Nilambara / Postacı Melek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nilambara / Postacı Melek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2008 Salı

Kısa bir TOFU Tarihi...

berrin açılmış dedi ki...
seninle aynı fikirdeyim nilambara

gülçin yazmalı - nilambara yazmalı -editör mutlaka yazmalı diğer tofugrup üyeleri sizlerde yazmalısınız.. çiğdem de yazmalı
meraklanmayın ben akla zarar yazılarıma devam ederim...
bu nasıl çelişki kimse yazı yazmıyor
okur ikiye katladı...
ozan sen nerelerdesin ?
şu sıcak havada - denizle - suyla alakalı yazı olsa süper olurdu...
25 Temmuz 2008 Cuma 09:33



*******


Sevgili Berrin, bu yukarıya kopyaladığım yorumun ile beni yaklaşık 2 sene öncesine götürdün...
*
Ankara’da harika bir Kasım akşamı, belki de Aralık.... tam hatırlamıyorum, bakmak lazım, Tofu’nun ilk yazılarına dönmek lazım...
Berrin’in evinde yine bir sevgi sofrası ve etrafında toplanmış 8 kişi (Berrin, Brajeshwari, Brajabanita, Anushila, Subhankari, Indrani, Jahnabi ve ben)
Harika bir akşam... yemekler harika, sofra çok şık... Herkes harika, çok şık, çok keyifli...
Sohbet harika, çok renkli çok dolu, hayata dair herşey o şık masanın şık sohbetine dahil...
*
Ve ilk öneri sevgili Brajeshwari’den geliyor... “Bir blog açsak, hep birlikte, tüm bu paylaşımlarımızı orada devam ettirsek, böyle arada bir buluşmalarla sınırlı kalmasa, daha sık daha çok paylaşsak”
*
Sanırım bu tarz bir cümleydi, tam hatırlamıyorum ama içeriği, anlamı bu tarz bir cümleydi... Biran duraksadığımı hatırlıyorum... Blog kültürüne çok yabancıyım, nedir ne işe yarar, ne yaparız kestiremiyorum dolayısıyla pek fikir de yürütemiyorum ama genel görüşe katılarak “aa evet neden olmasın, çok da hoş olur” diyorum, tam olarak neye olur dediğimi bilmeden...
*
Ve ertesi günlerde Brajeshwari hızlı bir başlangıç yapıyor, hepimize gönderdiği maille blog için planlarını ve hem planlar hem de özellikle bloga konacak isim ile ilgili önerilerimizi istiyor... Ben hala işin ciddiyetinin çok da farkında olmadan, yoğun iş tempomun içinden ciddiye alınmayacak kadar saçma 1-2 isim önerisinde bulunuyorum ve doğal olarak sıralamaya bile giremiyorum... :)
*
Sonra, Brajeshwari’den yeni bir mail geliyor... Blog için bulduğu isim ve neden o isim olduğuna dair harika bir açıklama... hepimiz çok seviyoruz bu ismi ve ifade ettiklerini... ve oy birliği ile yeni beraberliğimizin temellerini atacak olan blogumuzun ismi “Tofu Grup” oluyor... ve hizmete açılıyor...
*
İlk günler hergün heyecanla takip ediyorum, nedir ne değildir ne işe yarar nasıl kullanılr vs anlamaya çalışıyorum ve yazılan her yazıyı su gibi okuyorum... Bu paylaşımdan çok keyif almaya başlıyorum, o dönemdeki yoğunluğumun içinde bulduğum en ufak boşluğu bile hayatıma yeni giren bu kavramla doldurmaya çalışıyorum. Yazılar üst üste birikiyor ama ben hala izleyici konumundan çıkamıyorum, üye olmayı başaramıyorum... nedenlerini araştırmaya da yazı yazmaya da vakit bulamıyorum... ve günler sonra nihayet büyük gün geliyor ve ilk girişimi yapıyorum... Sonra... Sonrası kendini üretiyor ve hergeçengün oynamak, oynadıkça yeni birşey öğrenmek ve öğrendiklerimi uygulamak ve büyük bir açlıkla her konuda herşeyden bahseden yazıları sürekli üretmekle geçiyor. Ve öyle bir an geliyor ki, çok koştuğumu ve arayı çok açtığımı düşünüp, durma ihtiyacı hissediyorum... Sonra böyle koşmaya üretmeye alışıp duramadığımı farkediyorum ve özgürce, kimsenin hakkını, alanını gasp etmeden daha daha fazla koşmak için yeni bir alan arayışı ile Tofu Gruptan ince sazın doğuşunu izliyorum keyifle... İnce saz da özgürce koşmaya devam ederken de hala büyük bir zevk ve merak ile Tofu Grubu takibe devam ediyor hatta ara ara hızımı alamayıp ufak turlar da atıyorum...
*
Buarada Tofu Grup, emeklemeye başladığı ilk günlerden itibaren hızla harekete geçiyor, 8 kişi ile çıktığı yolda 15 ayrı rengi aynı güzellikte barındıran bir gruba dönüşüyor... Ve sürekli üretiyor... Her güzel şeyde olduğu gibi Tofu Grup ta zaman içinde kabına sığamamaya başlıyor ve kendi içinden yepyeni harika yeni bloglar doğuruyor... İlahi Tatlar, Yansıma ve Yanılsama, İnce Saz, Dengede Reiki, Mevsimlerden Roma, Bulut, Aşka Dair.... hiçbirini diğerinden ayırt edemediğim ve herbirinin Tofu Grup şemsiyesi altındaki büyük bir ailenin fertleri olduğunu düşündüğüm bu bloglar da büyüyüp, serpilip birer yetişkin olarak kendi renkleri ile dolu dolu yoluna devam ediyor.
*
Ve an geliyor, şemsiyenin renkleri azalıyor... Tofu Grubu büyük ve keyifli bir aile yapan tüm renkler birer birer kendi yoluna gittikçe, aile yalnızlaşıyor, sessizleşiyor, özlem çekiyor... Eski kalabalık, rengarenk, coşku dolu günlerin özlemini çekiyor...
*
Ben çok özlüyorum... Biliyorum sizler de özlüyorsunuz....
*
Sevgili Brajeshwari, hiç sesimi çıkarmadım, özgür olmak isteğini anlayışla karşılamaya çalıştım ancak bukadar insanı aynı şemsiye altında büyük bir üretkenlikle toplayan, önayak olan kurucu editör yine burada olmalı... Ara sıra da olsa o lezzetli, dolu dolu satırları ile Tofu şemsiyesinin tekrar dimdik durması için sapından tutmalı... çok yakında bu şemsiyeyi tekrar ele alacağını ummak istiyorum...
*
Sevgili Brajabanita, hani çocuklarla annelerle ilgili anlatacakların... Çok beklettin, hadi artık... bizleri güzel paylaşımların ile düşündürecek ve gülümsetecek satırlar geleceğini biliyorum ve bekliyorum hala umutla...
*
Sevgili Anushila, hani diyorum ara sıra o güzel “Perşembe sohbetlerin”den kısa kısa alıntılar yapsan buraya... O dolu dolu güzel sohbetlerinin kısacık özeti de olsa paylaşsan burada bizlerle... sen bana yolla, ben zevkle yerleştirir süslerim :)
*
Sevgili Subhankari, uzun zaman oldu... o inanılmaz lezzetteki, düşündüren, gülümseten zengin içerikli yazılarını özledim... minicik bir zaman ayırsan kocaman bir yazı çıkaracağından eminim, lütfen minik bir zaman :)
*
Sevgili Indrani, o aksak aksanını, deli dolu hallerini, evin yaramaz kızını özlemeyen yok eminim... Istanbul’u senin gözünden izlemek ayrı bir zevk, oralara gidip lütfen unutma buraları...
*
Sevgili Jahnabi... okul bitti... yaz sezonu bitmeden yazacak çok vaktin ve çok konun olacağını biliyorum... geçen yıl ki güzel tatil anıların üzerine yenileri gelecek, şuanda biriktiriyorsun ve biriktirdiklerini zevkle bekliyoruz... ve yakın tarihte birikecek başka güzel anıların olacak, lütfen onları da paylaş bizimle, birlikte büyüyelim :)
*
Sevgili Betül, tamam buaralar sana biraz izin.... ama 1-2 ay içinde bize muhteşem haberlerle döneceğini ve ardında bıraktığın boşluğu kısa sürede dolduracağını düşünmek istiyorum. Kocaman bir hayal dünyasına sahip güçlü, azimli “pembe etekli amazon”u özledik ve itiraf edeyim, senin minik adımlarla da birlikte büyümek için sabırsızlanıyorum :)
*
Sevgili Navanalini, senin gözünden senin dilinden Hindistan ayrı güzel di... seni de senin Hindistan’ını da özledik ve tabii ki diğer tüm renklerini de...
*
Sevgili Gülçin, gördüğün gibi hala azimliyim, kararlıyım... birkaç parmak bal ile çok uzun süre idare ettik, uzun zamandır ne yazı ne yorum ne cevap... kararlıyım, peşini bırakmamaya. Bir gün bir anda çıkacaksın ortaya tüm biriktirdiklerinle.... sadece ummuyorum, biliyorum... hadi lütfen... :)
*
Sevgili Mehtap, mevsimler ara sıra Roma’dan buralara da uzansa, o güzel kadının güzel esintilerini bu şemsiyenin altında da görsek, hatta biraz da Gülçin’e şantaj falan yapsan... hani kardeşindir, bilirsin motive etmenin yollarını :)
*

Sevgili Selma, Efla'nın minik adımlarla yürümeye başlaması ve birkaç parmak lezzetli bal derken Efla koşmaya başladı ve sen çok meşgul bir döneme girdin... Ama, yine de lütfen birkaç minik zaman ayırıp lezzetli lokmalarından sunsan yine ara sıra...

*

Sevgili Ozan, biranda ortaya çıktın biranda harika bir renk kattın ve aynı hızla yok oldun, tıpkı karabatak misali... :) şaka biryana, şuaralar bir belgesel üzerinde çalıştığını söyledi Berrin... ortaya harika bir çalışma çıkaracağından eminim, merakla anılarını paylaşımlarını bekliyoruz, ilk fırsatında...
*
Sevgili Fatih.... ne desem bilmem ki... minik bir adımla ama güzel bir renkle, bunca bayanın olduğu bir gruba büyük bir cesaretle adım attın ve çok da hoş bir yer edindin, keyifle izlendin... ama Sevgili Fatih, ne yaptın öyle... kendi halimizde çoşku dolu, kişisel gelişim falan derken sen biranda ortalığı karıştırdın, yeni yollara saptın, adımlarını büyüttün ve kızma ama adımların öyle değişken ve hızlı ilerledi ki sana yer açmak için kaçıştı herkes :) ne yapsak, acaba sana yeni bir blog mu açsak... hani sadece sana ait, dilediğince, özgürce yeraltı yerüstü tüm yollara istediğin hızla sapacağın, koşacağın, sürekli liste başı olacağın yepyeni taze bir blog... ne dersin? ben hazırım her türlü desteği vermeğe :) şaka bir yana, Fatih Mika’ya ait bir blog cidden güzel fikir, Tofu Grup şemsiyesinin altında yeni bir sayfa daha.... hadi adını düşün, içeriğini hazırla yapalım, şöyle sergi tadında, gökkuşağı renklerinde... ve tabii Tofuyu da ihmal etmeden ama kimseyi de kaçırmadan ;)
*
Sevgili Çiğdem, Berrin haklı, ara sıra konuk gelsen, o güzel radyo sohbetlerini özet te olsa bizlerle paylaşsan, yep yeni renkler katsan...
*
Hatta isteyen herkes konuk gelse... Mehtap’ın başlattığı harika girişimi gelenek haline getirsek, konuklarımıza kapımızı sonuna kadar açsak...

Ve Sevgili Berrin, seni sona sakladım, Tofu Ailesinin en vefakar en fedakar bireyi... ve tabii ki en üretken... iki yeni harika blog üretmiş olmana rağmen Tofu şemsiyesini hiç bırakmayan, akla zarar, en dramatik konuları bile hem düşündürüp hem gülümseterek okutan o muhteşem şiirsel yazılarına sakın ara verme lütfen... Ve yukarıdaki youmun ile uzun zamandır zihnimden akanları satırlara dökme fırsatını verdiğin için çok teşekkürler...

Sevgili Tofucanlar ve sevgili konuklar, Tofu Grup yaz aylarını sakin geçirmeye alışkın olsa da bu durağanlık bu sakinlik fazla, hiç yakışmıyor Tofu Gruba... Lütfen, hep birlikte soluklaşan renkleri tekrar canlandırıp, gök kuşağı renklerini tekrar taşyalım bu güzel şemsiyemize... Kimbilir belki hep birlikte harekete geçersek, canlanırsak bizleri biraraya toplayan, yeni açılımlar yapmamızı sağlayan ilk adımları atan Sevgili Brajeshwari de yuvaya döner... Ne dersiniz? Bu güzel aile tüm renkleri ile hep birlikte coşku dolu günlerine dönmeyi hak etmiyor mu?

Sevgilerimle,
Nilambara dd
28.07.2008

21 Nisan 2008 Pazartesi

Cara Pippa... / II

Bugün tofu sayfasını açınca Fatih'in yazısını ve yorumlarımızı tekrar okudum ve kendimi biran duyarsız, katı bir tutum içindeymiş gibi algılayıp ürperdim. Günlerdir utanç içinde sesimizin soluğumuzun kesildiği bu insanlık dışı olay ve toplum olarak içinde bulunduğumuz durum... Hergeçen gün hepimizi biraz daha sus pus edip, sindiriyor...

Aslında, ne yazık ki Fatih'in yazısında geçen her detay sadece Türkiye'ye özgü değil, insana özgü, ne yazık ki tüm dünyaya özgü... sadece, ülkemizde yaşanması ekstra bir katkı yapıyor utancımıza, üzüntümüze... Oysa, şovenist bir utancın çok ötesinde, insan olarak utanç verici...

Ne yazık ki insan, insan olmaktan uzaklaştıkça daha da vahşileşmekte... ne yöne doğru uzaklaşmadır bu adlandıramıyorum, hayvani içgüdüler diyemiyorum çünkü hiçbir hayvanın doğasında korunma güdüsü dışında zevk için öldürme güdüsü yoktur... bu denli vahşileşmenin adını koymak mümkün değil...

1990 yılında Londra'dayken, sadece 1,5 ay içinde metroda sırf zevk için 5 yabancı kız öğrencinin (2 İspanyol, 2 Fransız ve 1 İtalyan) raylara itilerek öldürüldüğünü hatırlıyorum... heryerde sıkı sıkı tembih ediliyordu, "metroda kesinlikle raylara yakın değil duvara yakın yürüyün, durun" diye... Hergeçen gün yeni bir saldırı olayı anlatılıyordu... hava karardıktan sonra dışarıda kalmaya ürker hale geldiğimi hatırlıyorum...

Ne yazık ki bu tip saldırılar ülkelere değil insana özgü, çağımıza özgü... tıpkı toplumsal yozlaşmanın, kültürel yok oluşun, ekonomik çöküşün sadece ülkemize değil tüm dünyaya özgü olması gibi...

[Fatih ile Ankara'dayken konuşmalarımız sırasında anladığım birşey var ki burada onu tekrarlamak ihtiyacındayım... her birimiz karşımızdakini kendi literatürümüz, kendi anlayışımız içinde değerlendiriyoruz... Sevgili Fatih, kendi politik altyapısı, politik literatürü ile değerlendirmiş çoğu ifademi doğal olarak ve yine doğal olarak eleştirel yaklaştı bazı noktalara... Oysa, hiçbir politik alt yapısı, geçmişi ve hatta sempatisi olmayan bir kişi olarak benim literatürüm daha çok kişisel gelişime, spritüel yaklaşıma ait... Dolayısıyla ilginçtir ki aynı ifade iki farklı anlayış ile bakıldığında çok farklı anlamlar taşımakta... Mevlana'nın "siz kendinizi ne kadar ifade ederseniz edin karşınızdakinin değerlendirdiği kadarsınız" sözü buraya tam oturmakta... Dolayısıyla tabii ki kızamıyorum böyle anlamış olmana Sevgili Fatih :) ]

Ancak, şu gerçeği de kabul etmeliyiz ki, içinde bulunduğumuz toplum son yıllarda ekstra değişimler yaşamakta ve ne yazık ki bunu büyük bir hızla yaşamakta ve çoğumuz da ürkerek izlemekteyiz... Ancak, korku kültürü yerleştikçe değişimler daha hızlı yaşanır (politik bir literatür ile değil spritüel literatür ile düşünüyorum bunu), korku umutları yok eder ve ne yazık ki umutlar yok oldukça yaşama isteği azalır ve depresif bir toplum ortaya çıkar, sosyolog değilim ama sadece mantık yürütmek bile korkan, umutsuz, depresif bir toplumdan çok başarılı robot tipler oluşturulabileceğini göstermeye yeterli...

Ve ısrarla inanmaya devam ediyorum ki, toplumu onarmanın, düzeltmenin yolu bireyden başlar ve herbir birey kendi adımlarının sorumluğunun farkında olmalı... Herşeye, tüm olumsuzluklara rağmen umut ile, neşe ile, aşk ile, çoşku ile adım atmaya devam etmeli... hergeçen an daha da coşarak... kendi enerjisini yükselten kişi her türlü kaosun içinde dahi güçlüdür, dengededir ve önce yakın çevresini yükseltir ve yükselen her değer zincirleme yükseltici rol oynar... tüm toplum için...

Daha da canlı, umutlu, neşeli sevgi dolu adımların tam da zamanı... Ne dersiniz?
Sevgiyle...
ND – 21.04.2008

31 Mart 2008 Pazartesi

Jay Jahnabi Devi Dasi...


Sevgili Tofucanlar,

Sizlerle harika bir haberi paylaşmanın mutluluğu içindeyim.

Sevgili Zeynep Ünlü Mutlu, artık sadece Zeynep değil... 29 Mart Cumartesi sabah saatlerinden itibaren o artık Jahnabi Devi Dasi...
“Jay Jahnabi Devi Dasi...”

Sevgili Jahnabi Devi Dasi, yolun açık ve aydınlık olsun,
Tüm didilerin adına, içten sevgilerimizle HOŞGELDİN...


Burada kısa bir nota gerek duyuyorum, izninizle...
Biliyoruz ki her sesin, her frekansın bir enerjisi var. Her kişinin kendine ait bir frekansı, enerjisi var. Kişi kendi frekansı ile uyumlu frekanslarla çevrelendiğinde ise daha fazla huzur, daha fazla sevgi, daha fazla aydınlanma yaşayabilmekte.

Bazı seslerin enerjileri diğer seslere oranla çok daha fazla güçlüdür. Dualar, mantralar, kutsal isimler enerjileri çok yüksek seslerdir ve bu yüzdendir de dua ettiğimizde, mantralar söylediğimizde, kutsal isimleri zikr ettiğimizde çok daha fazla huzur ve içsel aydınlanma hissederiz.

Herbirimiz, doğumumuzdan itibaren isimlerimizin enerjisi ile çevrelendik, kimimiz doğru frekansı tesadüfen bulmuş olmakla şanslıydık, hani bir söz vardır “ismiyle müsemma” diye, yani ismimizle uyumluyduk ama bazılarımız için de pek öyle olmadı. Çok güçlü frekansı olan kutsal isimler bazen sahiplerine çok ağır geldi, ciddi psikolojik sorunlara sebep oldu bazen de bazı isimlerin enerjisi çok hafif kaldı, kişinin güçlü enerjisi yanında.
(Şamanizmde, bebeğin henüz doğmadan annesine rüyasında ismini söylediğine, bebeğin ismi ile geldiğine inanılır ve bebeğe annesinden başka kimsenin isim vermesine izin verilmez.)

İsimlerimizin her söylenişinde enerjisi bizi biraz daha çevreler ve enerjimizi daha da yükseltir ya da düşürür.

“Devi Dasi” olmanın sorumluluğu çok daha ayrı ve oldukça ciddi bir konu. Benim burada belirtmek istediğim ise bir devi dasinin isminin tesadüfi olmadığı ve mutlaka derin, önemli anlamlar ifade ettiği. İsmin anlamının öneminden daha da önemli olan ise o ismin enerjisidir. İsmin enerjisinin, ismi alan kişinin enerjisi ile tam uyumlu olmasının da ötesinde, kişinin enerjisini yükseltme, kişiyi içsel aydınlığa biraz daha yaklaştırma gibi önemli etkileri vardır, bir devi dasinin isminin.


Bu yüzdendir ki, Sevgili Jahnabi Devi Dasi, sen artık sadece Jahnabi Devi Dasi’sin.
Jay Jahnabi Devi Dasi...

HK

Sevgilerimle,
Nilambara Devi Dasi

17 Mart 2008 Pazartesi

"içimdeki şarkı bitti..."

“İçimdeki şarkı bitti” demiş ya şair... bu sözü duyduğumdan beri ne çok kurcaladı zihnimi...
Çok hüzün dolu bir söz, çok vurucu, çok düşündürücü...

Bir insanın “içindeki şarkının bitmesi” yaşamının durması ile eş anlamlı neredeyse... dönüp kendi içime baktım, benim içimdeki şarkı ne durumda diye... biran paniğe kapıldım, içimdeki şarkının sonuna yaklaşmaktayım neredeyse son günlerde...
gazeteler, tvler, sohbetler... gelişmeler ve yükselen huzursuzluklar içimdeki şarkının sesini hayli bastırmış ve ben bu gürültünün arasında şarkımın iyice cılızlaştığını ve neredeyse durmak üzere olduğunu fark edememişim. Hemen toparlanmalı, hemen harekete geçmeli...

Yapabileceğim pek bir şey yok yükselen huzursuzluklar karşısında, kendi içimde direncimi yükseltmek, inancımı korumak ve umudumu yitirmemek için çabalamaktan başka... ve bakıyorum da bunlar da az şeyler değil...
ya içimdeki şarkı biterse, ya artık hiç umud etmeden, omuzlarım çökmüş bir şekilde kaçanların ardından bakıp “kaçmak neye yarar, terk etmek çözüm müdür” diye cılız bir sesle haykırırsam...

birşeyler yapmalı, terk edip kaçmak neye yarar... ama dururken yerimde, yurdumda içimdeki şarkının bitmesine de izin vermemeliyim, UMUTLA ŞARKI SÖYLEMEYE DEVAM...
17 Mart 2008

14 Şubat 2008 Perşembe

“herşeyin hayırlısı olsun...”

Aklıma takılan pekçok sorudan sadece birini seçmek isterken hiçbirini diğerinden ayırt edemediğimi, birinin diğerinin tamamlayıcı parçası olduğunu farkediyorum.
Yaşamın bütünlüğü içinde, isteklerimin, beklentilerimin az ancak umutlarımın çok olduğunu fark edip şaşırıyorum.
-
İnsan isteklerini adlandırabilir, belirleyebilir ve hatta öncelikler listesi yapabilir. Ancak, umutları adlandırmak zor, listelendirmek ise neredeyse imkansız... Tümü birbirinin içinde, birbirleri ile şaşılacak bir bağ var aralarında.

Umutlarıma odaklanıp, anlamaya, adlandırmaya, listelemeye çalışmaktan vazgeçiyorum, sadece umutlarımın gerçekleşeceği inancı ile hayata gülümsemeye devam etmeyi tercih ediyorum. Herne yaşayacaksam yaşayacağım, tıpkı şimdiye kadar yaşadıklarım gibi... Ben yaşayacaklarımı planlarken yıllarca hep planlamadığım sürprizleri yaşadım ve herbirine şükrettim. Çünkü gördüm ki sonuçta, planladıklarımı yaşasam aslında bambaşka bir ben olacaktım ve sanki çok da sevmeyecektim o beni... Oysa planlamadıklarımı yaşamak beni ben yapmış, bugün ki kendimden hoşnut, huzurlu oluşumu planlamadığım yaşadıklarıma borçluyum ve hepsine teşekkür ederek, evrensel planın benim için seçtiklerini yaşamaya devam etmeye hazırım ve tümünü sevgi ile umut ile gülümseyerek bekliyorum, herne yaşayacaksam yaşayacağım ve inanıyorum ki en kötüsünü bile yaşasam, sonunda mutlaka şükretmem gereken bir durum olduğunu anlayacağım.

Çocukluğumdan beri anneciğimden hep duyduğum şekli ile “hayırlısı olsun” diyorum, evet benim için ve herkes için “herşeyin hayırlısı olsun...”

Seneler seneler önce, henüz çocuk yaştayken okuduğum bir kitaptan etkilenerek, “peki benim görevim ne, amacım ne?” diye sürekli sorguladığımı hatırlıyorum.
-
Okul yıllarında tek amacım iyi bir balerin olmak ve dansın büyüsünü, içindeki kutsal aşkı sergilemekti dileğim...
-
Üniversite yıllarında ise spor aracılığı ile kitlelere ulaşmayı hedefledim. Ve nihayet, 1992 de çocukluğumdan beri aşkla yaptığım resimlerimin keşfedilmesi ile hiç beklemediğim, ummadığım sürpriz bir kişisel sergi ile ummadığım kadar geniş bir kitleye ulaştığımı gördüm şaşkınlıkla. Ve soyut resimlerim için sorulan her soruya tek bir cevabım vardı... “siz neyi görmek istiyorsanız onu anlatıyor, benim niyetim ise ‘sevgi’yi anlatmak”

Geriye baktiğim zaman fark ettiğim şey hoşuma gidiyor... Çoğu zaman farkında olmadan, son yıllarda ise bilinçli bir şekilde yaşam niyetim “sevgiyi – aşkı anlatmak” oldu.
-
Son iki senede ise harika bir yol çıktı karşıma ve kendini geliştirdi... Kendime anlatmak için başladığım yazılar seriye dönüştü ve güzel bir ruhun önerisi ile güzel ruhların biraraya geldiği bir blog ile paylaşım, derken... şimdi de 50.000 tirajlı dergiler ile daha geniş paylaşımlara dönüştü.

Tüm bu süreçte anladım ki, birşeyi anlatmanın en güzel yolu sözcükler de değil aslında. Yaşamak... anlatılmak istenenin en güzel ifade şekli onu yaşamak... sevgide kalarak, tüm yaşananları olduğu gibi kabullenerek doğru duruşu bulmak hiç te zor değilmiş, yeter ki niyet olsun... Lütuf öylesine engin ki, hiçbir niyet karşılıksız kalmıyor, yeter ki yürekten olsun...
04.02.2008

Sürprizlerle beslenen bu günün en anlamlı sürprizlerinden biri de sabah kargo ile gelen paket olmalı... Bitse de, üzerinden hayli zaman geçse de bazı dostlukların, hala dostluk ile sevgi ile anıldığını bilmenin ve dostluk ile sevgi ile anmanın sembolü minik sümbül saksısına, "Sümbül Aşklarına" teşekkürler...
14.02.2008

28 Ocak 2008 Pazartesi

"Tofu Bağımlılığı" krizi...


İnsan herşeye nasıl da çabuk alışıyor... iki gün sadece iki gün hafif bir kriz dönemi sonra hemen alışıyor ve yaşamın yeni akışında yerini alıp keyifle akmaya devam ediyorsun...

20 Ocak Pazar gecesi, evde oturmuş yeni bir haftaya başlamayı planlarken, bir telefonla tüm planlarım alt üst oluyor ve bir arkadaşımın sözleri kulaklarımda çınlıyor; “Hayat siz plan yaparken başınıza gelenlerdir...”

Hayat yine bana hoş bir sürpriz yapıyor ve bir telefonla tüm planlarım başlamadan bitiyor, yine yol görünüyor... Hızlı bir valiz hazırlığından sonra ertesi gün yayınlanması planlanan “Fırsatlar Yılı 2008” son bir rötuştan sonra Tofuda ve ince sazda yerini alıyor. Bilgisayar ertesi gün ki “kim, ne demiş?” anına kadar çantasına yerleştiriliyor ve yola çıkmaya hazır bir huzurla uykuya geçiliyor...

21 Ocak Pazartesi, yine buz gibi bir Ankara sabahı... saat 10:00, yola çıkma vakti ve ısı -6... Gerede-Bolu arası az karlı ama tüm dalları buz kaplanmış ağaçları ile müthiş bir manzara sunuyor günümüze... Boludan itibaren ise pırıl pırıl bir güneş eşlik ediyor... İstanbul ise müthiş güzel bir baharı yaşıyor, ısı +14... Aynı gün içinde 20 derecelik farkla kara kıştan harika bahara geçişin keyfi...

Ne yazık ki bu güzel keyif, akşam hafif bir sarsıntı geçiriyor... INTERNET BAĞLANTISINDA PROBLEM VAR!!!.... ve hafif bir kriz dönemi başlıyor... “kim, ne demiş?” sorusu yerini başka bir meraka bırakıyor... Brajeshwari’den harika mesajlar geliyor... “Fırsatlar Yılı 2008” daha sabah olmadan, henüz birkaç saatlikken eskiyor bile... Tofuda müthiş bir bombardıman var, aynı gün içinde birkaç yazı birden... müthiş meraklanıyorum, parmaklarım kaşınıyor... tuşlara dokunmalıyım, okumalıyım... ve bu krizin adını “Tofu bağımlılığı krizi” koyuyorum... Ne yazık ki bu problem 1 hafta boyunca çözülemiyor ancak insan her probleme alıştığı gibi buna da çabuk alışıyor ve meraklar erteleniyor, hayat kısa sürede normale dönüyor...

yarısı bahar, yarısı sonbahar ama tümü harika geçen bir İstanbul haftası da bugün ki bol karlı, yolları kızaklı, hafif maceralı ancak dostların güzel enerjileri ile uzaktan da olsa desteklenen emniyetli bir yolculuğun ardından sonuçlanıyor... kısa bir ofis ziyareti ardından eve yerleşme, dinlenme ardından tabii ki merak baskın çıkıyor... Tofuya, ince saza, ilahi tatlara ve diğer takip edilenlere hızla bakış ve harika sürprizler... çok şey söylemek istiyorum, kelimeler yarışıyor, hangi birinden başlayacağımı şaşırıyorum... ve tek tek yorum yazıp, yan taraftaki sütunda “son yorumlar” yeniliğini bloke etmek istemiyorum ve tüm duygularımı, düşüncelerimi buraya taşıyorum...

Sevgili Cheetos, şimdiye kadar nasıl da hatırlayamadım birlikte geçen eğitim saatlerimizi... beni şaşırttın... ben de çok isterim en kısa zamanda tekrar görüşmeyi :)
Sevgili Brajeshwari haklısın, hem ciddi uzun bir araştırma, hem eskiler hem de farklı farklı konuların birleşip ortak noktaların yakalandığı yepyeni yorumlar çıktı işte sonuçta... Sevgili Berrin, Sevgili Mehtap, Sevgili Betül, 2008 yeni başlangıçlarıyla çok güzel, çok eğlenceli bir yıl olacak bence de... ve mutlaka ki yeni kilolar riskine karşılık daha fazla hareketle, daha fazla egzersizle :)

Sevgili Navanalini, insanın dharması-özü “aşk” her anımızda var ve ne mutlu böyle coştuğu anlara... ne mutlu ki Lili Marleen cephedeki askerler gibi senin de kendi cephendeki iç savaşında bu coşkuyu tekrar açığa çıkaran bir sebep olmuş... yazının başlığından itibaren ise gözümde ve kulağımda tek canlanan, çocukluğumda izlediğim o güzel filmi ile Marlen Ditrich ve sesi oldu... okudukça filmin her karesini tekrar izledim... Aşk ile dolu nice anlara...

Sevgili Subhankari
, doğumgününde kutlamış olsam da seni, burada da bir kez daha “MUTLU YILLAR”... ve keşke hergün doğumgünün olsa ve sen hep böyle güzel yazılarınla duygularını, düşüncelerini bizimle paylaşsan... daha sık... hiç olmazsa haftada bir... emin ol ayda bir bile çok mutlu eder :) çok güzel, çok keyifle okunan, düşündüren ve keşke bitmeseydi dedirten böyle yazılarınla dolsun yeni yaşın ve yolun hep ışık dolu olsun...

Sevgili Indrani,
kabusun merkür ile güldürdün, gitme haberin ile hüzünlendirdin ama kimbilir belki de İstanbul’da Ankara’dan daha çok görüşürüz ;) Tam da değişim, yeni başlangıçlar döneminde başladığın yeni yaşamında MUTLULUKLAR... :)

Sevgili Fatih, tüm tofucanların senin atölyende ders alması fikri bana da müthiş cazip geldi... hayali bile güzel :) ve bence bu değişim, yeni başlangıçlar dönemine sen de bir yenilik kattın... kendine verdiğin sözü bozdun... her hafta bir yazı sözün bu hafta iki harika yazıya dönüşmüş... evet tofuya her hafta iki yazı yazmalısın ve sonra onları toplayıp kitap haline getirmelisin... eminim bu kitap hiç te sınırlı sayıda basılmayacaktır :)

“bir sakız hikayesi” müthiş keyifli idi... Roma semalarından Fellini “bunu ölmeden önce düşünmeliydim ve senaryoya dönüştürmeliydim...” diye yakınarak seni izledi eminim, sen bu satırları yazıp eğlenirken :)
Ve “Başkalarına söylenmiş her sözün önce kendimize söylenmis bir söz olduğunu, başkalarına söylenmiş bile olsa söylediğimiz her sözü baskalarından daha fazla içimizde tasıdığımızı biliyorum.” Sözüne yürektan katılıyorum...

Sevgili Brajeshwari, bence de bu güzel yazının keyfini çıkarmalısın ve belki filmini de sen yapmalısın... neden olmasın ;)

Sevgili Berrin, giysilerinin beli sıksa bile sen kendini “her halinle iyi hissedebilme” becerisine sahipsin zaten, hiçşüphem yok... 4 kilonun yarattığı paniğin ve diyet kararının ardından, güzel de olsa “pasta pasta” diye beyin yıkayan bir şiiri cesurca paylaşabildiğine göre... :)

buarada izninizle, müthiş keyif veren bir doygunluğu da sizlerle paylaşmak isterim...

“Düşlerimdeki Yaşam” kendim için hatırlatmalarla başlayıp, ortak paylaşımımıza dönüştü ve ardından henüz tanışmadığım kişilerle paylaşımlara dönüştü ve ne mutlu ki tükenmenin sınırındayken “umutları yeşerten” satırlara dönüştü...

ben teşekkür ederim sevgili “gölgecik” umutlarını yeşerttiğin ve hayata sıkı sıkı sarıldığın için... ve gönül dolusu sevgiler sevgili “cheetos

Sevgilerimle,
Bir "Tofu Bağımlısı"

20 Ocak 2008 Pazar

FIRSATLAR YILI 2008 : TOPRAK FARESİ (7 Şubat 2008 - 25 Ocak 2009)

Efsaneye göre, yaratılıştan sonra Buddha tüm hayvanları çağırır, toplanmalarını ister. Amacı onlarla astroloji hakkında görüşmektir. O kadar hayvan çeşidine rağmen sadece 12 tanesi Buddha’yla görüşmeyi uygun bulur ve yola koyulurlar. Zahmetlerini onurlandırmak için Buddha her bir seneye bir hayvanın adını vereceğine dair söz verir. Ve bu seneler her hayvanın yolda karşılaştığı olaylar esnasında sergilediği karakteristik özellikleri kapsayacaktır. Böylece bu senelerde doğan insanların kaderleri de etkilenmiş olacaktır.

Seneler belirli periyodik bir döngüye göre dağıtıldı. Her 12 senenin sonrasında hayvanların hepsi kendilerine ait olan senelere sahip oldular, hem de senenin son gününe kadar.Senelerin dağıtımı hayvanların buluşmaya geldikleri sıraya göre yapıldı. İlk sene fareye aitti, çünkü o ilk gelen hayvandı ve dağıtım yapıldığında ilk seslenenlerdendi. Daha sonra onu öküz, kaplan, tavşan ve diğerleri ve en son ise domuz takip etti. Domuz buluşmaya gitmek için bayağı tereddüt etmiş, daha sonra bu davranışından dolayı kendinden utanmış ve yola koyulmuştu. Bu yüzden en son gelen oydu.

Çin astrolojisindeki burçlar, batı astrolojisiyle karşılaştırıldığında, güneşin değil, tamamen ayın etkisinde bulunurlar. Hesaplama ay yıllarına göre yapılmaktadır. Her Çin yılı, kış döngüsünden sonraki ikinci ay doğuş gününde başlamaktadır. Bu yüzden bu senelerin, Avrupa zaman hesaplamasına bakıldığında, 21. Ocak ve 20. Şubat tarihleri arasına denk gelen değişken başlangıçları vardır.
(A Mouse Story)

Feng Shui Astrolojisi yani Çin Astrolojisine göre, 4 Şubat 2007 den itibaren Ateş elementinin hakim olduğu Domuz senesi idi.
Bu sene ise 7 şubattan itibaren Toprak elementinin hakim olduğu Fare senesi başlıyor, 25 Ocak 2009 a kadar. Büyük Fare, Batıda çirkin ve iğrenç bir hayvan olarak görünse de, Doğuda, özellikle Güneydoğu Asyada fare, zekası ve değerli şeyler elde etme kabiliyetinden dolayı,hayranlıkla bakılan bir hayvandır. Çin ve Japonyada, bu hayvanlar varlığın ve iyi şansın simgeleridir.

Yani 2008 yılı özellikle varlık ve şans açısından altın fırsatların sunulacağı bir yıl. Hasat yılı... Geçtiğimiz yıllarda ektiklerinizi, biçeceğiniz bir yıl... Çin astrolojisinin başlangıç yılı fare ile yeni bir döngü başlıyor ve fare, yeni başlangıçlar için altın fırsatları simgeliyor.

Ateş elementinin hakim olduğu iki seneden sonra yani ateşin yapıcı ve yok edici yönlerini yoğun hissettiğimiz ancak yakarken aynı zamanda da geliştirdiği 2 seneden sonra, şimdi iki yıllık toprak döneminin sakinliği, dinginliği başlıyor. Ancak toprağın sakinliğine karşın fare de hareketliliği bırakmayacak, özellikle zihinsel - ruhsal aktiviteler çok güçlü olacak.

Toprak elementinin, su elementi ile yıkıcı bir ilişkisi vardır ve su farenin sabit elementidir, ancak bu o kadar da kötü anlama gelmez, sadece bu yıl şansa fazla güvenmemeli, yani işi şansa bırakmamalıyız... Buna karşın, toprak-fare kombinasyonu sonuç elde etme anlamında son derece pozitif fırsatlar sunar. Toprak elementi, uygulanabilirlik ve istikrar ile ilişkilendirilirken, fare pekçok risk üstlenmeye hazırdır. Bu da bir denge yaratır ve iyi kazançlara yol açabilir, verimliliği ve her türlü başarıyı arttırır. Ve toprak elementinin etkisi altındaki fare yılı, diğer fare yıllarına göre daha az skandal daha çok denge demektir.

Çin Astrolojisinin ilk burcu olan fare, yeni başlangıçları simgeler. Bu yıl yeni fikirler, yeni girişimler için çok uygun. Başarıya ulaşabilmek için pekçok fırsat sunacak, planları harekete geçirme zamanı olacak 2008. Ancak sonuçları hemen almak mümkün olmayacağından, uzun döneme ihtiyaç olacak, bu yüzden akılcı tercihlerde bulunmakta yarar var.

2008, zihinsel ve entellektüel faaliyetler için de iyi bir yıl, örneğin planlama, burs, araştırma gibi... Ayrıca, sanatsal çalışmalar için de özel etkileri var bu yılın, özellikle toprak elementinin de etkisi ile tasarım ve grafik gibi sanatlar ön plana çıkacak, yaratıcılığınızın derinleştiğini farkedeceksiniz.

Toprak elementi ve fare kombinasyonunun karakteristiği, iş dünyasında özellikle inşaat, mühendislik, akademik çalışmalar, planlama gibi konularda da çok iyi bir yıl olabileceğini gösteriyor. Kariyer ve kendini geliştirme anlamında güçlenme ve ruhaniyet, kişisel gelişim konularında da çok verimli bir yıl 2008.

Tüm ilişkiler için iyi bir zaman. Romantizm, yeni ve uzun vadeli bir ilişkiye başlama isteği; devam eden ilişkisi olanlar için ise bir sonraki aşamaya geçme mesela evlilik olasılığı çok yüksek “yeni başlangıçları simgeleyen” bu yılda.

Sağlık konuları ise, sadece burca göre değil herbir bireye göre değişkenlik gösterir. Dengeleri korumak için kontrolü bırakmamakta, tavsiyelere uymakta yarar var. Ancak, genel anlamda toprak yıllarında egzersize daha fazla zaman ayırmak ve istenmeyen kilo alımına karşı da dikkatli olmak gerektiği söylenebilir. Hareketsizlik sorunlara yol açabilir.

Bu yıl, her anlamda ilerlemek ve gelişmek için olanakların, olasılıkların güçlü olduğu bir yıl; genel anlamda harikulade olamayabilir, büyük riskler hayal kırıklığına sebep olabilir ancak gene de herkes hayatına yeni bir şeyler eklemelidir, bu yıl karşınıza çıkacak altın fırsatları iyi değerlendirin.

Toprak elementi, elementler döngüsündeki 5 elementin içinde merkezdedir ve denge unsurudur, ateşin yakıcılığını suyun yıkıcılığını nötralize eder, yapıcı yönlerini ortaya çıkarır, metali güçlendirirken ağacı dengeler. Yani 2008 ve 2009 yılları sadece toprak elementinde doğanlar için değil diğer tüm elementlerde doğanlar için dengelenme, güçlenme, ekilenlerin biçileceği hasat yılları...

Hepimiz bu son aylarda, enerjilerin zorlayıcı ağırlığını farklı şekillerde hissettik, yaşadık. Bu dönemde, eski enerjilerin yerini yeni çağ enerjilere bıraktığından zaman zaman bahsettik. (Düşlerimdeki Yaşam serisinde de farklı farklı bölümlerde buna değindik ve son 2-3 bölümde artık geçiş döneminin tamamlandığından ve yeni çağın başladığından bahsettik.)

Numeroloji, rakamların enerjisinin incelenmesidir ve her rakamın bir anlamı vardır. 2008 rakamları toplandığında elde edilen sayı 1 dir ve “1” “yeni başlangıçları” simgeler, tıpkı fare yılı gibi. 2007 rakamları toplamı ise 9 dur ve “9” “tamamlanmayı” simgeler.

2007 / 2008 geçişinin bir dönemin tamamlanıp yeni bir dönemin başladığı bir “Geçiş Dönemi” olduğunu söyleyebiliriz. Geçiş dönemleri zorludur, yorucudur ancak yeni başlangıçlar daima umut doludur.

Geçiş dönemlerinde, her anlamda duraksama ya da gerileme içinde olduğumuz hissine kapılabiliriz ve yeni başlangıçlara içgüdüsel olarak hazır ve coşkulu olmamıza rağmen zihnimiz çeşitli oyunlarla yavaşlamamıza sebep olur. Bu dönemlerde özellikle öfke kontrolü ve sabır son derece önemlidir ve tabii ki sevgi, güven duygularının herzamankinden fazla beselenmesi gerekir. Bu noktada, çok sevdiğim bir atasözünü paylaşmadan geçemeyeceğim. “Bilmediğimiz cennete gitmektense, bildiğimiz cehennemde kalmayı tercih ederiz.”
Değişikliklere direnç aslında bilinmeyene dirençtir. Öfke ile kendini gösteren direnç, değişimin farkında olan zihnimizin bilinmeyene duyulan korkuları gösterme şeklidir. İçimizde sabırla besleyerek büyüteceğimiz sevgi ve umut, değişim sürecinin getireceği yenilikleri coşku ile karşılamamızı ve fırsatları yakalamamızı sağlayacaktır. Yeni armağanlar önümüzde. Bence, yapılacak en güzel şey; acele etmeden, sabırla ve sevgi ile, İlahi Aşka-Sevgiye güvenerek, geleceğe ve geleceğin getireceği güzelliklere huzur içinde teslim olmak.

Yeni başlangıçlar getiren yeni çağın başladığı yeni yıla girmeden önce, geçen yıldan da hatırlayacağınız, kendimizi ve evimizi hazırlamakla ilgili bazı küçük ipuçlarını tekrar hatırlamakta yarar var:

· Evinizdeki arızalı aletleri onarın, tamiratları tamamlayın. İşe bitmiş ampulleri değiştirmekle başlayabilirsiniz.

· Eskidiği veye modası geçtiği için kullanılmayan eşyalarınızı ihtiyacı olanlara verin.

· Kırık veya bozuk ne varsa, evden uzaklaştırın, eskileri atarak dolabınızda yenilere yer açın.

· Bereketi simgeleyen portakallarla bir çam ağacı süsleyebilir, narlarla sofralarınızı donatabilirsiniz.

· Sokak kapınızın önüne yepyeni bir paspas alın ve yeni yıla girdiğimiz ilk dakikalarda kapınızdan içeri ilk siz girin. Kapı eşiğinde iyi dileklerinizi ve arzularınızı aklınızdan geçirerek, büyükçe bir narı da kırabilirsiniz. (Berrin'ciğim narı poşet içine koyma fikrini uygulayacağım :))

· Yeni yılın ilk sabahı evinizin bütün pencerelerini açın, evinizi havalandırırken, aynı zamanda yüksek volumda bir müzikle, içeride sıkışıp kalmış bayat negatif enerjinin evi terketmesini sağlayın.

· Evinize bir yeni yıl temizliği yaptırın, tıpkı bir bayramı karşılar gibi. Aktardan alacağınız kaya tuzunu soğuk suda eriterek bu suyla tüm eşyalarınızı, sokak kapınızı, döşemelerinizi temizleyin.

· Uzakdoğu'da negatif enerjiyi kovmak için bir ritüel vardır. Metal bir çanı saat yönünde çalarak tüm evi dolaşırlar. Deneyin, faydasını göreceksiniz.

· Tabi ki tütsüler ve mumlar da evin enerji hareketi için önerilen objelerdir.

· Yeni yıldan beklediğiniz mutluluğu armağanlar vererek paylaşın. Paylaşmak mutluluğunuzu kat kat arttırır.

ve yeni yıldan bir önceki gün, yani 6 Şubatta “bereket kavanozu”nuzu yenilemeyi unutmayın :)
ve lütfen, unutmayalım ki, tüm ritüellerde (ve tabii ki hayatın her yönünde ve heranında) niyet ritüellerden çok daha önemli...

Şansınızın bol olduğu ve yaşamanızın maddi-manevi her alanında bolluk ve bereket dolu altın fırsatlarla buluşacağınız bir yıl dileği ile...
Sevgiler,
Nilambara


Sözüm meclisten / tofudan dışarı :)
Tabii ki alıntı yapabilirsiniz, mutlu olurum... ama kaynak belirtirseniz daha çok mutlu olurum... :)) Çok teşekkürler ilginiz için... nd

3 Ocak 2008 Perşembe

Çocuklarınız / Halil Cibran

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızlarıdır
*
Sizin aracılığınızla geldiler, ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller
*
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil
Çünkü onların da kendi düsünceleri vardır
*
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil
Çünkü ruhları yarındadır
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz
*
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz, ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle bir alışverişi yoktur
*
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok öteye atılmış oklar
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı gererek uzaklara uçmasını sağlar
*
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Basını dimdik tutarak geride kalan yayı da sever
*
Halil Cibran


Sevgili Selma, sana uzun süre önce verdiğim sözü ancak yerine getirebiliyor ve Halil Cibran'ın bu şiirini de çok seveceğini tahmin ediyorum.

Bu arada, bugün Ankara gene çok güzel ve "ofisimin penceresinden Ankara"yı da sizlerle paylaşmak istedim :)

24 Aralık 2007 Pazartesi

23 Aralık....

23 Aralık... benim için hep özel bir tarih oldu, kendimi bildim bileli... bugünki ben olmamda en büyük paya sahip, benim için çok özel bir kişinin de doğumgünü 23 Aralık...


Çocukluğumda, akşamları masa başında Türkiye ve Dünya Atlası üzerinde coğrafya oyunları oynayarak; seyahat etmeyi, yeni kültürleri-yeni insanları tanımayı sevdiren, zihinden hesap oyunları ile matematiği sevmeyi öğreten, etik kuralları, görgü kurallarını hoş oyunlarla refleks haline dönüştüren, minik hikayeler ile gerçek insan olmanın güzelliğini gösteren, insan sevgisini aşılayan, yobazlaşmadan da güçlü inançlara sahip olunabileceğini, güçlü inançların çağdaş insan olmaya engel olmadığını, kendine inanan, güvenen, ayakları üzerinde sağlam durabilen bir Atatürk genci olmayı, aile değerlerinin önemini, arkadaş dost kazanmanın ve korumanın değerini, değerlerinin farkında olmayı ve tüm bunları gerçek tevazuu ile koruyabilmeyi, hoşgörüyü ve başkalarını onurlandırabilmeyi, yürekten sevmeyi öğreten ve özlemi hala çok sıcak olan sevgili babamın doğumgünü...

Ne hoş tesadüf ki, benim için çok özel bir yeri olan Tofu Grup’un da doğum günü :)

Yaşamıma çok hoş renkler katan Tofu Grubu oluşturan her rengin ayrı özel bir yeri var yüreğimde ve bu renklerin tesadüfen biraraya geldiğine inanmıyorum... Bir sene öncesine, başlangıça dönüp bugüne kadar yol aldığımda, ilahi bir kurgunun işlediği hissine kapılıyorum... pırıl pırıl aydınlık bir yol ağzında buluşan onca rengin oluşturduğu harika bir ışık seli, gittikçe genişleyen ve aydınlanan bu yolda elele ve hergeçen gün güçlenen bir sevgi ile ilerlemeye devam ediyor... bu yolun oldukça uzun ve geniş bir yol olduğundan hiç kuşkum yok...

İlk yazılarımdaki ürkek sunuşa bakıyorum da.... Tofu beni müthiş cesaretlendirmiş... kendi iç konuşmalarımı paylaşıma açmanın ötesinde arsızca herşeyi paylaşma, her sevgimi paylaşarak çoğaltma coşkumu körüklemiş... hızımı alamayıp kendime alan yaratmaya kalkmamdan belli Tofunun beni nasıl da şımarttığı :)))

Bir yazar arkadaşım “yazmak teşhirciliktir” derdi... bakıyorum da haklı... mesele başlayana kadar... başladıktan sonra ise durmak zor... bir kez kendini, iç dünyanı açıkca, gizlemeden ortaya koyabiliyorsan gerisi çorap söküğü gibi geliyor... Tofuya minnetarım, içimdeki yaşama dair aşkı, sevgiyi bu kadar açıkça ortaya dökebilmeme, paylaşabilmeme fırsat verdiği için ve tabii ki siz tüm tofucanlara da...

Sevgili Berrin iyi ki o gün bizleri o güzel sevgi sofrana davet etmişsin,

Sevgili Brajeshwari, çok net, gözümün önünde canlı hala o an... tam karşımda oturuyordun ve blog fikrini açtın, detaylandırdın ve hemen devam eden günlerde de lafta bırakmayıp hayata geçirdin... isim önerileri beklediğin emailini hatırlıyorum ve o yoğunluğumun içinde, bir isim türetmeye konsantre olamayıp saçmaladığımı hatırlıyorum gülerek...
*
*
Ve inanılmaz doğru oturan bir ismi bularak ve açılımını verip, anlamlandırarak bir tohum ektin ve tofuya ilk can suyunu verdin...

Ve Sevgili Tofucanlar, 338 yazı ile sulanan tohum kocaman bir ağaca dönüştü, lezzetli meyveler veren ve hatta bahçesine yeni ağaçlar ekleyen çok verimli bir ağaca...

Sevgili Brajeshwari, “Tofu 1 Yaşında” yazında herşeyi o kadar güzel ifade etmişsin ki... üzerine ekleyecek birşey yok... hepimizin yazılarından öyle hoş alıntılar yapmışsın ki... adeta birer “künye” gibi oturmuş... gözüm senin künyeni aradı ama mütevazi editörümüzün kendisini ihmal ettiğini görerek ve yedek editör olarak onu da ben yapayım dedim :)

........Bazı dönemler vardır insanın hayatında, bu bir yaz tatili olabilir, tanıştığı yeni bir insan olabilir bilmiyorum.. Hani hayata bakışı değişir ya insanın bir anda.. Benim de yaşadığım böyle birşey diye düşünüyorum........... ..........Hiç acelem yok, kendimi zamana yaydım.. Herkes mi hızlı- ben mi yavaşladım bilmiyorum.......Brajeshwari


Ne yazık ki hızlı bir tarama sonucu, yeterli izlenimi vermeyebilir bu künye ancak, başlangıç yazında ki Umarım Bloğumuz yazılarla dolup taşar, her sabah kimden ne haber var, ne yazılmış diye bakabileceğimiz bir köşe olur...” sözlerin ne kadar isabetli bir öngörüde bulunduğunun kanıtı :)

Sevgili Tofucanlar, 1. Yaşımız Kutlu Olsun, Nice Yıllara...
Hep Birlikte, Sevgi ile...

21 Kasım 2007 Çarşamba

Hoşgeldin - Hoşbuldum Hayat...

Artık zaman hızla akarken geçmişin güzel günlerinin iyice ardımda kaldığının farkındayım. Geçmişte yaşanan tüm güzel günlere ve hatta tüm hüzünlü günlere de minnettarım, tüm yaşadıklarım için teşekkür ediyorum. Bana zor deneyimler yaşatanlara, ruhumu acıtanlara, gözyaşlarımı akıtanlara ayrıca minnettarım. Bugün kendimle mutlu ve huzurlu bir ilişki içinde isem bu kişilerin payının çok olduğunun farkındayım. Büyümemde, olgunlaşmamda ve kendimi tanımamda, iç huzuruma kavuşmamda çok büyük payları var, çok teşekkür ediyorum hepsine ve yollarının daima açık ve aydınlık olmasını diliyorum.

Tanrıya teşekkür ediyorum beni sınamak için yoluma çıkardığı tüm kişiler ve olaylar için. Sınavlarımı fark edebilme ve derslerimi idrak edebilme fırsatını verdiği için şükürler olsun.

Birgün daha akarken hayatımdan ben de geçmişten bugünüme akıyorum ve bu akıntının muhteşemliğini birkez daha yoğun bir şekilde hissediyor ve şükürlerle dolup taşıyorum. Yaşanan heranın acısı ve tatlısı ile muhteşemliğinin farkındayım ve en acı en travmatik görünen anların dahi aslında en büyük lütuflar arasında olduğunun farkında olabilmemi sağladığı için de şükürler olsun.

Artık gülümseyerek ve her ne olursa olsun hoşgörerek yaşayabiliyorsam ve sevgiyle kucaklayabiliyorsam her yeni anımı geçmiş tüm eski anlarımın payı var bunda. Geçmiş tüm eski anlarımı minnetle geçmişe bırakıyor ve yeni yaşamıma sevgi ile kucak açıyorum, bir sonraki yeni yaşamıma kadar... her anım yeni yaşamımın ilk anları ve hepsine sevgi ile aşk ile kucak açıyorum.

Bakışlarım ufukta kulağım ise yüreğimde.... aradaki mesafe bazen çok uzun bazen de bir nokta kadar yakın ve biliyorum ki her iki mesafede aslında aynı sürede aşılabilecek uzunlukta...
02.10.2007

17 Kasım 2007 Cumartesi

hayatın içinde mi dışında mı...

Hangisi doğru? Hayatın içinde varolup, kaybolmamak, herşeye – tüm kaoslara rağmen yol alabilmeye çalışmak için sürekli mücadele etmek mi yoksa herşeyden, hayattan izole olup, kabuğuna çekilip korunmaya çalışmak ve olduğun yerde hazır lokmaları bekleyip ilerlediğini sanmak mı...

Evet, hayat kolay değil, sürekli mücadele gerektiriyor, sürekli dikkat gerektiriyor... Ama bu mücadele ve dikkat değil mi insanı insan yapan, köklendiren, güçlendiren...

Havuzda yüzmek, hayatta kalmak kolay ama önemli olan okyanusta, dalgalarla boğuşarak hayatta kalabilmek değil midir... insanı insan yapan güçlendiren de bu dalgalar değil midir...


Hayatın içinden çıkıp, yarattığımız havuzda rutin bir döngünün içinde kalıp, emek sarfetmeden, çaba harcamadan bilgi lokmalarını alıp çiğnemeden yutmak insanın kendisine de bilgiye de yaptığı en büyük haksızlık değil midir... Emek harcamadan yaşanan hayat ne kadar hayattır, emek harcamadan edinilen bilgi denenmezse – çiğnenmeden yutulan lokma ne kadar yararlıdır...

Hayat – bilgi hepimize, herkese ait... Sırası gelen herkes, sırası geldiğinde yaşaması gerekeni yaşıyor, alması gereken bilgiyi alıyor eğer havuzda olmanın verdiği mahmurluk yerine okyanusta olmanın dikkat ve uyanıklığını yaşıyorsa, farkındaysa... Ve yaşadığı deneyim, aldığı bilgi o kişinin yolunu açıyor ve ilerletiyor... Hayatın dışına çıkıp, mahmur mahmur havuzda debelenmek ise bir arpa boyu yol bile ilerletemiyor ne yazık ki...

Yok mudur bu ikisinin ortası?
Hem hayatın içinde hem hayatın dışında, dengede kalmak mümkün değil midir?
Hayatın içindeyken, okyanusda dalgalarla mücadele ederken hayatın dışında kalabilmek, dalgalardan en az zararla ve güçlenerek çıkabilmek... çok mu zor?
Hayır hiç değil...
Korkularından, öfkelerinden, hırslarından yani yüklerinden arınmış hafiflemiş ve paylaşmayı, vefayı bilen kişi zaten hayatın içinde gibi olsa da aynı zamanda aslında hayatın dışında değil midir...
Yükler varsa havuzda debelenmek ya da okyanusta mücadele etmek neyi değiştirir, sadece yeni dalgalar yaratır, dalgalara dalga katar, boşa güç harcatır, enerji tükettirir...


Yüklerinden kurtulmayı başarabilen, hafifleyen ise havuzda da denizde de okyanusta da olsa dinginliği ile suları durultur ve uçar gider...

Yaşayıp, farkeden, düşünen, çözüm üreten ve yaşamına aşkla adapte eden gelişmeye açık değil midir? Hazır bilgiyi yaşamadan kopyalayan ise ancak anlık ve sadece bir arpa boyu yol almaz mı?
5 Nisan 2007

17 Ekim 2007 Çarşamba

Hayat kaçıyor...

Belki hoşlanmıyorsunuz, belki gereksiz buluyorsunuz ama son bir kez daha, bir aşkımı daha paylaşmak istiyorum sizlerle. Sevdiğim bir filmi, sevdiğim bir yazarı, sevdiğim bir müziği, müzisyeni paylaşmak hoşuma gidiyor; sizlerin sevdiklerinizi de paylaşmanın hoşuma gittiği gibi...

Sufi müziğin bu büyük ustasını okul yıllarımdan beri takip ediyor, severek dinliyorum. O yıllarda bir müzik festivalinde, İspanyol bir grup ile birlikte verdikleri “tasavvuftan flamenkoya” konulu konseri ise hala gözümün önünden geçmekte hala sufi müzikten flamenko müziğine ve tekrar sufi müziğe geçişteki ustalık ve içiçe geçişin ruhani, yüceltici etkileri zihnimde... ve hala o albüm sürekli dinlediğim albümler arasında baş köşelerde...

Dünyaca ünlü neyzen Ahmet Kutsi Ergüner’in sadece müziği, sayısız albümü ya da dünyaca ünlü sayısız yerli ve yabancı sanatçı (Sting, Peter Gabriel, Fazıl Say....) ile dünya genelinde verdiği 1000 in üzerindeki konserlerinden daha fazla beni etkileyen, hayat görüşü... Doğu ve batının birbirinden ayrı değil içiçe olduğunu her konserinde her söyleminde ortaya koyuşundaki inceliği... Doğunun batıya batının ise doğuya olan özlemine karşı duyduğu hayreti “benim için doğu ve batı güneşin doğduğu ve battığı yer, dünyanın neresinde olursanız olun güneş doğudan doğar ve batıdan batar ve bulunduğunuz yer aslında hem doğudur hem de batıdır, birbirinden uzak-ayrı değildir.” İtalyan lisesi mezunu olan, sufizm kültürü ile yetişen ve 37 yıldır Paris’te yaşayan Ahmet Kutsi Ergüner’in yaşam hikayesinin özü, bence bu sözleri.

Ney üstadı bir ailenin ferdi. Dedesi Süleyman Ergüner, babası Ulvi Ergüner, kardeşi Süleyman Ergüner... ve hepsi neyzen... ney üfleme tavırları tekke usülü olan neyzenler...

1970 yılında ilk kez Paris’e gider, babası ve dönemin önemli sufi müzisyenleri ile Türkiye dışındaki ilk mevlevi ayini gösterisine müzikleri ile eşlik ederler. Bir müddet sonra ise Stockholm’den İstanbul’a bir konser dönüşünde Paris’te mola verir. Halen devam etmekte olan 37 yıllık bu mola süresinde ise Paris’te önce mimarlık sonra müzikoloji eğitimi ve her iki konuda da doktora, 20 yıllık bir müzik okulu ve yetiştirdiği sayısız öğrenci, geçmişin değerlerini günümüze aktardığı sayısız albüm ve 1000 in üzerinde konserin yanısıra harika bir eş ve 3 te evlat yer alır.

Bu dolu dolu otobiyografiler beni müthiş etkiliyor, müziğini dinlerken daha fazla haz alıyor ve biraz da düşünüyorum... ben mi hayatı kaçırıyorum hayat mı beni kaçırıyor... sonuçta bişeyler kaçıp gidiyor da ben ne kadarını, neresinden yakalayabiliyorum ve neleri kaçırıyorum... ve gözüm panomda asılı söze takılıyor;

“Ve hayatımız, hayatı ne şekilde elimizden kaçırdığımıza göre kurulur.”
*
***
*
Dinle neyden,
Zira o birşeyler anlatmada
Ayrılıklardan şikayet etmededir...

10 Ekim 2007 Çarşamba

MUTLU YILLAR INDRANI...

Sevgili Indrani,

Doğum günün kutlu olsun, için huzurlu, yüreğin aşk dolu ve yolun aydınlık olsun. Halil Cibran'ın bu çok sevdiğim öyküsünü sana hediye etmek istedim, umarım hepimiz öz lisanlarımızı tekrar hatırlar ve dinleriz.

Sevgiler,



Başka Lisan - Halil Cibran

Ben doğduktan üç gün sonra beşiğimde ipekliler içinde yatar ve etrafımdaki yeni dünyayı şaşkın bir korkuyla izlerken annem sütanneme, "Bebeğim nasıl?" diye sordu.

Ve sütannem cevapladı, "İyi, hanımefendi, bugün üç defa emzirdim; bu kadar küçükken bu kadar neşeli olan bir bebek daha görmedim."

Ve ben kızıp bağırdım, "Bu doğru değil anne; yatağım çok sert, emdiğim süt ağzıma acı ve memenin kokusu burnuma kötü geliyor, çok rahatsızım."

Ama ne annem, ne de sütannem beni anladı; çünkü konuştuğum lisan gelmiş olduğum dünyadandı.

Ve hayatımın yirmibirinci gününde vaftiz edildiğim sırada rahip anneme, "Oğlunuz bir hristiyan olarak doğduğu için çok mutlu olmalısınız." dedi.

Ve ben şaşırdım ve rahibe dedim ki, "Öyleyse cennetteki anneniz mutsuz olmalı, çünkü siz bir hristiyan olarak doğmadınız." Ama rahip lisanımı anlamadı.

Ve yedi ay sonra bir kahin bana baktı ve anneme, "Oğlunuz bir devlet adamı ve büyük bir lider olacak" dedi.

Fakat ben haykırdım, "Bu kehanet yanlış, çünkü ben müzisyen olacağım ve müzisyenden başka hiçbirşey olmayacağım."

Ama o yaşımda bile lisanım anlaşılmadı. şaşkınlığım çok büyüktü.

Ve otuz üç yıl sonra annem, sütannem ve rahip öldü (Tanrı'nın rahmeti ruhlarının üstünde olsun), kahin hala yaşıyor. Ve dün tapınağın kapısında ona rastladım ve konuşurken bana, "Sizin büyük bir müzisyen olacağınızı herzaman biliyordum. hatta siz daha bebekken gelecekte ne olacağınızı söylemiştim." dedi.

Ve ona inandım, çünkü artık ben de diğer dünyanın lisanını unutmuştum.

4 Ekim 2007 Perşembe

Düşlerimdeki Yaşam - 6

Sevgili dostlar, sizler değişen zamanın ve zaman içinde herşeyin değiştiğinin farkındasınız, hiçbirşey aynı kalmıyor ve sizler bu değişime uyum sağlamakta zorlanıyorsunuz. Sadece kendinizi değişime hazır hissedin ve açın, gelen değişimleri yorumsuzca kabullenin ve izleyin. Kabullendikçe anlayacak anladıkça idrak edecek ve idrak ettikçe özümseyeceksiniz ve değişime adapte olup yaşam şekliniz haline getireceksiniz.

Sizler değişen dünyanın içinde eski kalıplarla yetişmiş bireyler olarak değişime uyum sağlamakta zorlanmaktasınız. Ancak değişim kaçınılmazdır ve olacaktır, ancak eski düşünce ve duygu kalıplarınızı bıraktığınız takdirde değişime uyum sağlar ve yaşamınızı kaostan kurtarabilirsiniz. Hertürlü değişimi yorumlamadan ve yargılamadan kabul edin ve açık olun, kabullendikçe anlar anladıkça idrak edersiniz ve yaşamınıza adapte olur.


Sizler bu yeni dünyanın eski varlıkları olarak çok önemli bir göreve sahipsiniz. Yeni dünyanın yeni varlıklarına evsahipliği yapmaktasınız. Henüz çok genç olan yeni varlıkların sağlıklı gelişimi ve sağlıklı adaptasyonu için üstlendiğiniz görevi ciddiye almalı ve değişime istekli ve hazır olmalısınız. Onlar sizin sevgi ve şefkatiniz ile adaptasyonlarını gerçekleştirirken sizlerin de yeni dünyaya adapte olmanız da çok önemli etkileri ve faydaları olacaktır.

Onlar için tek yapmanız gereken yollarını daima açık tutmanız, onları engellememeniz ve en önemlisi derin sevgi ve şefkatinizi daima beslemeniz, esirgememenizdir. Sizler ve onlar birlikte gelecek dönemlere çok önemli bir altyapıyı sağlam bir şekilde hazırlamakla görevlisiniz.


Artık eski dünya kalıpları geçerliliğini yitirdi, sizin yetiştiğiniz hiçbir kalıp geçerli değil. Yaşam aynı devam ediyor gibi görünse de, yaşamın ana kuralları genel çerçevesi aynıdır, ancak o çerçevenin içindeki detaylar bambaşka bir yapıya dönüştüğünden ve bütünü oluşturan detaylar olduğundan başarılı ve sağlıklı bir yaşam için temel kural, bu detayların yani bütünü oluşturan duygu ve düşüncelerin daima izlenmesi kontrol edilmesi ve düzene uygun olması şartıdır. Sizler ve bizler bu yeni nesil için bunu yapmak zorundayız, dünyanın geleceği buna bağlıdır.

Şimdilik sadece izlemeyi ve değişimi kabullenmeyi ve istekli olmayı sürdürmeniz yeterli, göreceksiniz ki herşey olması gerektiği şekilde olması gerektiği zamanda zaten olacaktır. Sizlerin ellerindeki gücü artık anlamanız ve kabul etmeniz için zaman zaman önünüze fırsatlar çıkmakta, lütfen daima uyanık ve farkında olun, bu fırsatları iyi değerlendirin.
29.07.2006

***

Sevgili dostlar, sizler için yeni mesajımız sizlerin çocuklarınız ile olan bağınız birliğiniz hakkında.

Sizler bilmelisiniz ki artık çocuklarınız sizlerin çocuklarınız değil sizler onların çocuklarısınız. Artık sistemler, eski duygu ve düşünce kalıpları değişti demiştik hatırlarsınız. Artık sizlerin çocuklarınıza öğretecek pek birşeyiniz yok çünkü onlar zaten herşeyi biliyorlar, sizlerin onlardan öğreneceğiniz çok şey var. Onların görevi sizleri, siz yetişkinleri eğitmek ve yeni dünyaya hazırlamak.

Onlar için yapabileceğiniz en önemli şey onlara derin sevginizi vermeniz ve saygılarınızı esirgememeniz. Onlar çok daha üstün ruhlar ve saygılarınızı hak ediyorlar. Onları ne kadar sever ve sayarsanız bilin ki sizler daha fazla sevilecek ve sayılacaksınız.

Onlar için bu dünya çok basit ve sıradan, kolaylıkla tüm öğretilerinizi aşıp öğretme düzeyine geçebilecekler yeter ki onlara saygı ile yol verin, açın yollarını ve güveninizi esirgemeyin. Bizler sizlere zaman zaman ihtiyaç duyduğunuzda yardımcı olmaktayız ve bilin ki yardıma devam edeceğiz.
01.08.2006

27 Eylül 2007 Perşembe

hüznüme hüzün katıyorum...




Bugünlerdeki aşkım hüzün... hüznüme hüzün katıyorum, hüzünlendikçe özlemim artıyor, özlemim arttıkça daha çok aşık olup daha çok dinliyorum...

Onunla ilk ne zaman ve nerede tanıştık tam hatırlayamıyorum ama 1991-1992 sergimde sürekli onun müziklerini dinlettiğime göre epey zaman olmuş tanışalı... Bunca yıldır hiç bıkmadan, hiç sıkılmadan ve ilk günki aşkımdan hiç eksilmeden hep aynı coşku, aynı hüzünle buluşmaya devam ettik.

Farklı dilleri konuşuyoruz, sözlerini anlayamıyorum ama çok derinden hissediyorum. Her nefesi her tınısı yüreğimin derinlerine işliyor. Sesindeki özlem benim özlemim, sesindeki acı benim acım, yüreğinden kopup gelen name benim de yüreğimden birşeyler koparıyor...


Arada bir mola veriyorum, biraz keyif depoluyorum, kendi kendime salınıyorum mırıldanıyorum Cesaria Evora ile birlikte, ama sonra gene tutkuyla ona dönüyorum ve aşkla dinlemeye devam ediyorum Amalia’yı...

Birkaç sene önce öldüğünde sanki çok yakın bir dostumu kaybetmişcesine gözlerimden yaşlar süzüldüğünü hatırlıyorum, aynı duyguyu bir de henüz 10 yaşlarında bir çocuk iken Louis Armstrong için yaşamıştım, zannedersiniz ki oyun arkadaşımı kaybettim... hala anlam veremem bu zamansız duyguya...

Amalia için o gün Portekiz’de tüm işyerleri tatil edildi, ulusal yas ilan edildi, devlet töreni ile yolcu edildi. Tüm fadolar onun için seslendirildi... Bu kez yolcu edilen denizciler değildi... Aşklarını, sevgililerini, kardeşlerini, babalarını denize yolcu eden kadınların özlemini, dönemeyenler için isyanlarını, ağıtlarını, aşklarını seslendiren, yüreklerinden taşanları dile getiren fadista kraliçesi Amalia Rodrigues idi bu kez yolcu edilen... Portekiz’in kendi küçük, sesi büyük Edith Piaf’ı...

Genellikle doğaçlama söylenen, alın yazısı anlamındaki fadolar, açık denizlere giden ve birdaha evlerine dönemeyen denizcilerin eşlerinin, sevgililerinin özlemini, aşkını dile getiren ağıtlar... içlerinde yoğun hüzün, acı ve özlem duyguları taşıyor... fado barlarda, fadistalar sahneye çıkıpta ezgilerine başladığında herşey susuyor, çatal bıçaklar bırakılıyor ve sadece havada özlem dolu hüzün asılı kalıyor...

Son haftalarda yine Amalia ile aşkım coşuyor... Yine yüreğim hüzün doluyor, yine uzaklardaki, çok uzaklarda yüreğimin derinliklerindeki ilahi aşkıma özlemle yüreğim kabarıp kabarıp coşuyor...




Müzik ilave etme fikrini verdiğin için teşekkürler Sevgili Brajeshwari :)

20 Eylül 2007 Perşembe

19 / 09 çiçeklerim...

09/09/2007 de kapımızın önündeki kaktüs tek çiçek açmıştı...

Aynı kaktüsün evimizdeki kardeşi ise, harika bir “eve hoşgeldin sürprizi” yaptı ve 6 tomurcuk ile karşıladı bizi... biri aceleci, hepsinden önce 18/09 da açtı ve “kuantum sıçrayışı”na öncülük etti belki de.

Bu hızla diğerleri de sıçrayarak 19 / 09 da hep birlikte açtı, günün anlam ve önemine eşlik etti...

Akşam Sri Radhastami kutlamasından eve döndüğümde gördüm ki ben evden ayrılırken tomurcuk halinde olan tüm çiçekler Srimati Radharani’nin güzelliğine tüm güzellikleri ile eşlik etmek üzere hep birlikte açmışlar....

13 Eylül 2007 Perşembe

Güneşin Hep Parlasın Sevgili Brajeshwari :)


Sevgili Brajeshwari,

Çok düşündüm sana ne sürpriz hazırlayabilirim diye... Ancak, senin gibi yaratıcı birine ne hazırlasam yeterli olmayacak, tamam oldu diyemeyeceğim...

Ben de senin gününe doğan güneşi armağan etmek istedim sana...

Bu sabah senin güneşin buralarda böyle doğdu. Karşılıklı selamlaştık, kumsalda 3 raund suryanamaskar senin için güneşi karşıladı, ardından güneşten “bugün gününü aydınlatsın, yüreğine neşe versin, seni coştursun, mutlu etsin” diye rica ettim.

Dilerim Güneşin ömür boyu parlar ve yüreğini, yolunu aydınlatır, güzel enerjisi ile besler, arındırır ve korur...

GÜNEŞİN DAİMA PARLASIN
SEVGİLİ BRAJESHWARİ...

Hayat zaten çok ağır, hayata neşe ve keyif katmaya devam et lütfen hiç nokta koymadan, olumsuzluklara aldırmadan sadece olumlu yönlere daha da değer katarak ve paylaşarak, "yeter"demeden...

Günün ve günlerin neşe ve huzur dolu geçsin... :)

12 Eylül 2007 Çarşamba

Deniz Mavi, Gök Mavi, Ben Mavi...

Kitabım kapalı yanımda duruyor, bense daldım gittim kayboldum bu uçsuz bucaksız maviliğin içinde... Deniz mavi, gök mavi, ben mavi hatta ufuktaki dağlar bile mavi...

O maviliğin içinden çok seneler öncesine gittim, dün gibi canlı anılara... annemle babamı Antalya havaalanına bıraktık ve tekrar Manavgat’a dönüyoruz... Ben, Selmoş (sevmem –oşlu konuşmayı ama 3 yaş ta olsa aramızda abla demeye o kadar alışmışım ki Selma demek zor-tuhaf geliyor, sonuna –oş ekleyince söylemesi daha kolay sanki) ve Kıbrıs’tan misafirimiz Ziynet... Yolda aniden Side’ye sapmaya karar verdik. Niyetimiz bir kahve molası verip, biraz yürüyüş yapmak, ana caddenin kalabalığını değil, kenar kıyı sakin sokakları keşfetmek... Tam yolumuzu kaybettik derken kendimizi sahile yakın bir tepede bulduk, ileride dağınık şekilde bekleyen bir kalabalık. Yaklaştıkça farkediyoruz ki herkes fotoğraf makinaları, film makinaları ellerinde hazır bekliyor... Nedenini anlamaya çalışırken başlayan hareketlenme ile tam karşımızdaki Apollon Tapınağının kalan son sütunları arasına girmeye başlayan güneş dikkatimizi çekti. Herkes makinasını hazırladı ve çekime başladı. Bense yıllardır adeta bütünleyici parçam haline gelmiş olan fotoğraf makinamı arabada unuttuğumu farkedip hayıflanmaya başladım. O büyüleyici manzara karşısında, kısa sürede makinayı da hayıflanmayı da unutup o muhteşem anın büyüsüne kapıldım. Tarifi zor bir manzara... İki tarihi sütunun tam ortasından batmakta olan kıpkırmızı kocaman bir tepsi halindeki güneş yavaş yavaş denizin üzerine kadar indi ve sulara gömülerek kayboldu... Üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen o an hala tüm canlılığı ile zihnimde... Tıpkı çeltik tarlalarında olduğu gibi... O büyülü güzelliğin ardından, surların arasında tesadüfen farkettiğimiz, surların ardına gizlenmiş birkaç masalık küçük restoranda kahve keyfinden harika bir yemek keyfine dönüşen niyetimizi gerçekleştirdik. Garsonun siparişimizi getirmek yerine kurumak üzere olan palmiye yaprakları ile uğraşıp, onları koparmak için verdiği mücadeleyi hayretle izlerken hala gün batımının etkisinde, rüyada gibiyiz. Ve az sonra büyük sürpriz... Buz kovasının içindeki palmiye dalları ve çiçeklerin arasından çıkan şişe ile şarabımız kadehlerimize servis edildi. Yemeğin ardından gelen kahve keyfi ise günün gerçekten en hoş sürpriziydi belki de... Tam beklemekten vazgeçip kalkacakken biranda üçümüz de oturduğumuz yere çakılıp kaldık ve sabit bir şekilde garsonu takip etmeye başladık... garsonumuzun ortadan kaybolmasının sırrı taze koparılmış kokulu çiçekler ile dolu servis tabakları; çiçekler arasındaki bir fincan kahve, bir kadeh likör ve bir minik kırmızı mum ile masamıza yerleştirildi. Servis tabağının güzelliğinden gözlerimi alamazken gene hayıflanıyorum “fotoğraf makinam yok!”

Orta okul yıllarında, babamın siyah-beyaz 16 pozluk film alan eski kutu makinası ile başladı fotoğraf aşkım... İlerleyen yıllarda renkli filmler ile kendimce sanat resimleri çekmeye devam ettim... Yanımdan biran ayırmadığım ve gittikçe gelişen, modernleşen fotoğraf makinalarım sayesinde albümler ve kutular dolusu fotoğrafım oldu... Yanlış anlaşılmasın, çok azında ben varım, büyük çoğunluğu yakınlarımı dekor olarak kullandığım aslında esas niyetimin fonu yakalamak olduğu fotoğraflardan bahsediyorum. Ta ki ’96 da yaşanan açılımı gereksiz bir minik travma sonrası “ne için ve kim için” sendromu ile makina bir tarafa ben bir tarafa savrulduk... 2-3 sene önce laf olsun diye başlayan minik minik ısınma turları ise bu sene tekrar ve “kimse için değil kendim için, bu keyfi tekrar yaşamak için” diyerek ve dijital çekimlerin stoklama kolaylığı ile tekrar keyfe dönüştü...

Uzun sözün kısası, bunca fotoğraftan zihnimde kalan görüntüleri düşününce çok azını hatırladığımı farkediyorum. Oysa, fotoğraf makinamın yanımda olmadığı zamanlarda zihnime kaydettiğim görüntüler ise hala canlılığını koruyor, istediğim zaman sadece düşünmem yeterli, hemen arşivden çıkıp o anı bana tekrar yaşatabiliyorlar...

Sözüm şu ki Sevgili Mehtap, her obje, her parça ayrı ve harika anıya sahip, atmaya vermeye kıyamıyorsun ama gün geliyor farkediyorsun ki, o obje orada olsa da olmasa da birşey fark etmiyor, senin zihninde hep var... evet başkası ile paylaşması zor belki ama zaten sana ait olan anı en çok da seni ilgilendiriyor... ayrıca anlatmak göstermekten daha fazla duygu içeriyor, daha çok şey ifade ediyor...

Birkaç gündür anılar-biriktirmeler derken maviliklerin içinde yolculuğa çıkardınız beni ama değdi, teşekkürler... Mavinin huzuru ile gittim ve döndüm o günlerden bu günlere :)

10 Eylül 2007 Pazartesi

Nicole Kidman'dan özür dilerim :)

Sevgili Brajeshwari bu da senin için, ön sürpriz ;)

Ama öncelikle Demi Moore'dan, Nicole Kidman'dan ve sizlerden özür dilerim...
Çünkü, ben isimleri karıştırmışım...
Bu minik aslında Demi değil Nicole'müş... diğeri Demi imiş ki onun pek özel bir yeteneğine rastlamadım henüz :)

çiçekler - ek

Dün kapımızın önünde iki yeni çiçek vardı...


biri bir kaktüsün çiçeği... harikaydı... o güzel çiçek sabah açtı ve akşama soldu...


diğeri ise harika bir sarı çiçek... kuytuda, gölgede betona yakın yerde... o da sabah açtı ve akşama soldu...

tabii ki fotoğraflandılar...

tarihlere dikkat ederim, nedense sayılar dikkatimi çeker...

dün 09/09 / '07 idi.... ve bu çiçeklere 09/09 adını vermişdim dün ve Fatih'in çiçekler yazısı da 09/09 tarihli...

bu çiçekler de Fatih'in yazısına ek olsun...