ne düşündüğünüzü bilmenizi isteriz. Bu konuda çok net olmanızı isteriz. Aksi halde kendinize çektiğiniz şeyler esastan sapmış olur.
Ben: Her halde bana bir şempanze ya da benzeri bir şey göndermediğiniz için şanslı olmalıyım.
SAM: Başa dön ve gerçekten istediğin bir erkek üzerinde meditasyon yap. Onu gör, onu hisset ve onu çağır! Biz mesajı alacağız.
Ben: Mesajı onun almasını sağlayın olmaz mı?
SAM: İzci sözü.
Ben: Parmaklarını çaprazlamışsın!
SAM: Oh, fark edeceğini düşünmemiştim.
:) ......."

Şakacı melekler.. bu akşam bizdesiniz vallahi bırakmam:)

hepinize bol melekli günler ve kocaman sevgiler....

2 Şubat 2007 Cuma

KULAĞIMDAKİ MİSAFİR




işte yine kar yağdı bahçemize...
içimdeki “tik-tak” attı beni dışarıya
şubat tatilinde çocuklar kadar
çocuk ruhlu öğretmenler de kar yağsın istermiş meğer...
posta kutumuzun altına,
hiç karşılaşmadığım postacı için
havuç burunlu bir kardan adam yaptım.
belki artık faturadan başka şeyler de getirir çantasında...
kar mırıldanmaya başladı..
sen yazıyor musun mektup başkalarına,
neyi bekliyorsun allah aşkına?
fısıldadı... do minör
“Bugün, özellikle bugün dürüst ol.”
hık mık oldum bakındım sağa sola…
dedim ki heralde
kar kaçtı kulağıma….

silver da ıslanmış, saklanmış karlar altına..
sileceklerini dikmiştik dünden havaya,
parmak kaldırıyor gibi
sanki kalkacak tahtaya
başlayacak kar lastiklerini anlatmaya
o anlata dursun ben başladım yürümeye
beş yüz metre ilerideki büfemize
yeni çocukları oldu büfecimizin
belki de ilk karı yağdı bebeklerinin
o belki eve nasıl döneceğini düşünüyor
ben de doğalgaz almaya gitsem mi diye...
ne vardı kartlı sisteme geçecek derken iç sesim,
kar “Şşşşiitttt!” diyor söylenme, bak şurdaki kediye
kediden korkarım ölesiye
girmiş bir arabanın altına
ısındığını sanıyor orada
korkarım ben oysa...
ben onun belki 50 katı...
ama onun da ayak sayısı benimkinin iki katı
uzatma! Dedi kar
fısıldadı re minör…
“Bugün, özellikle bugün tüm canlılara iyi davran.”
bir yerden tanıdıktı bu laf ama…

rahatsız etmeden kediyi
yürümeye başladım gerisin geri
gelirkenki ayak izlerimi buldum
onların tam yanına basarak gittim
çocuklar gibi
belki de eve dönmek istemiyordum onun için..
belki de biri beni takip ederse şaşırsın dursun diye...
derken bir araba kornası
hoplattı yüreğimi
bu havada hızlıca gidiyordu
sanki ferrari
diyecekken ben yine kar konuşmaya başladı aniden
“Bugün, özellikle bugün öfkelenme”
su seferki “sol”den…

fessuphannallah bile demeden
çekildim yoldan kaygan kaldırıma
usulca
ya ezilseydim diye düşünsem mi düşünmesem mi derkeeeennn
dur dedim kar, konuşma!
“Bugün, özellikle bugün endişelenme.”
deyiverdik karla aynı anda
hoppalaaa…

kar bana bir ders vermişti
benim için bir başlangıç iken,
şimdi de kulağımdan girip
müzisyen olmuştu
sahi meşhur muydu?
benim duvarımda posteri yoktu
ama
kar da sevgi de aynı yerden gelmiyor muydu?
penceremden bakınca
ince ince mırıldanıyor yine bana…
şükrederim ki
kar içimde
bir hediye gibi saklanmakta….



ZEYNEP

12 Ocak 2007 Cuma

Geçtiğimiz Yedi Koskoca Gün

Bu hafta...

Barıştım!
Bugünün tarihi ile sevgili arkadaşlarım "ütü" ile barıştım! Onun da sürekli aynı işi yapmaktan sıkıldığını, boş vakitlerinde kırıştırmayan çamaşır makinelerinin icat projelerine kafa yorduğunu, kendisini icat edeni bir bulursa neler yapacağının listesini çıkardığını, gömleklerin kimseye yakışmadığını, Havva ile Adem'in ne kadar uygar insanlar olduğunu düşündüğünü anladım!
Ölümüne kankayız!



İnandım!
Yaradanın nasıl da yok ettiğine inandım.
Eşimin şu an annesinde yaşayan sevimli köpeği Gofret'in yuttuğu plastik topun, 4 gün boyunca, beklediğimiz yerden ve daha nice çıkabileceği yerlerden çıkmadığında; buna gerçekten de inandım!


Seviştim!
Sabah sınıfa gelen tatlı kız öğrencilerimden birinin "Öğretmenim, biz annemle sevişiyoruz. Yani çok sıkı sarılıyoruz!" demesiyle tüm çocuklarla seviştim!


Öğrendim!
Bu hafta kendime biraz daha fazla vakit ayırınca, karşıdan gelenlere sevgimi gönderdiğimde geri dönüşünün ısısını hissettim. Üstüne gitmeyi öğrendim.

Utandım.
Bu hafta Tofu yazılarını aksatınca çok utandım:)


Unutmadım!
Her gün mutlaka kendime gülmeyi, rejimde olan kocamdan çikolataları kaçırıp kaçırıp kendim yemeyi, bir ışık olduğumu, olumlamalarımı, pot kırmamayı, ütüme göz kırpmayı, yemekleri reikiyle yapmayı, bir yeri toplarken diğer bir yeri mutlaka dağıtmayı unutmadım!

Vallahi!

5 Ocak 2007 Cuma

içten bir merhaba


Herkese merhabalar,
Biraz geç ama içten bir merhaba oldu bu.. Yazılarınızı okumayı ve arada sırada da yazılara tuz ve biber olmayı çok isterim. Tam olarak da hangi yazıyla başlamalı bilemedim ama işte ilk olarak bunu seçtim..

"Büyük bir amaç, olağan üstü bir plan sana ilham verdiğinde, tüm düşüncelerin bağlarından kurtulur; zihnin sınırlarını aşar, bilincin her yöne doğru genişler, kendini yeni, büyük, harika bir dünyada bulursun. Uyku halindeki güçler, yetenekler ve özellikler canlanır, rüyalarında bile göremeyeceğin kadar büyük bir insan olduğunu anlarsın"
Patanjali

Bütün amaçların gerçekleşmesi, bizleri mutlu etmesi dileğiyle...

mutlu çakıl taşları
(Burcu'ya teşekkürlerimle)