Fatih Mika/ Saman üstünden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fatih Mika/ Saman üstünden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2008 Salı

Tatile Giderken


Birilerimiz coktan tatilden dondu, ama benim gibi ( yarin) hala gidecek olanlariniz vardir. Giderken yasayan duzenimizin yasamini devam ettirmek her zaman kolay olmuyor. Bu yasayan duzenimizin icinde evdeki kuslarimiz, kedilerimiz ve ciceklerimiz var. Kuslarin uzun sure evde sag salim kalmalarini saglayan sistemlerim de var. Fakat bugun her evde olan bitkilerin tatil suresince sag kalmasini saglayan su sisteminden bahsedecegim.

Bu sistem balkon dahil butun alanlardaki cicekler icin uygulanabilir. Gerekli malzeme sadece elbise torbalarina benzeyen sefaf plastik torba. Torbanin buyuklugune gore icine birden fazla saksi koyabilirsiniz.

Bu sistem bitkinin bulundugu ortamdaki suyu kaybetmemesi uzerine kurulmustur. Buharlasan su torbanin uzerinde tekrar kati su haline gelip torbanin dibine inmekte ve toprak tarfindan emilmektedir.

Iyice suladiginiz cicegin saksisini naylon torbanin icine yerlestirin. Torbali saksiyi saksi altliginin uzerine koyun ( saksi altligi hicbir zaman torbanin icinde olmamali. Cunku buharlasip geri donen su saksi altliginin disinda kalip bitki tarafindan tekrar kullanilamiyor.)

Naylon torbanin orta kisimlarina bir cm. kare capinda uc-dort delik acin. ( Bu delikler bitkinin hava almasini sagliyor ve icerde mantarlarin olusmasina engel oluyor.)

Eger bitkinin kendisi naylon torbayi dik tutamiyor ise, torbayi ust kismindan bir yere baglayin.

Bitkilerinizin (balkonda ise) gunesi dogrudan almasini engellemek icin golge yapacak hasir ve benzeri malzemeler kullanin.

Bu su sistemi ile cicekleriniz iki-uc hafta sorunsuz yasayacaklardir. Benim bes hafta yasattigim ciceklerim dahi oldu. Yukaridaki fotograflar uc haftalik bir tatil donusunden sonra cekilmislerdir.

Fatih Mika 29 Temmuz 2008 Roma

18 Temmuz 2008 Cuma

Sinou

Sinou

Kızgın ağustos güneşinin, poyrazın Karadeniz’den sürüklediği berrak serin suları henüz ısıtamadığı; daha utanmayı öğrenemedikleri için kızaramamış kırlangıç balığı yavrularının, mavi-yeşilli yüzgeçleri ile şeffaf suların çırpıntılarının, denizin dibindeki kumların üzerinde ışıktan yaptığı kıpır kıpır ebruların arasına gizlendiklerini sandıkları; tekir balıklarının, bir kadının dolgun göğüslerindeki inci bir kolye gibi dağılıp dağılıp toparlandıkları, beyaz bıyıkları ile kumları karıştırarak yiyecek aradıkları bir yaz sabahı.

Ben, ilkbaharda altlarını laciverde, üst kısımlarını maviye boyadığımız; küpeştelerine beziryağı ve vernik çektiğimiz kayığın; iskarmozuna yağlı kayışlarla bağlanmış kürekleri gıcırdatarak ağır ağır çekiyorum. Havada sadece kayığın yardığı dalgalar ile küreklerden damlayan suların sesi var. Üzerimizde martılar dolaşıyor. Sinou yanıbaşımda kulaç atıyor. Hedefimiz Menekşe’den Kalinora Burnu’na kadar gidip gelmek. Aşağı yukarı beş kilometrelik bir mesafe bu.

Suları kulaçlıyan Sinou’nun terleyen sırtı artık su tutmuyor. Yuvarlak su taneleri bronzlaşmış derisinin üzerinden kayıyorlar. Sinou suların içinde neler görüyor, aklından neler geçiyor bilmiyorum.

Sonra dönüp Haylaf Plajı’nin duvarlarından karides süzeceğiz. Atatürk Köşkü’nun önündeki kırmalıkların üzerine sandalı demirleyip, pirçon zogalarımızın kurşunlarının üzerini çakı bıçağımız ile temizledikten sonra civa ile parlatacağız. Yem olarak karides taktığımız parlak pirçonu denize, masallar dünyasının balıklarına atacağız. Biz hep büyük balıklar, iri karagözler, eşkinalar, mercanlar düşlerken; karideslerimizi kuçüçük izmaritler çalacaklar. Ama akşamüstü kayıkhaneye dönerken yinede elli parça ispariyi, birkaç iri istavriti livara koymuş olacağız.

Anılarımız, çoktan hücrelerimizde erimiş elle tutulamayacak kadar uzak, fakat yalan olamayacak kadar da yakınlar. Biz Taksim’in göbeğinde Sinou’nun dört duvar arasındaki bürosundayız. Ben e-maillerimi kontrol ediyorum, o otelin çalışanlarına bordrolarını imzalatıp maaşlarını ödüyor. Bir ara “Fatih çıkalım” diyor. Eski İstanbul apartmanlarının döne döne inen dar merdivenlerinden inmek için koluma giriyor. Benim gözlerim yaşarıyor. Ağırlaşan saçlarımız, fazla kilolalarımız, dört duvarlar arasına sıkışan hayatlarımıza aldırmıyorum da; bir merdivenden bile tek başına inemeyen, gençliğimizden bu kadar uzaklaşmış vücutlarımıza katlanamıyorum.

Harun ısrarla telefon ettiğinde benim ikinci göz ameliyatımı merak ettiğini sanıyor, biraz sonra eve dönünce “ben ararım” diyor telefona cevap vermiyorum. Ama mesaj hemen yetişiyor “Şinasi’yi kaybettik”. Donup kalıyorum. Azizi kaybettiğimizdeki gibi hıçkıra hıçkıra ağlayamıyorum.

“ne diye korkalım ölümden

ölüm yaşayacaklarımızı alabilir

yaşadıklarımızı değil “

Sinou ile, bir kısmını TOFU’da da yazdığım ( daha da yazacağım bitmez tükenmez) anılarımız; kuşlarla, balıklarla, denizle, politika ile, kavgalarla birlikte geçirdiğimiz kırk yıllık arkadaşlığımız var.

Güneş ile MSN’de yazısıyoruz. “Fatih Ağbi, önümüzdeki çarşamba günü babamın evini boşaltacağım, özellikle istediğin bir şey var mı?” diye soruyor. Gözümün önüne Şinası’nin evi, eşyaları, duvarlarındaki benim gravürlerim, iki kuş kafesi. Sinou’nun öldüğünü öğrendiğimde aklıma ilk gelen iki kuşu. İşte gurbet bazen böyle bir şey, o kuşları alamayacağımı, onlara bakamayacağımı biliyorum. Ağlamaya başlıyorum. Gözyaşlarım bilgisayarın tuşlarının üzerine düşüyor. “Güneş, bana varsa balık takımı sandığını, olmazsa bi iki zoga, biraz misina ayır” diyorum.

Roma 14 Temmuz 2008

27 Haziran 2008 Cuma

Yirmi Yıl Önce


Uçak Yeşilköy’den poyraza karşı havalanırken neden bilmem ben “A”dan başlayarak harfleri sayıyordum. Hosteslerin yavrusu düşmüş serçeler gibi telaşlanmalarından, uçağın yazı mı tura mı geleceği belli olmayan taklalarından düşüyor olduğumuzu anladım. Tam “Ğ”de idim. Artık bazı harfleri atlamam gerekiyordu. Ama “Z”ye kadar gelip gelmediğimi anımsamıyorum. Uçak düşmüştü.

Ayıldığımda ameliyat masasına yerleştiriyorlardı. Yandaki ameliyat masasında karnı mezgit balığı gibi açılmış bir adamı etrafında midye ayıklar gibi bir sürü insan ameliyat ediyorlardı. Karşımda ise üzerine yeşiller giymiş kaptan pilot sanki ikinci bir kazanın hazırlıklarını yapıyordu. Uçaktaki onaltı yolcu, kaptan pilottan hiç de aşağı kalmayan yeşil giysileri ve kaynağını nereden aldıklarını kestiremediğim bir güç ile etrafımı sarmışlardı. Sanki aynı uçakla düşmemiştik. Birisi ağzımda takma dişim olup olmadığını sordu., bir diğeri iğneyi koluma bastı.

Musalla taşından tek farkı, sol kolunuzu enlemesine uzatabileceğiniz kol kadar bir çıkıntının olduğu ameliyat masasının üzerini musalla taşının ki gibi parlak öğlen güneşi değil; muhallebi kasesi gibi bir yığın lambanın dizildiği kocaman bir avize kaplıyordu. Sol kolumu o çıkıntıya bağladıklarını anımsıyorum, ama ayaklarımın ve vücudumun bağlı olduğunu ancak narkozu ağzımdan çıkardıklarında farkettim. Damağımı haftalarca kurutan narkozun ne olduğunu şimdi bile anlatmam mümkün değil. Fakat narkozu vermeye yarayan o ekmek bıçağı sapına benzeyen alet yok mu, onu hiç unutamayacağım. Zaten ağzımdan çıkarırlarken kendime geldim. Bir tekniker kız ameliyathane de çalışan biri değil de Yüksekkaldırım'da müşteri çağıran kadınların edası ile “Kızları düşündün di mi?” demez mi? Hemen yanıt vermeyi o kadar istediğim halde halsizlikten beceremedim.

Ameliyathaneden çıktıktan sonra yolda Emine Hanım Teyze’yi gördüm, elbette sevindim. Fakat yine de limonatacıların, mısırcıların, ekspres piyango bileti satanların arasında görünce şaşırdım. Şunu da atlamadan hemen söyleyeyim, limonata içmek ve patlamış mısır yemek içimden geldiği halde ekspres piyangoya hiç ilgi duymadım. Bunu nasıl yorumlarsın bilemiyorum. Belki de limonata içmek ve patlamış mısır yemek için ekspres piyangodan ikramiye kazanmama gerek yoktu.

Emine Hanım’ın çok üzüldüğünü, yorulduğunu ve ameliyatın sonuna kadar bekleyeceğini biliyordum. Eğer işler yolunda gitmese idi kabak Emine Hanım’ın başına patlayacaktı; ve o zaman üzülme olanağım olsaydı duyabileceğim en büyük üzüntüyü Emine Hanım için duyardım. Biz kendi ellerimiz, kafamız ve ayaklarımızla bir yerden bir yere zor gideken; kendi elleri ve ayakları ve kafası ile bir yere gidemeyen adamı paketleyip ülkesine göndermek kolay bir iş olmayacaktı.

Yumurtadan yeni çıkmış sığırcık yavruları gibi halsiz ve çıplak; ve mezbahada yeni kesilmiş etlerin ki gibi anlamsız bir titreme ile ağır-bakım odasına geldiğimde, artık herşeyin başının direnmek olduğunu anlamıştım. Ertesi sabah ayaklarımın üzerine diktiklerinde kırılmış kabuklu sümüklüböceklerle bir defada iki kayabalığı yakaladığım çocukluk günlerimdeki gibi sevindim, ama bozuntuya vermedim.

Bir sabah kontrolunda doktor bir problemim olup olmadığını sorunca “Sağ böbreğim ağrıyor” dedim: Doktor hiç gülmedi. Biraz sonra bir hemşire bir sarımsak, bir de soğan getirdi; soğanı sağ, sarımsağı sol omuzuma bağladılar. Bunu niçin böyle yaptıklarını anlamamamla birlikte, halimden şikayetçi de olmadım. Tam tersi; tatsız , tuzsuz ve lezzetsiz serumlara biraz tencere yemeği, biraz cacık havası kattıkları için her ikisine de minnettarım. Her ikisini de birer anı olarak saklamayı çok istememe rağmen filizlenmeye başladıklarında hastahanenin bahçesine dikmesi için bir hemşireye verdim.

Bu arada birde tıp konusunda ki düşüncelerim değişti. Hastahaneye yatmadan önce tıbbı bir bilim olarak kabul etmiyordum. Binlerce çeşit insanın bulunduğu bir dünyada tıbbın evrensel kurallar yaratmasının mümkün olmadığı kanısındaydım. Fakat şimdi öyle düşünmüyorum. Çünkü vücut ısısının 37°C den sonra her insan için yüksek olduğunu, insanların önceden numaralandırılmış normal, alçak yada yüksek basınçlarının olduğunu öğrendim. Şimdi tıp bilimine olan inanç ve güvenimden ben de kendime bazı tıbbı aletler almaya karar verdim. İlk aklıma gelenler bir derece, oksijenli su, tentürdiyot, gazlıbez ve yara bandı. Yara bandlarının banliyö trenlerinde satıldığını daha önce görmüştüm, diğerlerini nasıl elde edeceğimi bilmiyorum fakat hastahanede güvendiğim bir doçent var ondan yardım isteyeceğim.

Tüm insanların bu arada bazı doktorların da insan sağlığı konusunda hiçbir şey bilmediklerini de öğrendim. Bu insanların tümü birden şimdi öteki böbreğime dikkat etmem gerektiğini söylüyor. Sanki iki tane kalbim varmış gibi.

Yurtta ki arkadaşlarımın benim ameliyat olduğum cuma gününden itibaren beş gün süre ile yemekhanede böbrek yemediklerini duyunca bunun bir dayanışma biçimi olduğunu düşünerek önceleri çok duygulandım. Ama şimdi bunun bir dayanışma biçimi mi? Yoksa analiz sonuçlarının gelmesi ile bir ilgisi olup olmadığı konusunda net bir karar vermiş değilim.

Ama yıllardır beslediğim güvercinler o kadar vefalı çıkmadılar. Analiz sonuçlarının geldiğinin ertesi günü onları hastahanenin çöplüğünde birşeyin etrafında üşüşmüş gördüm (içlerinde kırmızı kanatlı bir mısıri de vardı). Önce üzüldüm, sonra onlara hak verdim. Çünkü hayat vefakar olmak için değil yaşamak içindi.

3.temmuz.1988 Sarayevo
Ameliyat olduktan 5 gün sonra yazmışım.

30 Mayıs 2008 Cuma

ANTICO CAFFE GRECO

Akademi tam iki metro durağının arasında kalıyor. İspanya Merdivenleri Durağı’nda inip meydanı geçince başlayan dar sokaklar, kış aylarının karanlık sabahlarında hiç içimi açmıyor. Ben, Flaminio Durağı’nda inip, geniş Piazza del Popolo Meydanı’ından geçmeyi yeğliyorum. Sabah pusunun içinde erimiş ince selviler, büyük şemsiyeler gibi fıstık çamları, büyük mermer haykeller, aslanlarının ağzından havuza doğru akan suların aksine yukarıya doğru yükselen Mısır obeliski içimi ferahlatıyor. İçinde yaşadığım hikayeyi sanki daha iyi görmemi sağlıyor.

Meydandaki ikiz kliselerden, sanatçılar kilisesinin önüne tost ekmeklerinin kabuklarını kimin koyduğunu hiç bir sabah görmememe rağmen, ekmeklerin başına üşüşmüş güvercinleri her sabah kahvaltılarında birbirleriyle didişirken yakalıyorum. Aynı kahvaltıya katılmak için aralarına giren martılar, didişme sahnelerinin ertelenmesine neden oluyorlar. Kahvaltısını erken bitiren bir martı heykellerin arasındaki kişisel havuzunda çırpına çırpına sabah banyosunu yapıyor.

Gabriel Garzia Marquez’in “Yüz Yıllık Yalnızlık’ındaki gibi hiç bitmeyecek sandığımız yağmurlardan sonra Roma’yı birdenbire afa sıcakları kuşatıyor. Kızgın güneşin altında geniş Piazza Del Popolo’yu geçmeyi artık gözüm almıyor. Metrodan İspanyol merdivenleri Durağı’nda inip, Roma’nın en pahalı dükkanlarının bulunduğu gölgeli dar sokakların tadını çıkara çıkara akademiye gidiyorum.

Metrodan inip meydana girince süslü paytonların atlarının ağızlarındaki gemleri çıkarılmış, yem torbalarındaki yemlerini yerken buluyorum. Meydanı geçip Via della Croce’ye girince henüz açılmamış büyük mağazaların ve sabah müşterilerini ağırlayan barların kapılarına övünerek yazdıkları kuruluş tarihlerini okuyorum. İleride aslanağazı sokağının köşesindeki çiçekçi bu sokağın adına çok yakışıyor. Vazolarda aslanağazı çiçekleri olmamasına rağmen; beyaz zambaklar, kırmızı güller, pembe şebboylar vazolarının içinde müşterilerini bekliyorlar. Kırmızı şekayıklar ise sanki aruz vezni ile divan şiirleri okuyor.

Az ilerideki küçük balıkçı dükkanında balıklar tezgaha yerleşmiş bile. Levrekler, çupralar, mezgitler; küçük dükkana sığamayacağı için kılıcı kesilmiş bir kılıç balığı. Baliklara bu kadar yakin denize bu kadar uzak olmak beni hüzünlendiriyor. Icimden Ozan’a “gel seninle yer degistirelim” diyorum.

Angelo Sagnelli “Fatih seninle 'Antico Caffe Greco'da uydudan ve bazı şehirlerde kablolu yayın yapan Uluslararası SKY TV için bir ropörtaj yapmak istiyorum ama bir Türk şairinden de bahsedeceğiz bana bir isim önerebilirmisin?” Diye sorunca önerisini hemen kabul edip, şair olarak İlhan Berk’i öneriyorum. Şiirleri, Deniz Özdoğan Tükçe okuyup anında sıcağı sıcağına tercüme edecek.

Roma’da kuşların yuvalarını, yabani çiçeklerin gizli gizli açtıkları harabeleri bilen ben “Antico Caffe Greco”yu bilmiyorum. Telefonda Angelo Sagnelli bana “28 Mayıs’ta saat 10.30’da Caffe’de buluşalım TV ekibine haber verdim” diyor. Bana adresi tarif ederken telefonda gülümsediğini hissediyorum.

İspanyol Meydanının hemen karşısındaki pahalı mağazaların ve aynı zamanda “pahalı” kelimesinin arasına sıkışmış 1760’ta kurulmuş bu müze kahveyi daha önce bilmediğim için utanıyorum. Gerek içindeki tablolar ve sanat eserleri ve burada buluşup konuşan, tartışan ünlü sanat adamlarının anılarıyla bir bakıma bir sanat tapınağı burası. Ben de en son müritlerden biri olarak bu tapınağa damdan düşüyor, bu tapınağın tarihinde bir nokta bir virgül olarak yerimi alıyorum.

Daha bir kaç gün önce tanıdığım tiyatro sanatçısı Deniz Özdoğan, bu alel acele organize edilen programa katilmayi kabul edip İlhan Berk’in şiirlerini sevgi ve beceri ile okuyup anında sıcağı sıcağına İtalyancaya çeviriyor.

“Yeni yeni anlıyorum
Her şey şu gecelerin içinde oluyor
Aydınlığa her şey hazır çıkıyor
Su geceleyin yürüyor dikkat ettim
Geceleyin biz uyurken ağaçlara

Hiç unutmam bir gün geç vakit
Tam benim geçtiğim zaman rastlamıştı
Büyüme saati bir ormanın
Şöyle iyice dinlesem sanırım artık
Bütün ormanları büyürken duyarım

Beni beklemişler kardeşciğim
Beni bu ağaçlar, nehirler, gökyüzü
Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini
Bir kere girdikten sonra şiirlerime
Bilmişler bir daha ölmeyecklerini

İLHAN BERK”

Fatih Mika 29 Mayıs Roma

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Dirsek Teması

1 Mayıs günü 17.55 uçağı ile Roma’dan İstanbul’a hareket ediyorum. Üçlü koltuğun öteki ucunda sarışın Amerikalı bir genç kadın oturuyor. Eline aldığı gazeteler içinde Zaman Gazetesi de var. Beyrut’a gidiyor. İstanbul’a uğramadan edememiş.

-Daha önce kaldığım otelde yer yoktu, ama gel dediler. Olsun, koltukta da sabahlayabilirim.

Biraz arapça biliyor. 12 yıldır Roma’da ingilizce öğretmenliği ve gazetelere tercümanlık yapıyormus. Osmanlıca kokan Zaman gazetesinin isminden başlayarak, içindeki tanıdığı arapça kelimeleri bulması zor olmuyor. Bana gravürün nasıl yapıldığını anlattırıyor. On bin metre yükseklikte gravür dersi veriyorum. Lodos’a karşı inecek uçağımız Karadeniz’den başlayarak Boğaziçi’nin üzerinden Yeşilköy’e doğru alçalıyor. Mavi bogazici, kopruler, sonra sehrimin camileri gözüküyor. Benim gözlerim Taksim Meydanı’nı arıyor.

Cemil Usta, Taksim Meydani’nda zemin katındaki dükkanında çerçeve yapıyor. Sohbet etmeyi çerçeve yapmaktan daha fazla seviyor. Hopa’da atmaca avlamaya çıkıyoruz. İşe danaburnundan başlamak gerekiyor. Yakaladığımız danaburnunu kapancaya koyup alacakuş yakalıyoruz. Alacakuşu bağlayıp düz bir sopanın üzerinde durmaya alıştırıyoruz. Atmaca çırpınan alacakuşa saldıracak. Alaca kuş atmacayı görünce korkudan kıpırdayamayacağı için atmacayı görmesin diye gözlerinin üzerini meşin ile kaplıyoruz (atgözlüğü gibi).

Yüzlerce metre yüksekten yeşil otun üzerindeki yeşil kurbağı görebilen atmaca is rengini göremiyor. Ağı is rengine boyuyoruz. Alacakuş, kıpırdattığımız tüneğe konabilmek için çırpınıyor. Atmaca kanatlarını sıkıp, alacakuşa dalıyor. Ağa on metre kala ağı görüyor. Fakat bütün bu durma çabaları sadece ölümcül bir dansa dönüşüyor. Kuyruk tüyleri kanat teleklerine, pençeleri ense tüylerine karışıyor, ince tüyler yönlerini şaşırıp titreşiyorlar. Güzelim keskin, kararlı gözler, sonbahar renkli tüyler, ayakkabıcıların falçataları gibi keskin gaga ağa dolanıyor. Hemen gidip alıyoruz. Bizim aradığımız rastgele bir atmaca değil. Tüyek (yaşli kuş) ise hemen salıyoruz. Tüyek kuş göç yollarını biliyor. Tüyek kuş avda kaçıyor. Erkek atmacalar ise iki avdan sonra yorulup nefes nefese kalıyorlar, bu yüzden bu yılın yavrusu olsa bile erkek atmacaları da salıyoruz.

Hopa’ya 60’li yıllarda körfez ülkelerinden arap şeyhleri lumuzinlerle adamlarını gönderip şahin toplatıyorlar. Cemil Usta’nın amcası atına binip yemyeşil Yavuz Sultan Selim Dağı’na çıkıp onlara şahin tutuyor. Şimdi devlet yasakladı . Artık atmacalar, şahinler Kafkaslardan gelip Mısır’a kışlamaya dümdüz gidiyorlar. Aslında Türkiye’de av için kullanılan atmacalar bıldırcın sezonu bittikten sonra serbest bırakılıyorlar. Atmacanın adı, atmacanın avlanacak kuşun üzerine atılmasından geliyor.

Cumartesi günü Osman’a gidiyorum. Osman ünlü bir holdingte üst düzey bir yönetici. Ortak yanımız sanat ve güvercinler. Osman Bağdat Caddesindeki güzel evinin terasına yaptığı kümeslerde Sırp yüksek uçucuları besliyor. Çay içip güvercin uçuruyoruz. Güneşten yüzüm yanıyor.

-Dün üç tanesi geri dönmedi , atmacaya çok kuş kaptırıyorum. Özellikle göç zamanı İstanbul üzerinden geçen yırtıcı kuşları bizim güvercinler ile besliyoruz.

Şahinden yaralı bir şekilde kurtulmuş bir güvercini görünce üzülüyor “Ben olsam bu kuşu artık uçurmam” diyorum.

Karşı damda Bursa güvercinleri uçurmaya başlıyorlar. Apartmanın kapışıcısı besliyormuş. Bir uçaktan atılmış siyah-beyaz fotoğraflar gibi Bursa güvercinleri göğü kaplayıp taklalar atmaya başlıyorlar. Arka damda beyaz bir Mardin güvercini görüyoruz. Sinan hemen arkadaşı kapıcıyı cep telefonundan arayıp kordinatları veriyor. Bu farklı kesimlerin insanlarının bir güvercin sayesinde de olsa dirsek temaslarını kaybetmemeleri, dost olmaları hoşuma gidiyor. Kavga ettiğimiz, kızdığımız insanların hep kendimizden ayrı yanlarını görüyoruz. Oysa bir gün, aynı demli çayı sevdiğimizi: aynı çiçekleri kokladığımızı; aynı küfürleri; aynı havayı soluduğumuzu bir anlasak belki hepimiz daha hoşgörülü, dünyamız ve ülkemiz daha güzel olacak.

Galericim beni bir şarap partisine davet ediyor. İrem’i arayıp “Gelmek isterrmisin?” Diye soruyorum. İrem “Neden olmasın.” diyor. Saat 19.00’da Galatasaray Lisesi’nin önünde buluşmak üzere sözleşiyoruz. İrem ile sözleştiğimiz saat 19.00’da Galatasaray Meydanın’da göstericiler; Galatasaray Lisesi’nın yeşil kapısının önünde kalkanlı, coplu, gaz maskeli, gözyaşartıcı bombalı polisler var. Aralarına girip İrem’i bekliyorum. Neyse İrem tam zamanında geliyor.

Şarap partisi kalabalık. Her taraftan İtalyan şarapları ikram ediliyor, mezeler de İtalyan mezeleri. İrem et yemediği için mezelerde zorlanıyor. Ciğ kalamarın önündeki garson çiğ kalamara uzandığımı görünce “beyefendi bu çiğ “ diye uyarıyor. Sanki servis yapmak için değil servisi engellemek için oraya konmuş. Ben kalamarların ve pilavın siyah sosundan dudaklarım simsiyah oluncaya kadar çığ kalamar yiyorum. Ahmet Bey tiyo alıyor. En kaliteli şarabın kapıdan en uzak noktada olduğunu öğreniyor. Garsondan istiyoruz, getiriyor. Önce itici gibi gözüken bir kadın dergisinin yazarı Serhat Bey nereden buluyor ise gidip kendisi için kocaman dana biftekleri buluyor. Haddimizi bilip şaraba dur dedikten sonra, galericime ve bu geceyi düzenleyen eşine teşekkür edip kapıya doğru yöneliyoruz. Kapıda bize ahşap sandıklar içinde ikişer şişe şarap daha hediye ediyorlar.

Betül’ü sergime davet ettiğimde, açılışa gelemeyeceğini ama cuma günü gelmek istediğini söylüyor. Cuma günü galeriye doğru giderken İtalya’dan aldığım telefonumun gümrük işlemlerini yaptırmadığım için telefonumun kilitlendiğini fark ediyorum. İstanbul’daki son günümde hiç bir dostumla haberleşemeyeceğim düşüncesi dünyami karartıyor. Galericim bana kullanmadığı bir telefonunu veriyor. Betül’e telefon edip beni arayıp aramadığını soruyorum. Galeriye doğru yola çıktığını söylüyor. Böylece Tofucanlardan Betül’u de tanımış oluyorum. Birden Betül’e İtalya’dan getirdiğim çiçek tohumlarını ve çiçek kurutma aletinin vidalarını evde unuttuğumu fark ediyor üzülüyorum. Sonra bir Tofucan daha fazlalaşacağımızı fark edip seviniyorum. Nasıl leylekler yeni Tofucanlar getiriyorsa belki de postacılar da çiçek tohumlarını Betül’e ulaştırırlar diye avunuyorum.

Pazar günü Eren telefon edip daha önce planladığımız yemeğe yetişemeyeceğini söylüyor. Bu yemek İstanbul’daki son akşamım Cuma’ya kalıyor. Beni Istanbul’un meyhanelerini gezdiren Eren’e hic olmazsa bir gravür götüreyim diyorum. Evde orta boy çerçeveli tek gravür “Goya’ya Saygı adlı Desnuda”. Kaldığım evde çıplak kadını şaracak ne bir poşet, ne de bir parça kağıt var. Çerçevenin üzerini iki katalog ile kapatıp Desnuda’yı koltuğumun altına koyup yola çıkıyorum. Otobüste yanıma oturan kız çerçevede ne var diye merak ediyor. Ben de etekleri rüzgardan uçma ihtimali olan bir kadın gibi çerçeveyi sıkı sıkıya örtüyorum. Galatasaray’a geldiğimde bir kırtasiyeciden bir poşet alıp çerçeveyi içine koyuyorum.

Eren, kardeşi ve eniştesi ile sözleştiğimiz buluşma saatine daha yirmi dakika var. İngiliz Konsolosluğunun köşesindeki ayakkabı boyacısın taburesine oturup ayakkabılarımı boyatıyorum. Siyah boyalar gibi siyah saçlı esmer yüzlü boyacı, değişik kahverengileri karıştırarak bir ressam gibi ayakkabımın rengini tutturuyor. Sonra ayakkabımın kösele kısmının uçmuş siyah rengini keşfediyor. Bana “ Buraları siyah idi değil mi?” diye soruyor. Evet diyorum. Hemen köselenin yan kısmını siyaha boyayıp “Ben ayakkabının orjinal halini yakalamayı severim.” diyor.

Cumartesi Roma’ya dönmeden bir kaç saat önce kaldığım semtte Mehtap’ın benden istediği tarhanayı aramaya başlıyorum. Girdiğim dükkanların sahiplerinden biri çaresizliğimi görüp “Hasta için mi?” diye soruyor. Ben “Yok, yok doktor için” diyorum. Ama tarhanayı bulamıyorum. Havalimanına gitmek için semtin korsan taksilerinden birini çağırıyorum. Uçağa epey bir zamanımız var. Korsan taksici semti tanıdığı için sokak aralarındaki dükkanlarda Mehtap’a tarhana arıyor en sonunda buluyoruz.

Fatih Mika 11 Mayıs 2008 Roma

25 Nisan 2008 Cuma

Kara Sapan II

“…hiç soğumasın elimizde tuttuğumuz eller, baktığımız gözler sonsuzluğun mutluluğuyla hep ışıldasın istedik…” Deniz Kara

Darbeden oluşan katarak, sol gözümü son aylarda buzlu bir cam gibi iyice kaplıyor. Benim görmediğimi sandığım sol gözüm, aslında ışık aldığı için sol tarafımı da görüş alanıma katıyormuş. Birdenbire sol tarafsız kalıyorum. Yürürken konuşacağım kişileri hep sağ tarafımda tutmaya çalışıyorum. Hatta Berrin’in evinde, Deniz nedenini farketmemekle birlikte bütün tofucanları sağ tarafımda bırakan koltuğu sevdiğimi farkedip:

-Sen bu koltuğu sevdin, yine buraya otur.
-Evet,sol gözümde katarak var bu koltuktan hepinizi daha rahat görüyorum. 22 Nisan’da ameliyat olacağım.

En sonunda 22 Nisan geliyor. Cosetta ile birlikte saat 10.00’da klinikte oluyoruz. Yanımda pijamalarım ve terliklerim var. “Günlük Hastahane” denilen bu hastahane deneyimimde 306 nolu odayı iki hasta ve onların refakatçileri ile paylaşacağım. Hastalar ameliyathanede oldukları için ilk önce refakatçılarını tanıyoruz. Bir ara ameliyatların umduklarından daha uzun sürdüğünü söylüyorlar. Bir müddet sonra hastalardan biri, hemşirenin refakatinde odaya giriyor. Yorgun bir hali var. Terlemeye başlıyor. Tansiyonunun düştüğünü söyleyip karısından hemşireyi çağırmasını istiyor. Biraz sonra hemşire gelip balkonun kapısını açıp oda arkadaşımın tansiyonunu ölçüyor. Onu koltuğa uzatıp dinlenmesini söylüyor.

Gözündeki yağ bezesini aldıran bu oda arkadaşımın, yağ bezesi umulduğundan daha derinde olduğu için ameliyat uzun sürmüş ve beş dikiş atılmış. Aynı ameliyathanede diğer oda arkadaşımız da olduğu için içeriden ilk haberleri de o getiriyor. Diğer oda arkadaşımızın karısı taze haberleri ilgi ile dinleyip, yorumlar yapıyor.

Bir ara odaya hala ameliyatta olan oda arkadaşımızı ameliyat eden doktor şiddetle giriyor ve hastanın karısına, kocasının neden ameliyattan önce kapuçino içtiğini ve neden sırtından sorunları olduğunu söylemediklerini, kocasının ameliyat masasında durmadan kıpırdadağını söylüyor.

Benim sıram çok geç geliyor. 306 nolu odada üçbuçuk saat bekliyorum. Cosetta bir ara sabırsızlanıyor. Ben, önemli olan ameliyatın iyi geçmesi, üç-beş saatin önemi yok diyorum.

En sonunda benim sıram da geliyor. Antonio beni alıp ameliyathaneye götürüyor.

-Sadece gözünü anestezi yapacağız, etrafta olup bitenleri, akan suları filan duyacaksın, sakın tepki gösterme, en önemli şey kıpırdamaman.

Aklıma Kazancakis’ten okuduğum bir Stalin anısı geliyor. Çarlık askerleri bir grup bolşeviği tutuklarlar ve sıraya dizip dövmeye başlarlar. Hepsini dayaktan bitkin halde yere düşunceye kadar döverler. Ama Stalin bir türlü yere düşmez. Buna sinirlenen asker “o kadar vuruyoruz düşmüyorsun.” der. Stalin dişlerinin arasından bir ot çıkartıp gösterir “bak, bu otu dişlerimin arasında sıkmadım bile.” der.

Ben de dişlerimin arasına bir ot koyuyor ve ameliyatın sonuna kadar dişimi bile sıkmamaya kendi kendime söz veriyorum. Artık kimsenin işine yaramayan Stalin, bu ameliyathanede benim işime yarıyor.

Sağ gözümü bantlayıp sol gözüme anestezi yapıyorlar. Ve çalışmaya başlıyorlar. Ben ağzımdaki ot parçası incinmesin, Antonio’yu mahçup etmeyeyim istiyorum. Ameliyathanenin radyosundan müzik dinliyorum. Arada komutlar alıyorum: Sağa bak, sola bak, üste bak, tam karşıya bak. Bir keresinde sağımla solumu karıştırıyorum. Sisle kaplı bir denizde karanın nerede olduğunu karıştırmak gibi bir şey, çünkü mihenk taşlarınız kalmıyor. Bir ara bir kadın sesi “Görüşmek üzere” deyip ameliyathaneyi terk ediyor. Bir erkek sesi “Görüşmek üzere Carla” diyor. Ben de Carla’ya “Görüşmek üzere Carla” demek istiyorum, ama aklıma ağzımda tuttuğum ot geliyor.

Bir ara Antonio uzun saplı makası arıyor, ama bulamıyor. Herhalde bütün hikayem bu uzun saplı makasa bağlı değildir diye düşünüyorum. Bir arada Antonio “bari estetik olarakta iyi olsun” diyor. Bunun ne ile ilgili olduğunu anlayamıyor, “koklamışım ben gülümü, uçurmuşum bülbülümü ben” diye düşünüyor, gülümsüyorum.

Aklıma, eve sağlık bakanlığından gönderilmiş bir mektup geliyor. Mektupta, “öldüğünüzde eğer organlarınızı bağışlamak istiyorsanız “evet”i, istemiyorsanız “hayır”i işaretleyin ve bu kağıdı yanınızda taşıyın” yazıyor. Ben “evet”i işaretliyorum. Simdi içimden “Antonio, eğer bu ameliyatı iyi yaparsan, bari öldüğüm zaman hediye edeceğim şeyin bir anlamı olur.” diyorum.

Sayılı gün gibi, sayılı dakikalar da en sonunda bitiyor. Ayaklarımın üzerine dikiliyorum. Bir saat onbeş dakika süren ameliyatta, dişlerimin arasında tuttuğum ota bakıyorum. Gerçektende sıkmamışım. Hemşire kolumdan tutuyor ve 306 nolu odaya giriyoruz. Daha önceki iki hastanın mıymıntılarını görüp Cosetta’ya mıymıntılık yapmayacağıma zaten söz vermiştim. Mıymıntıya da gerek kalmıyor. Birden sol gözümün içinde dört yuvarlak damlanın gezindiğini görüyorum. Bu dört damla bazen yanyana gelerek bir menekşenin taç yapraklarını, bazen bir Walt Disney filminin mikisinin kulaklarını bazen bir battal ebru oluşturuyorlar. Bazende bu koyu morumsu damlaların içinden havaya fırlayan beyaz güvercinler çıkıyor.Nedense bunun ne olduğunu Antonio’ya sormayı unutuyorum. (daha sonra eve telefon edip sorduğumda, bunun önemli bir şey olmadığını, hava kabarcıkları olduğunu söylüyor. Nitekim ikinci gün kayboluyorlar)

Eve dönerken takside aklıma cep telefonumu açmak aklima geliyor. Mehtap arıyor. Antonio ile konuştuğu için ameliyatın zor ama başarılı geçtiğini biliyor. “İyiyim Mehtap” diyorum.

Nedense doktorlarla, sanatçıları karşılaştırıyorum. Sanatçının sanat diye sunduğu sanat eseri, çoğu zaman, sanatçının yapmak istediği değil, yaptığı şeydir (özellikle bu sanatçılar bu yapmak istediklerini daha sonra uzun uzun anlatmak zorunda kalırlar). Oysa doktorların işi zor. Çünkü sağlık denen seyin belirli ölçüleri var, ve hastalar bu ölçüleri biliyorlar. Hastalarının vücutları karşısında, bir tuvalin karşısındaki Picasso tavrını alamıyorlar. Ben bunu böyle istedim, ben bunu böyle düşünüyorum, ben bunu böyle görüyorum deme hakları yok. Kötü bir sanatçıyı kitlelere binbir dalevere ile iyi sanatçıdır diye yutturabilirsiniz. Ama kötü bir doktoru kitlelere iyi doktor diye yutturmak hemen hemen olanaksız. Gecelerini gündüzlerine karıştırarak bu zor mesleği binbir sorumluluk alarak yapan doktorlara ( Elbette benim doktorum Antonio Gualano’ya da) çok saygı duyuyor, tesekkur ediyorum.

23 Nisan’da akademiye derse gidip gidemeyeceğimi kestiremediğim için atölyedeki malzeme dolaplarının anahtarlarını Mara’ya veriyorum, “gelin çalışın atölye kapalı kalmasın, ben ne halde olurum bilmiyorum” diyorum. 23 Nisan sabahı her zamanki gibi erkenden, gözümde plastik bir koruyucu (burada midye kabuğu diyorlar buna) metroya biniyorum. Metroda dilencilik yapan çingene çocuğu benim gözümdeki plastiği görünce (komik bir şey yapmaya çalıştığımı düşünerek) dilenciliğini unutup bana nanik yapıyor. Ben de ona nanikle cevap veriyorum. Akademiye varıp atölyeme girdiğimde iki Marayı atölyeyi yerleştirirken buluyor, her ikisine de teşekkür ediyorum. İkisi de hem iyi öğrenci hem de çok iyi insanlar. Bugün atölyeye giren bir hoca Maralardan birinin bastığı bir gravürü gösterip bana “Senin mi?” diye soruyor. “Benim değil, öğrencimin.” diyorum.

18 Nisan 2008 Cuma

Cara Pippa...

PİYER LOTİ

“Esrar
Tevekkül!
Kısmet!
Kafes, han, kervan
Şadırvan!
Gümüş tepsilerde rakseden sultan!
Mihrace, padişah,
binbir yaşında bir şah.
Minarelerden salınıyor sedef nalınlar,
burunları kınalı kadınlar
ayaklarıyla gergef dokuyor.
Rüzgarlarda yeşil sarıklı imamlar ezan okuyor!”

İşte frenk şairinin gördüğü şark!
İste
dakikada 1 000 000 basılan
kitapların
şarkı!
………………
Şark
üstünde çıplak
esirlerin
aç geberdiği toprak!
Şarklıdan başka herkesin
orta malı olan memleket!
Açlığın kıtlıktan oldüğü diyar!
…………..

Nazım Hikmet 1925



Sevgili Pippa,

Nazım Hikmet’in Piyer Loti için yazdığı bu şiirin tamamını okumamış bile olsan, sen bu coğrafyalarda böyle bir gerçeğin olduğunu biliyordun. En fazlada bu coğrafyalarda barışa ve kardeşliğe gerek olduğunu bildiğin için kendine bu rotayı seçtin.

“Bu coğrafyalarda da insanlar beyaz gelinlikler giyebilmeli, bu insanların da akşamları dönebilecekleri sıcak bir evleri; gelecek kaygısından uzak sevişebilecekleri beyaz çarşaflı yatakları olmalı. Bahçelerinde silahlı kışkırtıcılar yerine bilime adanmış gençlerin gezindiği üniversiteleri; birbirlerine ölesiye düşman olmayan yürekleri olmalı.” diye düşünmüşsündür mutlaka. Yoksa rotanı kuzeye doğru çizer, bütün bunların başına gelme riski azalırdı. Tabi bütün bunların başına gelmemesi, bütün bunların yok olduğu anlamına gelmiyor.

Şimdi herkes yanlış bir iş yaptığını söyleyecek. Oysa sen şimdi bütün hesap-kitaplardan uzak bizim (insanlığın) kendimizle yüzleşmemize fırsat verdiğin için huzur içindesin. Bazen yaşamak insana ağır geliyor iste.


●●●

Geçen pazar Tofucanlar ile Berrin’in evinde buluşuyoruz. Çiçekler suluyor, tohumlar ekiyor sohbetler ediyor, ilahı tadları tadıyoruz. Sonra artık ayrılma zamanı geliyor, birbirimizle vedalaşıyoruz. Üç günlük Ankara macerama sığdaramadığım eve ve öğrencilerime baklava alma işini bu ayrılıktan sonra yapmak istiyorum. Nilambara beni Mado’nun yakınına bırakıyor. Cadde ve park tıklım tıklım insan dolu. İki kilo baklavayı alıp hemen taksiye biniyor, taksiciye otelin adresini veriyorum. Tam otelin önüne geldiğimizde taksinin ücretini verirken taksiciye “Beni yarın sabah saat 03.45’te otelden alıp havaalanına götürebilirmisin?” diye soruyorum kabul ediyor.

Pazartesi günü bu çok erken saatte hazırlanıp otelin lobisine iniyor taksiyi bekliyorum. Taksici ile anlaştığımız saate beş dakika kala telefonum çalıyor. “Abi geliyorum” diyor. Beş dakika sonra otelin önünde oluyor. Bavulumu alıp otelden çıkıyorum.
-Selamünaleyküm.
-Selamünaleyküm. (Nedense günaydın diyemiyor, ama aleykümselam demeyi de şaşırıyorum.)

Bavulu bagaja yerleştirip yola çıkıyoruz.

-Nereye gidiyorsunuz?
-Roma’ya
-Hayat orada nasıl?
-Ne iş yaptığına bağlı. Burada iyi hayat yaşayanlar olduğu gibi orada da iyi hayat yaşayanlar var.
-Hayat zor.
-Elbette
-500-600 YTL’ye nasil gecinilir? Ben 450 YTL kira veriyorum, Allahtan başka bir evim var, ondan 350 YTL kira alıyorum üzerine 100 YTL koyup kirayı tamamlıyorum. Gün oluyor o 100 YTL’yi öderken zorlanıyorum. Hem zorlanıyoruz, hemde lüksümüzden vazgeçemiyoruz. 100 YTL fazla verip kombili evde oturuyoruz.

Birden hareketli bir sokaktan geçiyoruz. Taksiler yolcu kapmaya çalışıyorlar.

-Burası Ankara’nin pavyonlarının olduğu semt. Saat dörtte pavyonlar kapanıyor.
-Pavyondan çıkan müşteri hiç olmasın daha iyi.
-Öyle. Daha önce geceleri de geziyordum, vaz geçtim. Şimdi durakta bekliyorum. Az olsun temiz olsun. Seni beklerken bir yolcu aldım, sarhos. Evine gittik para alıp geleceğim dedi. Bekledim geldi.
-Parayı alamadım hanımla da kavga ettim.
-Neden karınla kavga ediyon?
-Sana telefonumu satayım.
-Ben ne edecem telefonu.
-Beni kızımın evine götür.

Sonra bir büfenin önünde durdurdu. Büfeden bir Parlament sigara aldı.
-Hani bana verecek paran yoktu? Şimdi gidip sigara alıyorsun.

Bana 10 YTL’den kalan parayı vermeye çalışıyor. Yok dedim git sigarayı geri ver ben paramı isterim. Allahtan büfenin önünde başka taksiciler de var. Gitti sigarayı geri verdi 10 YTL’mi aldım.

Gece işleri hep böyle, başıma neler neler geldi. Bir defasında bebeler beni Polat’a kadar götürüp orada ektiler. Yaktığın gaza mı acırsın? Enayi yerine koyulduğuna mı? Zaten Ankara dışına yolcu almıyorum artık. Bir defasında ikisi kız üç genç durdurdular, aile sanıp aldım. Önce Ankara’yı bilmiyoruz dediler. Sonra anladım ki Ankara’yı biliyorlar. Beni soyacaklar. Hep ara sokaklara sokmaya çalışıyorlar. Ben de ana caddelerden ayrılmamaya çalışıyorum. En sonunda “yeter inin” dedim. İnerken silahı çıkardı. Silahı tutmaya çalıştım. Bu arada taksi kaymaya başladı, kaldırıma çıktım. Adam taksiden atladı kaçtı, kızlar daha önce inmişlerdi. Ama iki lastiğim kesildi kaldırıma çıkarken. Polis çağırdım, sonrada arkadaşlardan ikinci istepne istedim.

Üç çoçuğum var. Çocuk büyütmek kolay değil. Biri Şırnak’ta askerde, diğer oğlan 18 yaşında, çalışıyor, kız ortaokulu bitirdi Kazan’a kuran kursuna gönderdik. Ev boş kaldı. Durumum iyi olsa 10 tane çocuk yaparım. Hatta askerdeki oğlanla sakalaştım.

-Buralarda yanlız kaldık size bir kardeş daha yapacağız.
-Yok baba delirdin mi? Ne malın, ne mülkün var. Eğer öyle bir şey yaparsanız vallahi buralarda kalır bir daha dönmem.

Benim esas derdim şimdi kız. Tülbentinin iğnesini ağzına koymuş, oynarken iğneyi yutuvermiş. Şimdi hergün hastahaneye gidip iğne nerede diye baktırıyoruz.

Fatih Mika Nisan 2008 Roma

4 Nisan 2008 Cuma

şehrine dokundum

şehrine dokundum
sana dokunamadan

haliçte martılar
yenicamide güvercinler
boğaziçi’nde erguvanlar
meydanlarda laleler
vapurların dumanları
suların köpükleri
kendi halinde

ben
benim halimde

şehrine dokundum
seni sevemeden
kavgalar edemeden

fatih mika
29.3.2008 - istanbul

25 Mart 2008 Salı

İki Kaptan


Rüzgarı arkasına almış, beyaz köpükler çıkararak dalgaları yaran küçücük pembe teknesini; beyaz şeker çuvallarını birbirine ekleyerek yaptığı yelkeninden tanır; eski bir kaptan olan Puşt Hakkı’yı uzaktan saygı ile izlerdik. Eski mesleği kaptanlıktan dolayı Marmara’nın balıklarının göç ettiği kanalları, akıntıları, gizlendikleri kayalıkları; o balıkları yakalamanın sırlarını herkesten daha iyi bilirdi.

Puşt Hakkı Küçükçekmece Gölü’nü Marmara Denizi’ne bağlayan derede kış-yaz pembe teknesinin içinde yaşar, yaşamını sürdürebilecek parayı bulursa balığa çıkmaz; ama aç kalırsa herkesin çekindiği fırtınalı havalarda bile korkusuzca denize açılırdı. Şimdiki gibi balık çiftliklerinin olmadığı; levreğin adı anılırken önüne bismillah konulduğu o devirlerde; Puşt Hakkı balığa çıktığında; takımını nasıl hazırladığını, zarganayı oltasına nasıl taktığını, hangi sularda, hangi hızla giderken bu beş altı levreği nasıl yakaladığını kimse anlayamaz, ama herkes onu kıskanırdı.

O zamanlar, Marmara’da tek tük tutulan levreğin bir tanesi, Haliç’teki balıkhaneden uyanık bir İstanbul delikanlısı tarafından satın alınırdı. Sultan Hamam’da kumaş; Mısır Çarşısı’nda baharat; Tahtakale’de karaborsacılık; Mercan Yokuşu’nda çantacılık; Cağaloğlu’nda kağıt, kırtasiye, kitap, gazete, mecmua yada matbaa; Kapalı Çarşı’da altın işleri ile uğraşmış esnafın Boğaz kıyılarında oturanları akşamları Boğaz’ın iki yakasına da uğrayıp kendilerini tek tek; ıslak yağ ve tuz kokan halatların kıvrıldığı, martıların çığlıkları ile örtülü iskelelere bırakacak vapura bindiklerinde bu boğaz sakinlerinin önüne bu levrek konurdu. Herbiri bir kura numarası satın alan bu boğaz sakinlerinden en şanslısı o akşam levreği solungaçından geçirilmiş telinden tutup; yanında ipe dizilmiş Yedikule bostanlarından iki kıvırcık marul, bir demet yeşil soğan, bir demet turp yada roka ile birlikte evine götürürdü. Eğer evin hanımı balık kokusuna yüzünü asmayan birisi ise hemen akşam yemeğinin menüsü değişir; beklenmedik bu misafirin hatırına masaya belki de küçük bir şişe Yeni Rakı da konur; evin içi balikla birlikte mis gibi anoson kokardı.

Puşt Hakkı, balığa çıkarken yanına kimseyi almaz, denizi nikahlı karısı gibi kıskanır, denizi ve gizlerini kimse ile paylaşmazdı. Paraya çok sıkıştığı bir gün yanında iki çelebi balıkçıyı sinarit tutmaya götürdüğü söylenirdi. Tekneyi sinaritlerin olduğu nişanın üzerinden geçecek şekilde akışa bırakmış. Tekne tam nişanın üzerinden geçerken zogalara atlayan sinaritleri kayığa almakla uğraşan çelebiler, nişanın kerterizini alamamışlar. Belki de Puşt Hakkı’nın Puştluğu buradan geliyordu.

O zamanlar İstanbul’un tekne yapım merkezi Ayvansaray’dı. Menekşe’de sahillerinde ahım şahım bir kalafat yoktu. Puşt Hakkı ekmeğini çıkarmak için bu ufak tefek kayık tamir işlerine de bakar, küpeştelerin yumrularını, deniz kurtlarının yediği omurgaları, kıyıya yanaşırken kayalara yada iskele kazıklarına bindirip zarar görmüş teknelerin deliklerini onarırdı. Birgün Pehlivan’ın teknesinin bir kısmını onarmak için kayıkhaneye gelmiş, kızağa çekilmiş tekneye ayakkabılarını çıkararak bir mabede girer gibi girmiş, biz yeni bitme denizcilere denizde dalgalarla boğuşacak kadar güçlü bir teknenin suyun dışında iken bir galete kadar narin olduğunu öğretmişti.

Bir gün ölüm haberi geldi. Puşt Hakkı’yı pembe kayığında ölü bulmuşlardı.

O kadar kolay olsa, öyle pembe bir tabutum, ismimin önüne o “Puşt” kelimesini koymayı çok isterdim.


●●●

Birgün, egzoscu Salih’in tamirhanesine Samatyalı Hüsnü gelir.
- Agop Mehmet Ali buraya takılırmış kendisini görmek istiyorum.
- Agop Mehmet Ali, ehli keyif adam, buraya takılır, ama istediği zaman takılır.
Samatyalı Hüsnü’nün içi içini yemekte bir an önce Agop Mehmet Ali’yi bulmak istemektedir. İnadına Agop Mehmet Ali ortalıklarda yoktur.

Samatyalı Hüsnü dayanamayıp anlatmaya başlar. Bu sahillerin çapari ile balık tutan en iyi balıkçısı benim. Ama bunu kime söylesem herkes bir ağızdan “senden daha iyisi Agop Mehmet Ali’dir” diyor. Ben bu duruma açıklık getirmek için bir gün onunla birlikte çapariye çıkmak ve bu sahillerin çapari ile en iyi balık tutan balıkçısı kim göstermek istiyorum.

Agop Mehmet Ali keyif adamı. Ya kırlarda bülbüllerin peşine düşmüş. Ya da Kum Kapı sahillerinde lodosculuk yapıyor. Günlerce süren kuvvetli lodosun sahile yığdığı kumların önüne bir kum eleği koymuş bu kumları elekten geçiriyor. Elekten geçirdiği sadece kumlar değil, Marmara Denizi’nin bütün geçmişi. Bir bakmışsın eleğe bir midye kabuğu takılıyor, sonra Marmara’nın renkli çakıl taşları, menevişlenmiş bir Bizans parası, altın bir kolye, yada içine isim yazılı bir yüzük, bir Ceneviz kanyonundan sarı bir çivi. Lodosun ölü dalgalarının eşliğinde bir sürü hayal. Kimsenin evinde okumak için bulamayacağı bu kitabın sayfalarını, Kum Kapı sahillerinde Agop Mehmet Ali keyifle lodosa çevirtitiyor.

İstanbul, balıkların geçit yolunun üzerinde; koca Karadeniz’in balıkları sürüler halinde birbirlerine sürtünerek Boğaz’dan geçiyor. Böyle balık akını olduğu zamanlar it izi ile at izi birbirine karışır. İyi balıkçıların günde kırk kilo balık avladıkları zaman, acemi çelebilerin, çoluk çocukları da adam başına onbeş kilo balık avlarlar. Bu balık akınları sırasında genellikle çapari adı verilen bir balık takımı kullanılır. Çapari takımı, oltanın ucuna istavrit ve çinekop için beyaz kaz yada ördek tüyü; palamut için genç horozların boyun tüyü; kolyos ve uskumru için ise hindi yada yaşını doldurmamış kırçıllı martı tüyü kırmızı ibrişimle bağlanarak hazırlanır. Sahici balıkçılar üzerleri inci bir gerdanlık gibi balıkla dolan 25-30 iğneli çaparileri ustalıkla kullanırlar. Ortalarından havaya kaldırdıkları bu gerdanlığın gümüşi balıklarını tek elleri ile ayıklarlar.

Samatyalı Hüsnü, en sonunda Agop Mehmet Ali’yi bulur. Düello eden iki silahşör gibi oltalarını seçip iki ayrı sandalla denize açılırlar. Kumkapı önlerinde motorları durdurup çaparilerini suya indirirler.

Değişik çapariler hazırlamıştım. Kısa köstekliler, uzun köstekliler, siyah sinek iğnesinden bağlanmış olanları, yirmi iğnelisi, otuz iğnelisi, hindi tüyünden, martı tüyünden, kaz ördek tüyünden. Bir kaç denemeden sonra balığın iki akıntı arasındaki dar bir suya sıkıştığını anlamıştım. Öyle bir takım kullanmalıydımki bu iki suyun arasına sıkışmış balığı delip geçmeyip, içine enlemesine girsin. Kısacık köstekli sinek iğnesinden yapılmış otuzlu bir çapari takımını seçtim. Balığı bulduğumda takımı sürünün içine yatırıyor, her seferinde tekneye otuz balıklı bir gerdanlık çıkarıyordum. Dalıp gitmişim. Birden Samatyalı Hüsnü’nun teknesini yanıbaşımda buldum. Hüsnü elini bana uzatmış “haklıymışlar bu kıyıların çapari ile en çok balık tutan balıkçısı senmişsin.” diyordu.

Fatih Mika
25 Mart 2008 Roma

20 Mart 2008 Perşembe

memlekette aşıklar günü henüz yok iken

yağmur yağardı geceler boyu
beni ve kaldırımları ıslatarak
yalnız yağmur anlardı halimden
bir de sararmış ışıklı sokak lambaları

bunca yıl geçti aradan
hala saklıyorum
seni ararken döktüğüm gözyaşlarımı
hala saklıyorum
seninle paylaşamadığım o on sekiz yaşımı

Fatih Mika

17 Mart 2008 Pazartesi

Kaptan Amca

Karşımızda, meyva sandıklarının üst üste konulmasıyla inşa edilmiş dizi dizi folluklar. İçlerinde, Yugoslavya’yı köy köy, kasaba kasaba gezerek satın aldığım çeşitli cinslerden 44 güvercin. Siyah başlıkları ile rahibelere benzeyen merveler. Bir minyatür ustasının naif bir sabırla tüylerini tek tek çizdiği sultanların kuşları hünkariler. Küçücük gagaları, göğüslerindeki kocaman gülleri ile ciciler. Buğday gagalı, kurbağa gözlü Budapeşte kısa gagalıları. Rengarenk 44 güvercin. Egzoscu Salih’in otombil tamirhanesinin terasına derme çatma biriketlerden yapılmış büyükçe bir güvercin kümesinin içinde oturmuş bu güvercinleri seyrediyor, sohbet ediyoruz. Dışarıda insanı ezen poyrazı ile İstanbul’un kışı var.

Dünyanın her tarafına ait kuşlar mozaiğini, Türkiye’nin değişik taraflarından kalkıp İstanbul’a gelip yerleşmiş bu kuşçular mozaği tamamlıyor. Ortalama kültür düzeyinin epey altında olan bu ortamdaki sıfatların çoğu, küfürlerdeki kelimelerden oluşuyor. Biri, elinde tesbihi, ters çevrilmiş yağ tenekesinin üzerine oturmuş, dinleyenleri söylediklerinin doğru olduğuna inandırmak için söze hep “anam avradım olsun” diye başladıkça. İleride,ters çevrilmiş başka bir yağ tenekesinin üzerine oturmuş, sonradan Kaptan Amca olduğunu öğrendiğim esmer, yeşil gözlü ihtiyar “estafurullah” diyor. Öteki hala farkında değil, yeniden kuracağı cümlenin önüne “anam avradım olsun”u ekliyor.

Kaptan Amca, Saraybosna’da doğmuş. Miljacka adında ince bir nehiri olan Saray Bosna’da adam elbette kaptan olamaz. Ama aile İstanbul’a göç edince her şey değişiyor. Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Mehmet Ali de kaptanlığı öğrenip; kırmızı bulutlu, yeşil balıklı, lacivert denizlere açılıyor, liman liman dolaşıyor. Taa ki Selanik önlerinde, kıyıda dönen dönek güvercinleri seyre dalıp Mısır’dan yüklenilmiş döllü kısraklarla dolu gemisini karaya oturtuncaya kadar. Bu gemiyi karaya oturtma bahane oluyor. Bir çok kişinin güzel dediği, uğruna ölümleri göze aldığı şeylerle birlikte, apoletli beyaz kaptan üniformasını da çıkarıp bir kenara, hem de geri dönüp aramayacağı bir kenara bırakıveriyor. İstanbul’un gündüz ve gece hayatına karışıyor. İstanbul azınlıklarının dillerini de bilen Kaptan Amca’nın bu yüzden diğer adı da Agop Mehmet Ali.

Biz şimdi bazen Kaptan Amca ile reçel yapmak için Langa Bostanları’ndan baba incir topluyoruz. Bazan Mermer Kule’ye saka kuşu tutmaya gidiyoruz. Bazan çapariye. Hiç birşey yapmaz isek güvercin uçuruyoruz.

Kümesin içinde sıra sıra folluklar. Folluklarda cins cins güvercinler. Güvercinlerin altında bembeyaz çakıl taşı gibi yumurtalar, bazılarının altında çirkin diken tüylu yavrular. Kimisi gidip karşı çatıya konar, akşama kadar kümese inmez. Kimisi alır basını bir daha dönmez. Kimi de kümesini şaşırır bize gelir. İşte böyle birgün bu. Bir yavru beyaz güvercin, Kaptan Amca’nın apoletli gömleği kadar beyaz, gelir karşımızdaki çatıya konar. Yem atarız inmez, su dökeriz inmez. Biraz durur alır başını gider. Yarım saat sonra bir bakarız, yine gelmiş. Tekrar yem atarız, tekrar su dökeriz. O yeme bakar, suya bakar içi gider. Bize bakar, kümese bakar tanıyamaz. Kümes onun kümesi, biz onun sahibi değilizdir. Tekrar alır başını gider. Biz “artık gitti bir daha dönmez” derken, bir bakmışız tekrar gelip karşı çatıya konmuş. Kaptan Amca yeniden yem, yeniden su “hadi kızım, hadi oğlum geliver. Bizim burada yem haftadan haftaya, su yağmurdan yağmura” diyerek kuşu kandırmaya çalışır.

Kaptan Amca’da bazan efkarlanır, ölüm aklına gelir. “Ben ölmem” de diyemez, “Ben öleceğim, tekrar dünyaya geleceğim.” der. Ben hak veririm. Dünyayı böyle katıksızca seven bir insana ölümü yakıştıramam. Sonra kim sallana sallana yürür Langa Bostanları’nda? Yeni Kapı sahillerinde kim lodosculuk yapar? Sonra biz kime sorarız “Bu sakanın ön ağızları nasıl?” diye. Sonra kim tanıyabilir kokusundan benim torbamdaki balığın kırlangıç balığı olduğunu? Çapariyi çapraz bağlamayı kim öğretir? Hindibağ salatasını kiminle yaparız? Sonra kimden dinlerim yahudi, rum, ermeni kızların hikayelerini?

Kaptan Amca yine çok efkarlanıyor bu sıralar. Şu nükleer reaktörler, Çernobil’in radyasyon bulutları filan. Sonra neye yarar ki dünya, öldükten sonra dirilsen bile!

Fatih Mika
3/5/1986 İstanbul

7 Mart 2008 Cuma

Bugün 8 Mart ya...

Komutan acemi erleri kontrol ederken ne görsün acemi erlerden birinin eli kınalı.

- Evladım ne oldu eline?
- Askere gelmeden önce annem kına yaktı.
- Neden?
- Bilmiyorum.

Komutan başlamış anlatmaya.
“Üç şey için kına yakılır.
Birincisi, kurban edilecek koça; “Allahım bu koç sana kurban olsun” diye.
İkincisi, gelin olacak kıza; “kızım kocasına kurban olsun” diye.
Üçüncüsü, askere giden oğula; “oğlum vatanına kurban olsun” diye.

Bugün 8 Mart ya. Dün akşam ben de elime kına yaktım. Kurban olayım sizlere.

Fatih Mika
8 Mart 2007 Roma

6 Mart 2008 Perşembe

Federico'nun Doğum Günü

22 Şubat Federico’nun doğum günüydü. Çocukları bir günde büyüdüklerine elbette inandıramazsınız. O bir günün bir yaşa bedel olmadığını onlar zaten biliyorlar.
Ama hediyeler; pastalardan, eğlencelerden de öte, doğum günlerinin en heyecanlı tarafları.

Çocukların yaşlılardan daha az oldukları; yaşlıların cömertliklerini, sevgilerini, büyüklüklerini gösterme olanaklarının sık olmadığı İtalya gibi bir ülkede; hediyeler nitelik ve nicelik bakımından abartılı olabiliyor. Akademiden aldığım ilk mütevazı maaşımla ben de Federico’ya ne hediye edeyim diye düşünmeye başlıyorum.

Gözümün önünden Ambra’yı sevindiren oyunlar, oyuncaklar ve bütün çocukluğu geçiyor. Sanatla, doğayla, yaratıcılıkla, benim çocukluğumdan taşıdığım kendi yaptığımız oyuncaklarımızla dolu bu deneyimimizi ana okulundan başlayarak ilkokul bitinceye kadar zaman zaman okulara da taşıyoruz.

Ambra henüz üç yaşında iken ana okuluna başlıyor. Erkeklerin mavi kızların pembe kutulu desenli önlükleri var. Öğretmen ile anlaşarak bir gün çocuklara frontaj öğretmeye gidiyorum. Yanımda iri pütürüklü yapraklı malta eriği, parlak manolya, bir el gibi parmaklara bölünmüş çınar yaprakları; metal paralar, akademinin ilk yıllarından kalma benim muşamba baskı kalıplarını götürüyorum. Bütün bu malzemenin üzerine büyük bir kağıt örtüp çocuklara mum boyalar ile kağıdı boyatıyorum. Çocukların boyalarla dokunduğu kağıdın üzerinde yaprakların biçimleri, damarları, sapları belirginleşmeye; metal paralar yazı-tura oynamaya; müşamba baskılardan ise akademinin ilk yıllarındaki acemi bir öğrencinin kumruları, ördekleri, soğut ağaçları çıkıyor.

Ambra bir sonbahar günü ilkokula başlıyor. Öğretmen sonbaharda yapılan dünya işlerini anlatıyor. Bunların içinde ekin ekmekte var. Küçük saksılar, bir torba dolusu toprak, buğdaylar, fasulyeler ve mercimeklerle okula gidiyorum.Topu topu yirmiuç kişilik bir sınıf. Her çocuğun bir saksısı var. Bu saksılara, küçücük elleri ile toprak dolduruyorlar. Buğday tanelerini koyup, üstlerini toprakla örtüyorlar. Plastik bir torbadan akvaryum gibi bir sera yapıp saksıları içine yerleştiriyoruz. Bir müddet sonra saksılardan incecik filizler fışkırıyor.

Birgün de ebru yapmaya gidiyorum. Beş litrelik bir bidonun içinde kitre, ebru teknesi, boyalar . Ne göreyim Roberta öğretmen yok. Yerine geçici bir öğretmen göndermişler. Fakat sesini çıkarmıyor, olup biteni merakla izliyor.

Çocukların Ebru teknesinin içindeki kitrenin üzerine silkeledikleri boyalar, kitrenin üzerinde yayılıyor. Renkler birbirlerinin içlerine giriyorlar. Çocuklar bir Mustafa Düzgünman’ın dergahtan gelen gizemi ile küçücük elleriyle bu oyunu, bu sırrı düz bir kağıdın üzerinde yakalıyor, ölümsüzleştiriyorlar. Bu dünyanın ne kadar çok süprizlerle dolu olduğunu bu süprizleri yakalamanın yollarının olduğunu görüyorlar.

Ambra içinde yaşadığımız toplumun etkin din kültürüne yabancı kalmasın diye, hiç olmaz ise ilkokulda din derslerine katılsın istiyoruz. Okuldan döndüğü bir gün Hz. İsa’nın zamanında çocukların pahalı olduğu için papirüsten yapılma kağıtlar alamayıp kırık çömlek parçalarının üzerine isten yapılma mürekkep ve kaz tüyü ile yazı yazmayı öğrendiklerini anlata anlata bitiremiyor.

Balkonda kırık saksılar, atölyemde nitrik asitin çinkonun üzerinde yaptığı hava kabarcıklarını temizlemede kullandığım kaz tüyü, şeker çini tekniğine renk vermek için kullandığım siyah is tozu, büyükçe bir cam kavonozda yetiştirdiğim papirüsum var.

Oturup 2000 yıl öncesinin çocukları gibi kendi yaptığımız mürekkep ile kırık saksı parçalarının üzerine kaz tüyü ile yazılar yazıyoruz. Ambra “ben bu malzemeyi öğretmenime götüreceğim.” diyor. “İyi” diyorum. Ambra bir sonraki derse kaz tüyleri, is tozu, kırık saksı parçaları ve plastik bir kavanozun içindeki suyun içine baş aşağı konmuş filizlenmeye baslamış papirüslerle gidiyor. Ben evin bir köşesinde kurduğum atölyeme dönüp çalışmaya başlıyorum. Dalıp gitmişim. Telefonun sesi ile işimden başımı kaldırıyor telefonu elime alıyorum. Telefondaki ses:
- Ben Ambra’nin din dersi öğretmeni Marsia Verdone, Ambra’nın babası ile konuşmak istiyorum.
- Benim.
- Ambra ile gönderdiğiniz malzemeye çok teşekkür ederim, çocuklar için çok yararlı oldu. Bu malzemeleri diğer sınıflara da göstermek istiyorum, bende kalabilirler mi?
- Dersi çok iyi anlattığınız için ben size teşekkür ederim, bütün söyledikleriniz Ambra’nın aklında kalmış. Malzemeler sizde kalabilir.

2000 yılı hristiyan dünyasında çok önemli bir yıldönümü. Hristiyanlar, Hz. İsa’nin 2000’inci doğum yılını kutlamaya hazırlanıyorlar. Roma’ya milyonlarca ziyaretçinin gelmesi bekleniyor. Yaz aylarında tatile giren okulların bazıları da otele dönüştürülüyor. Fakat yaz tatili bitip okullar başladığında ne görelim. Kirlenen sınıfların bakımı yapılamamış. Biz veliler sınıfın hemen badana yapılmasını istiyor, hatta bunu bizlerin yapabileceğimizi söylüyoruz.

İşin içine bürokrasi ve yazışmalar girmeye başladığında sınıfın yasal olarak badana yapılmasının olanaksız olduğunu anlıyoruz. Benim aklıma, yasal olmayan yollardan İstanbul’un duvarlarını boyarken ayakkabılarıma damlattığım kırmızı boyalar geliyor. Ambra hafta da bir gün okul sonrası okuldaki bale kursuna kalıyor. Ben de okulun koridorlarındaki sandalyelerden birine oturup bale dersinin bitmesini bekliyorum. Yine böyle bir gün okula bir elimde Ambra’nin bale elbiseleri, diğer elimde üç kiloluk plastik boya, iş önlüğüm ve badana fırçaları ile geliyorum. Ambra’yi bale öğretmenine teslim ettikten sonra sınıfa girip tavan hariç bütün sınıfı sarı badana ile boyuyorum. Böyle bir iş yüzünden kimsenin bana bir laf edemeyeceğinden emin olmama rağmen; sonra çocukların günlerce plastik boya kokuları içinde ders yapmalarına üzülüyorum.

Okulda çocuklarla birlikte yaptığımız, sonra çocukların üzerlerini süsleyip boyadıkları çiçek kurutma presi de var. İşte 22 Şubat 2008’deki Federico’nun doğum gününde Federico’ya ahşap bir çiçek kurutma presi yaparken bütün bu yukarıya yazdıklarım aklımdan geçiyor.

27 Şubat 2008 Çarşamba

San Valentino

Mavi gökyüzüne beyaz çarşaflar gibi serilmiş bulutların altındaki kırmızı çatıda seni ilk gördüğüm anı hala kalbim çarparak hatırlarım. Mercan rengindeki ayakların, yumuşak pembe gagan, yeni bir tuval davetkarlığına sahip süt beyaz tüylerinin içindeki bir “ben” gibi siyah gözlerin. Huzur veren yuvarlak çizgilerin, istesen seni benden uzaklara götürebilecek beyaz telekli kanatların.

Dikkatini çekmek için gursağımı şişirip, kuyruğumu yelpaze gibi açıp, kanatlarımı iki yanıma sarkıtarak heybetli bir şekilde kendi etrafımda döne döne sana kur yapışım. Sonra senin göz kırparak, kanadını hafif hafif sallayarak beni kabul edişin. Beni kabul ettiğine bir türlü inanamayan ben aşık çocuğun, sevinçten kanatlarımı çırpa çırpa havalanışım. Kalbim küt küt atıyordu. Neden sonra senin de benimle birlikte havalanıp yanımda uçtuğunu farkettim. Gölün sularının aynası içindeki suretimizde birbirimize ne kadar yakışıyorduk.


Kümese döndüğümüzde bizim evimiz olacak bir folluğu telaşla arayışımız. Kimsenin beğenip işgal etmediği çatının hemen altındaki sağ üst köşeyi bir saray duygusu ile kabullenişimiz. Şimdi o günleri hatırladığımda içim burkulur. Aşk insanı ne güzel körleştirirmiş diye düşünürüm. Sonra çalı çırpı toplayarak acele ile yaptığımız ilk yuvamız, çakıl taşı gibi bir çift yumurtamız, onsekiz gün sabırla nöbetleşe nöbetleşe yumurtaları örtüşümüz, sonra yumurtalardan çıkan, bizim hayranlıktan bakmaya kıyamadığımız dünya çirkini yavrularımız. Dünya çirkini yavrularımızın kursaklarını buğdaylarla dolduruşumuz, onların ilk diken tüyleri, sonra bize benzeyen güzel güvercinler olmaları. Yuvadan yere ilk atlayışları, karşı çatıya ilk çıkışları, kümesin üzerinde ilk tur atışları, sonra ailecek gökyüzüne bulutları ziyarete gidişimiz. Evimizi kaybetmemek için şehrimizin camilerini, gölü, gölü denize bağlayan dereyi, parke fabrikasının yüksek bacasını kerteriz alışımız.

Sonra yorgun, ama sevinçle evimize dönüp nefes borularımızı titreterek soluk soluğa nefes alışımız.

Ağustosun sonlarına doğru kışlık temiz tüylerimize bürünmeye başlamıştık. Şehrimizin üzerinden leylekler geçiyordu. Sonra atmacalar, şahinler. Şahinler beş arkadaşımızı çalıp götürdüler, kırmızı kanlı tüyleri yavaş yavaş şehrin üzerine düştü. Bizler hem çok korktuk, hem çok üzüldük. Şahinlerden kaçarken kendimizi ağaçların dallarına, evlerin camlarına vurduk.

Sonra gündöndüleri hasat ettiler, ardından bağbozumu. Şehrin üzerinden göçmen kuşların geçidi devam ediyordu. Bogaz’da ilk çingene palamudu ağlara vurdu. Göle ilk ördekler geldi. Ağaçların yaprakları toprak renklerine büründüler. Bahçeler ağaçların bu toprak renkli yaprakları ile kaplandı. Poyrazların kuru ağaçların dallarına ıslıklar çaldırdığı bir gün, Bay Eziyet gelip kümesi bir tel örgü ile ikiye ayırdı. Dişi güvercinleri tel örgünün bir tarafına, erkekleri bir tarafına koydu. Yuvalar, folluklar karışmış, kümesteki dengeler bozulmuş, hepimizi sinirli bir hal almıştı. Üstelik ilk defa birbirimizden ayrılıyorduk. Artık aylarca kanat kanata yatamayacak. Birbirimizin tüylerini okşayamayacak, gökyüzüne birlikte çıkıp kanatlarımızı çat çat vurduktan sonra kayık yapıp süzülemeyecektik. Soğuklar ruh halimizi daha da karartıyor, neyse kısa kış günleri bu eziyeti biraz olsun azaltıyordu.

Biz mavi göllerin, yeşil buğday tarlalarının, sarı kamışların, kırmızı damlı evlerin üzerinde çok uçmuştuk. Ben seninle beyaz karla kaplı şehrin üzerinde de uçmayı arzuluyor, heryerin bembeyaz olduğu şehrin üzerinde, evimizi bulamayıp, yeni bir ülkede yeni bir ev kurup yeni hayatlar yaşama oyunu oynamayı istiyordum.

Karla kaplı şehrimizi hiç göremedik. Yeni bir ülkede yeni bir ev kurup, yeni hayatlar yaşama oyununu oynayamadık.

Tekrar günler uzamaya, havalar yavaş yavaş ısınmaya başladı.

ben seni uzaktan öylece izler
senin için ağıtlar yakarken
seni sevmek varken
bu aşk için ölmekten korkarken


Bay Eziyet gelip kümesi ikiye ayıran teli söktü. Tozlu duvardaki takvimde 14 şubat yazıyordu.

Fatih Mika
22 Subat 2008 Roma

24 Şubat 2008 Pazar

8 Mart ve mimozalar

Bizim atölye Cafarella'ya 100 metre yakınlıkta. Cafarella, Roma kırlarının şehre burnunu soktuğu doğal bir park. Kaç gündür atölyenin önünden genç, yaşlı, kadın, erkek birçok kişi ellerinde sapsarı mimoza dalları ile geçiyorlar. Belli ki Cafarella'da bir mimoza ağacı var.

Bu gün 8 Mart diye ben de dün akşamüstü bisiklete atlayıp Cafarella'ya mimoza almaya gittim. Mimoza ağacı sapsarı, daha uzaktan görünüyordu. Yaklaştığımda ne göreyim alt taraflarda koparılacak dal kalmamış. Ne yapayım, ağaca tırmanmaktan başka çare yoktu. Bisikleti ağaca yaslayıp, ağacın üzerine çıkıp başımı kaldırdığımda ne göreyim; bir bengaldeşli ağacın tepesinde karton kutusunu yerleştirmiş 8 Mart'ta satacağı buketleri yapıyor.

Eğer bugün size arkadaşınız, sevgiliniz, nişanlınız yada kocanız bir dal mimoza verirse bilin ki ben de o ağaçtaydım. 365 gününüzün 8 Mart olması dileğimle 8 Mart'iniz kutlu olsun.

Fatih Mika
8 Mart 2006, Roma




Not: Bu yazı, Mehtap’in yazısında mimozalardan bahsedildiği için zamanından önce gönderilmiştir

11 Şubat 2008 Pazartesi

Mara

Ho voluto più bene a voi che a Dio, ma ho la speranza che lui non stia attento a queste sottigliezze e abbia scritto tutto al suo conto.” Don Milani

“Sizleri (ogrencilerini) tanridan daha fazla sevdim, fakat umuyorum ki tanri bu detaylarin uzerinde durmaz ve hesap defterine herseyi yazar.” Papaz Milani

Roma Guzel Sanatlar Akademisi’nde gravur dersleri vermeye basladigimda en buyuk sorunum, benden once hocasiz kalip dagilan ogrencilerimi toplamak oluyor. Bu ogrencilerin en iyileri zaten baska gravur atolyelerine geçmisler. Bana kalanlar ise çesitli nedenlerden dolayi hocalarinin eksikligini hissetmemis, ya da bu hocasizlik onlarin islerine gelmis. Bu ogrencilerimin icinde bes tane anne var. Bir tanesinin uç, bir tanesinin iki, diger uçunun de birer çocuklari var.

Ogrencilerimi biraz biraz toparlamaya basladiktan sonra ki butun çabam, onlara gravuru iyi bildigime ve kendilerinin de iyi gravur yapacak guce sahip olduklarina inandirmak oluyor. Istiyorum ki murekkeplere bulansinlar; metallari kazisinlar; gravur presini çevirsinler; yun keçenin altinda sakli olan çinko gravur plakanin, nemli beyaz kagidin uzerinde oynadigi oyunun içine girsinler; asitlerle, reçine tozlari ile, yagli murekkeplerle, merdaneler ve preslerle oynanan bu pis oyunun sasirtici, bastan çikartici sonuçlarini gorsunler; ortak bir atolyenin en temiz ve sorumlu bir sekilde nasil kullanilacagini ogrensinler.

Hergun sabahin sekizinde akademide oluyorum. hademeler benden sonra gelip atolyeyi temizlemek istediklerinde sandelyenin uzerine çikip oturuyor. Yerlerin kurumasini bekliyor, kitap okuyor, TOFU’ya yazacagim yazimi, ya da kendi projelerimi dusunuyorum. Ogrenciler genellikle saat 10.00’a dogru gelmeye basliyorlar.

Atolye yavas yavas canlanmaya, ogrencilerim gravuru sevmeye basliyorlar. Birgun uc cocuklu Barbara’nin bebek arabasiyla en kucuk cocugunu atolye getirdigini goruyorum. “Hocam Andrea’yi uyutayim, geliyorum.” diyor. Andrea bebek arabasinin icinde misil misil uyuyor. Biz Barabara ile yeni bir gravure basliyoruz. Bir muddet sonra bir ogrenci gelip Barbara’ya “cocugunuz uyandi, ama aglamiyor” diyor. Barbara hemen Andrea’nin yanina gidiyor.

Mara, akademide ki ilk gunlerimde diger ogrenciler gibi gelip “Ben sizin ogrencinizim.” diye kendini tanitiyor. Elisi kagidindan kesilmis gibi kirmizi saclari, fistik yesili mantosu, enlemesine renkli seritli coraplari var. Bana gosterdigi isleri de duzenli, bastan savma degiller. Ilk dersimizde cinko kalibin uzerinde sabirla, hatta gereginden fazla calisiyor. “Mara, keke fazla seker koyarsan, kek daha tatli olmaz” diyorum.

Mara, 64 km. uzaklikta ki baska bir sehrin bir kasabasindan once otobuse, sonra trene, daha sonra da tekrar baska bir otobuse binerek akademiye geliyor.
-Olsun, eve dondugunde hic olmazsa yemegi pisirilmis, camasirlari yikanmis ve utulenmis buluyorsundur.
-Yok, annem de calisiyor, Roma’ya bir evin ev islerini yapmaya geliyor.
-Baska kardesin var mi?
-Bir agbeyim var, ama evlendi kendi evlerinde yasiyor.
-Simdi evde el uzerinde tutuluyorsundur.
-Oyleydi, ama agbeyimin kizi dogunca artik oyle degil.

Sarayevo Guzel Sanatlar Akademisi’nde ki ihtisas yillarimda koca atolyeyi bes ogrenci paylasamaz; kapici Zvonko’ya gravurlerimin deneme baskilarini hediye eder, butun ogrenciler akademiden cikinca ben akademiye girer calisirdim. Eger aylardan Ramazan ise discilik fakultesinde okuyan Istanbullu arkadasim Kamber gece yarisindan sonra elinde ramazan pidesi ile atolyenin onune gelip cama kucuk bir tas atardi. Ben ya da Zvonko gidip kapiyi acar; gravur basmaya ara verir; yumusak, sicak pideleri yer cayimizi icerdik.

Hozo bir sabah akademiye geldiginde ogrencisi Anka’yi atolyede ki bir masanin uzerinde uyurken bulmus. Atolyede ki diger masalarin uzeri ise Anka’nin butun gece uyumayip bastigi gravurlerle doluymus. Hocam Hozo da Ljubljana’da ki ogrencilik yillarinda, akademiye -ustelik gizlice- girer ve calisirmis.

Gecen persembe, yine sabahin sekizinde akademideydim. Yuzelli yillik yasamlari ile gizemli hayvanlara benzeyen akademinin en eski preslerinin oldugu, murekkep ve petrol kokulari icinde ki bu atolye bana hep eski ustalarin dunyasini ve onlarin islerini hatirlatir. Tam tarihin icine dalip gidiyorken atolyenin kapisi acildi. Kafami cevirip yerleri temizlemeye gelen hademeyi karsimda bulacagimi sanirken, karsimda birden Mara’yi gordum.
-Sabah kacta kalktin?
-05.30’da
Hemen calismaya basladik.


Fatih Mika 10 Subat 2008 Roma

2 Şubat 2008 Cumartesi

Duman

Bizim mahallede halkaların, poğaçaların, galetalarin, un kurabiyelerinin, üzümlü keklerin, açmaların, kandil simitlerinin ve sandviçlerin yapıldığı bir simitçi fırını vardı.
Satı, bir elinde adı Boncuk olan eşeğinin ipini çeker, diğer elinde devam ettiği ortaokulun ders kitabını okur; küfelere, sepetlere yüklediği bu unlu mamülleri tren istasyonlarının ve okulların büfelerine götürürdü.

Kemal ise, bir sepete doldurduğu bu unlu mamüller ile Trakya’nın köylerine gider; büyük şehiri ve bu şehrin fırınlarında pişirilmiş unlu mamülleri tanımayan, onları alacak parası dahi olmayan köylü çocukların, evlerinden getirdikleri yumurtalarla bu unlu mamülleri takas eder; Trakya’nın köylerinden, samanların içine dizilmiş; renkleri, cinsleri ve büyüklükleri birbirlerine benzemeyen; hindi, ördek, kaz, ve tavuk yumurtaları dolu sepeti ile dönerdi. Biz çocuklar sepetin boşaltılmasına yardım eder; masalımsı bu köyler, bu köylerin çocukları, bu çocukların oyunları, evleri, meyve ağaçları, kuşları, derelerı, yaşamları üzerine hayaller kurardık.

Bu simitçi fırını, bizim çocukluk yaşamımızda ki oyunlarımızın merkezi olur; balta ile odunların kesilmesine yardım eder; kışları ise yaşıtlarımız olan fırıncının çocukları ile sohbet ederek, sıcacık fırını bir oyun yerine dönüştürürdük. Fırının sahibi Abdullah Amca bütün gece hamurlarla ve onları pişirmekle uğraştığı için gündüzleri ortalıkta pek gözükmez; sinirli bir gürültü ile fırına girerken biz çocuklar hemen ortalıktan kaybolurduk. Fırında yakılmak için yandaki arsaya yığılmıs çalı demetlerinin üzerine, fırının damından atlayarak, çocuk ruhlarımıza havada uçmayı tattırır, yumuşacık çalıların üzerine, yünlü yatakların üzerine olduğu gibi yaylanarak düşerdik. Akdeniz maki bitki örtüsünden yapılmış bu çalı demetlerinin içine oyduğumuz dehlizler; saklambaç oyunlarında saklandığımız gizli yerlerimiz olurdu.

Böyle bir oyun için hazırladığım gizli yerime, bir saklambaç oyunu sırasında döndüğümde; benim gizli yerimin bir kedi tarafından keşfedilip içinde doğum bile yapılmış olduğunu gördüm. Bu haber, saklambac oyunun sonu, yeni ve hüzünlü bir oyunun başlangıcı oldu. Mahallemizin; bizlerin peşinden gelen, bizlerle oyun oynayan köpekleri vardı da bizim sahip çıktıgımız kedileri galiba yoktu. Bu kedi ve yavruları, artık biz mahallenin çocuklarınındı. Bu yeni aileyi, öyle çalıların içinde bırakamazdık. Hemen delikli bakır kuruşlardan oluşan harçlıklarımızı ortaya koyarak, nalburdan çimento aldık. Tuğlaları büyük bir ihtimalle bir inşaattan aşırdık. Gidip, Vercin Marakur’un bahçe duvarının kenarına, çatısı bile olan küçük bir kulübe inşa ettik. Bu, bizim kedimize ve gözleri kapalı yavrularına yakışır bir kulübe idi. Sonra anne kedi ve yavruları için kaplara yiyecek ve süt koyduk.

Eğer hava kararmasa; ya da annelerimiz balkonlara, pencerelere çıkıp bizleri çağırmasa; hiç birimiz o küçük kulübenin önünden ayrılmaz; sabaha kadar orada bekler; kedi yavrularının milim milim büyümelerini, gozlerini ilk açtıklarında annelerinden sonra bizleri görmelerini isterdik.

Akşam olup, uyku bizleri uyutmak için gözlerimize girmeye çalışırken; gözlerimizin içindeki kedimizi, onun yavrularını ve kulübesini oradan çıkarmak için kimbilir ne kadar uğraşmıştır.

Sabah uyanır uyanmaz hepimizin ilk gittiği yer, kedinin kulübesi idi. Fakat, erkek kediler yavruları boğmuş, üç renkli anne kedi kulübeyi terk etmişti. Büyüklerin ve anne kedinin bildiğini biz çocuklar da öğrenmiş, bu erkekliği erkeklikten saymamıs, çok ama çok üzülmüstük.

Aklımda iz bırakan ilk kedili anım budur. Sobamızın yanında ki şilteye yatıp uyuyan bir kedimiz olmasına rağmen, rengini bile anımsamıyorum.

Sinou’ların komşusu Halide Ablalar’ın Linda adında, yerden bitme cinsi, küçük bir köpekleri vardı. Halide Ablalar yolda terkedilmiş küçük bir kedi bulup, alır eve getirirler, boyu Linda’nın yavruları ile aynı olan yavru kediyi Linda’ya teslim ederler. Süt anneliğini kabul eden Linda, yavru kediyi kendi yavruları ile birlikte büyütür. Dişi olan bu kedi de büyüyüp, birgün anne olup, yavrular doğurur.

Bir balıkçı köyünde bir kedi beslemek hakikatten iş değildir. Bu yavrulardan koyu gri olanını Halide Abla, Meryem Teyze’ye hediye etmişti. Sinou ile ben bu yavru kediye isim babalığı yapıp, koyu gri renginden dolayı Duman adını verdik.

Insanoğlu köpeği göçebe iken evcilleştirdiği için, sahibi nereye giderse köpek onunla birlikte gider. Halbuki insanoğlu kediyi yerleşik düzene geçtiği zaman evcillestirmiş. Bu nedenden kedi sahibine değil de evine bağlıdır. Nitekim başka semtlere taşınan komşularımızın kedileri, bütün çabalara karşın o başka semtlerde yaşamayıp, artık sahiplerinin olmayan evlere geri dönmüşlerdir.

Nedenini tam bilmiyorum. Belki de evde güvercin ve diğer kuşları beslediğim için, kedilere o zamanlar özel bir ilgi göstermemiş; okşanıldıklarında içinize kadar girip size huzur veren hırıltılarını, tüylerinin yumuşaklığını keşfetmemiştim. Belki de yaşım, henüz okşama yaşları değildi.

Akademide gravürü tanır tanımaz çok sevmiştim. Ders saatlerinin dışındada, boş olan atölyeye gider, kendi kendime çalışırdım. Bir öğle sonrası, boş atölyede kuru kazı tekniği ile yaptığım gravürün mürekkebinin yağ oranını tam ayarlayamamış; gravür kalıbına yapışan mürekkebi temizlemek için verdiğim mücadeleden çıkan sesler koridora kadar yayılmıştı. Birden atölyenin kapısının açıldığını, açık kapıdan Hocam Hozo’nun başını uzatıp “Fatih, yavaş, yavaş, gravür kalıbı kadın gibidir” dediğini duydum.

Dumanı uzaktan izliyor; kuşlarımıza zarar vermeyen tavrına, balıkçı bir ailenin kedisi olduğu için yakaladığı farelerle sadece oynayıp, sonra salıvermesine, bizim verdiğimiz balıkların sadece gövdesini yiyip, kafasını ve kuyruğunu bırakmasına şaşırıyor; martıların saldırılarından kaçıp kayıkları çektiğimiz kızakların altında ki sığ sulara saklanan kefal yavrularına pusular kurup, onları yakalayıp kendi ekmeğini sudan çıkarmasına saygı duyuyordum.

Bir kış günü, bir tavuk zamansız kuluçkaya yatınca; Meryem Teyze tavuğu ve yumurtalarını follukla birlikte sobalı odaya almıştı. İlk yirmi gün hayvanlar dahil, ailenin yaşamında bir değişiklik olmamış; ama yirmibirinci gün ilk civciv yumurtanın kabuğunu kırıp, sarı ponpon tüyleri ile annesinin kanadının altından kafasını çıkarınca, Meryem Teyze Duman’a güvenemeyip “Duman artık sen eve girme” demişti.

Oysa biz göle ava gitmek için tekneyi hazırlamış; tüfeklerimizi, fişekliklerimizi, kasık çizmelerimizi, parkalarımızı ve sucuk-ekmekten ibaret olan nevalemizi tekneye yüklemiş; almayı unuttuğumuz yağmurluklarımızı alıp, tekneye dönerken; Duman’ı ağzında bizim sucuk kangalı ile kaçarken yakalamıştım. İçgüdüsel bir sekilde, hemen basamak tahtasını alıp Duman’a fırlatım. Basamak tahtasının isabet ettiği Duman, Afrika savanlarında çitaların antilopları yakalarken çıkardıkları gibi tozu dumana karıştırıp,bir iki takla atıp gözden kayboldu. Duman’ın gidiş o gidiş.

Bu arada civivler büyümüş, havalar ısınmış, bahar gelmişti. Ama Meryem Teyze Duman’ı unutamamış. Duman’a “Duman artık sen eve girme.” dediğine bin pişman olmuş. “Ne alıngan kedi, vallahi bir defa söyledim, alındı, bir daha eve dönmedi.” diye üzülüp duruyordu.

Fatih Mika 1 Şubat 2008 Roma

25 Ocak 2008 Cuma

Söz


Burcu MSN’de “yılbaşı kartını aldım teşekkur ederim, içine sakızımı koyup ben de sana yılbaşı kartı gondereceğim. Sakızımı ne olur Roma’nın güzel bir yerine yapıştırıver” diyor. Ben de “şimdi başıma iş aldım” diyor, ama Burcu’ya bana sakız filan gönderme diyemiyorum. Arkadaşlıklar bedel ödemeden, arkadaşlık olmuyorlar.

Posta idaresinin özelleştirilmesinden midir, Kurban Bayrami ile Noel’in ve Yılbaşının birbirleri ile karışmasından mıdır? Bilmem, mektup gecikiyor. Ben de bu gecikme ve günlük hayatın akışı içerisinde mektubu unutuyorum.

Bir gün apartmanın giriş kapısına geldiğimde polislerin ellerinde kağıtlar zillerin içerisinde bir isim aradıklarini görüyorum. Bir iki dakika içinde aranılan zilin bizim olduğunu ve önümüzdeki salı günü saat 11.30’da karakola gidip ifade vermem gerektiğini ögreniyor, fakat ne için ifade vermem gerektiğini oğrenemiyorum.

Önum, arkam, sağım, solum, bütün yakın tarihimi göz önüne getiriyor, fakat neden polise ifade vermem gerektiğini çıkaramıyorum.

Salı gününe kadar olan dört uzun günü sıkılarak geçiriyor. Salı sabahı erkenden kalkıp kendime çeki düzen veriyor, çok mecbur kalmadığım zaman giymeyi aklımın ucundan bile geçirmedigim takım elbisemi giyip, kravatımı takıp, ayakkabılarımı parlatıp karakola gidiyorum. Karakolun önünde, kokenleri benim kokenlerime benzeyen yabancıların oturma izinlerini almak için yaptıkları uzun kuyruğun arasından sanki ayrıcalığım varmış gibi geçiyor, ama bu randevunun yerine o kuyrukta bekliyor olmayı tercih ediyorum. Kapıdaki görevli, gitmem gereken odayı gösteriyor. Kapıyı çalıp giriyorum. İçeride üniformalı polisler yerine beyaz önlükler giymiş daha çok doktora benzeyen memurlar var. Ama biraz sonra kurt köpekli üniformalı bir polis de odaya giriyor. Ben kendimi tanıtıp, beni çağırmışsınız diyorum. Aynı anda masanın üzerindeki zarf dikkatimi çekiyor. Aklıma hemen Burcu’nun mektubu ve başıma geleceğini tahmin ettiğim şeyler geliyor. Bu hikayenin, bürokrasinin içinde uzayıp gideceğini ama suç işlemediğimi bilip biraz rahatlıyorum.

Beyaz önlüklü polislerden kadın olanı “Bu zarfın içinde içerigini tespit edemedigimiz bir madde bulduk. Bu madenin, yeni, deşifre edilmemiş bir uyuşturucu madde olmasından şüpheleniyoruz. Bir örnegini Amerika’ya NASA laboratuarlarına gönderdik. Ama sizin de bize yardimci olmanızı istiyoruz. Eger bize yardımcı olmayıp soruşturmayi yanlış yönlendirmeye calışırsanız bütün bunları sizin aleyhinizde delil olarak kullanacağız. Biz gerekli örnek parçayı aldık, mektubu ve bu yabancı maddeyi size veriyoruz. Buyrun.” diyor.

Zarfı alıp karakoldan cıkıyorum. Daha karakoldan disari adımımı atar atmaz aldığım her nefesin bile izleneceğini biliyor, sokağın köşesini dönerken gayrı ihtiyari yan gözle arkama bakıyorum. Içimden zarfı ilk cöp tenekesine birakıp kurtulmak, olayın dışına çıkmak duygusu geçiyor. Nasılsa Burcu’ya “San Pietro’nun kubbesine yapıştırdım” derim iş biter diye düşünüyorum. Aslında işin bitmeyeceğini biliyorum. Başkalarına söylenmiş her sözün önce kendimize söylenmis bir söz olduğunu, başkalarına söylenmiş bile olsa söylediğimiz her sözü baskalarından daha fazla içimizde tasıdığımızı biliyorum.

1980 oncesi, Osman “Ben nişanlanmak icin Sivas’a gidiyorum.” diyor. Ben de Osman’a “Bana Sivas’tan boynuz saplı, küçük, bir köylü çakısı getirir misin?” diyorum. Osman Sivas’tan döndügünde parlayan nişan yüzügünü taşıdığı eliyle bana boynuz saplı çakımı hediye ediyor. Ben de cok saf bir şekilde “ Bu çakının ömrü sizin evliliğinizin ömrü kadar uzun olsun.” diyorum. Hemen çok büyük bir yemin etmiş gibi kızarıyor, “şimdi sözünü tut Fatih” diyorum. Son otuz yılda başımdan ve yanımdan geçenleri, geride bıraktıklarımı saysam elbette bitmezler. Yaşadığım ülkeler bile paramparça parçalara bölünmüşler. Ama Osman’ın Sivas’tan getirdiği cakıyı hala saklarım. Ustelik Osman ile son yirmi yıldır bir türlü görüşemedik, belki de ona söylenmiş bu sözü o hiç duymadı. Ama ben agzımdan cıkanı nasıl duymam?

Dikkatli olmalıyım. Gündelik yaşamda her insanın yapabileceği yanlışlardan bile kaçınmam gerektiğini biliyorum. Çünkü mercek altına alınmış durumdayım. Bundan sonra, yeşil ışık yanmadan ara, boş sokaklarda bile karşıdan karşıya geçmiyor. Büfeden aldığım kağıt mendilin KDV fişini istiyor, metroda ve otobüste küçük çocuklara ve kendimden biraz daha yaşlılara bile yerimi veriyor. Acelem olsa bile komşu kadının pazar arabasını sekizinci kata kadar cıkartıyor. Üst kattakilerin gürültülerini konser yerine sayıyor, son otuzbeş yıldır olmadığım sinek kaydı sakal traşımı oluyor, sessiz sakin yaşamıma devam ediyorum.

Ama Burcu’ya sözüm var. Artık kurumuş olan bu sakızı, yapıştıracağım yere kendi öz gücü ile değil de, bir yapıştırıcı ile yapıştırmam gerekiyor. Aklımdan slikon, uhu, ve japon yapıştırıcısı geçiyor. Kimyager bir arkadaşıma hangi yapıştırıcının daha kaliteli olduğunu soruyorum. O da bana bunun sadece yapışkana değil, yapıştırılacak yere de bağlı olduğunu söylüyor. Eğer bir ağaca yapıştırırsam bir botanikçi ile, bir yapıya yapıştırırsam bir inşaat mühendisi ve bir restarasyon uzmanına danışmamın iyi olacağını söylüyor. Botanikçi agaçlara yabancı bir madde yerine sakızı çivilememi ve bunun ağaca bir zararı dokunmayacağını söylüyor.İnşaat mühendisi ise sakızı eğer bina yeni bir bina ise,çimento ile; eğer bina tarihi bina ise, yumurta akı ve kil karışımı bir harç ile yapıştırmamı öneriyor. Bu yumurta akı ve killi harç restarasyon uzmanında kafasına yatıyor.

Şimdi iş, sakızı yapıştıracağım yerin tespitine kalıyor. Bu araştırmaya akademiden cıktıktan sonraki bütün zamanımı ayırıyor ve Roma’yı tekrar ilk geldiğim zamanki gibi gezmeye başlıyorum. Fakat bütün bu araştırmalarımın sonucunda sakızı Villa Borghese’de ki terasın bir kenarına yapıştırmaya karar veriyorum. Bu terastan bütün Roma’nın San Pietro’nun kubbesine kadar güzel bir görüntüsü var.

Şimdi bütün sorun, erkenden evden çıkıp, peşimdeki bütün polisleri atlatip Villa Borghese’ye ulaşmak. Evden çıkınca hergün metro’ya gittiğim yol yerine önce şehrin dışına giden bir otobüse rastgele biniyor. Otobüsün içindeki yolcuları sayıyor, benimle aynı durakta inenleri mimliyor. Sonra şehri enlemesine kesen başka bir otobüse biniyorum. Benimle aynı durakta inen sekiz kişiden, üçü bu yeni bindiğim otobüse biniyorlar. Bunlardan biri bıyıklari yeni terlemiş bir lise öğrencisi, ikincisi cok süslü püslü çırtlak yeşil paltolu genç bir kadın, üçüncüsü gri paltosu kadar silik orta yaşlı bir adam. Beni izleyen adamın bu silik kişiliklinin olabileceğini düşünüyorum. Bu işleri yapanlar, genellikle baskalarının akıllarında kalmak istemezler.

Birden aniden otobüsten iniyor, iki sokağı iş olsun diye gezdikten sonra şehre doğru giden banlio trenine biniyorum. Çok kalabalık olan vagondaki yolcuları gözden geçiriyor ve hemen gri paltolu adamı yolcuların arasında yakalıyorum. Fakat yolcuların arasında ilk otobüsten benimle birlikte inen iki kişi daha var. Bunlardan biri emekli olmuş bir memur izlenimi veriyor. Diğeri latin amerikalı bir yuze sahip. Ikisini de gözhapsine alıyor; bir müddet sonra emekli izlenimi vereni bir genç kiza sürtünürken yakalıyor ve beni izlemediğini anlıyorum. Latin amerikalı tipli ise elindeki gazete ile herkesin görüşünü kapatıp gazetenin altından elini bir yolcunun çantasına sokuyor. Içimden gidip gri paltolu adamın boğazına saılıp beni izleyeceğine bu hırsızları yakala demek geçiyor ama susuyorum.

En sonunda aman be deyip gidip sakizi Villa Borghese’de ki terasa yapıştırıyorum.

Bir gün sonra tekrar polisler eve gelip beni karakola davet ediyorlar. Karakolda bütün bu olanlar konusunda en bilgili kişinin Burcu olduğunu ve masraflarını ödedikleri takdirde kendisini Roma’ya getirtebileceğimi söylüyorum. Kabul ediyorlar. Ornek olarak polise verilmek uzere elinde bir kutu “Dandy” sakizi olan Burcu’yu Roma Leonardo da Vinci Havaali’ninda karsılıyor, eline bir Roma haritasını, evin adresini, evde dikkat edilmesi gereken bir kac önemli noktanın yazıldığı pusulayı ve evin anahtarlarını veriyor. Burcu, biz bir saat sonra Istanbul’a uçuyoruz diyorum.

Burcu’dan ayrıldıktan sonra hemen havaalanının barına gidip barın büfesindeki bütün sakızları alıyor. Alelacele çiğniyor, Havaalanının postanesinden dünyadaki bütün arkadaşlarıma postalıyorum.


Fatih MİKA