31 Ağustos 2007 Cuma

pica pica......

kanaryayı severim
sarıyıda severim
lacivertide severim
bak
pica pica dediler
saksağanı göstererek
saksağanın
parlak nesneleri sevdiğini
ve çaldığını
çaldıklarını
yuvasında biriktirdiğini
o ilk gün öğrendim

kadın dergilerinden
birini karıştırırken
o zamanki adıyla
doğal hayatı koruma derneği
ilanındaki pandayı gördüğümde
işte bu dedim....
telefondaki ses
yarın
kuş gözlemine gidiyoruz
isterseniz gelin dediğinde
kuş gözlemide ne diye sormadan
tamam
gelirim dediğimi hatırlıyorum
meraklı biriyim

mekan gölbaşıydı
karabatak diye bildiğim kuşların
aslında
sakarmeke (fulica atra)
olduğunu
uçamadıklarını
öylece kanatlarını çırparak
suyun üzerinde yürüdüklerini
isimlerini
alınlarındaki beyazlıktan aldıklarınıda
o ilk gün öğrendim
kuş gözlemi
teknik donanım gerektiriyordu
dürbün
fotoğraf makinası
kuş kitabı
sırt çantası vs.
herşey tamamlandı
ertesi hafta
full aksesuardım..
kuşçularda
ilginç insanlardı



15- 20 kişilik grubun
heyecanla
kingfisher
kingfisher diye
bağırıp
baktıkları yerde
ne king vardı
ne fisher
gölün üstü
bomboştu
şaşırmıştım
yalıçapkınını(alcedo atthis)
o güne kadar nasılda görmemişim
mavi - turkuaz
gerçekten güzeldi
yalı çapkınının
güzellik umrunda bile değildi
çok iyi bir dalgıçtı

bakmakla - görmenin
ayrı şeyler olduğunu
öğrenmemde
o günlere rastlar



şaşırtıcıydı
kuşlarda - kuşçularda
hoşgürülüydü



bu yazının

devamı ne zaman bilmiyorum
ama var

30 Ağustos 2007 Perşembe

KIRMIZI MANTO...

Federico’nun sesi cok keyifli geliyor telefonda.. Buldugu bocegi, benim icin cektigi fotografi, simdi tam da simdi oynadigi oyunu pespese heyecanla anlatiyor. Keyfim yerine geliyor..

Hava cok garip. Yagmur yagiyor, gunes cikiyor, kavurucu, yakici bir ruzgar esiyor. Gri bulutlar gokyuzunde, yesil sari kahverengi yapraklar da toz bulutlariyla birlikte yeryuzunde sersemlemis bir sekilde dolaniyorlar..

Yapacak coksey var evde ama canim hic donmek istemiyor. Sanki bu ansizin elde edilmis ozgur ogleden sonraya haksizlik olacak gibi geliyor. Boyle zamanlarda encabuk akla gelen seyi seciyorum ve sehir merkezine gidiyorum. Hem bir kahve icerim aylakligin tadina vara vara, hem de biraz vitrin bakarim yagmur yagmazsa diye dusunuyorum.. Ispanyol merdivenlerinin hemen arkasinda, manzarasi caddelerdeki seftali renkli evlerin catilari olan, hic de unlu olmayan kahvede yavas yavas kahvemi iciyorum ve kendimi elbiseler, kemerler, cantalar, ayakkabilar, kolyeler, atkilar, eldivenler arasina birakiyorum..

Temmuzun 15’inde kislik giysileri vitrinlere koymustu bircok magaza.. Artik hemen hepsi yeni sezonun mallariyla dolmus, bir kosede, hala begenilmeyi bekleyen yazlik elbise kurulari, huzunlu bir umutla bakiyorlar iceri gelen musterilere.. Bu sene hicbirsey moda degil galiba.. Ya da hersey moda.. Yunler, danteller, kadifeler, taftalar, satenler.., Dar, klos, pileli, uzun, kisa etekler.. Sivri burunlu, duz burunlu, kut burunlu, koni topuklu, sivri topuklu, topuksuz ayakkabilar.. Leopar deseni kaplamis heryeri. Dunyaca bilinen markanin vitrininde leopar desenli erkek camasirlarina bakiyorum, gulumsuyorum.. Berrin puanlilardan sonra, leopar desenli giymeyin artik diye yazacak birkac ay sonra diyorum.

Cok sevdigim unlu bir italyan markasinin magazasina giriyorum... Bu magazanin icini, parfum kokusunu ve sattigi herseyi seviyorum. Parmaklarimi kaliteli kumaslara dokunduruyorum piyano calarmiscasina ve kirmizi bir mantonun ustunde kaliyor ellerim.. Mantonun rengi parmaklarima geciyor, oradan yuregime, beynimde bir kosede kivrilmis anilara dogru yuruyor. Denemek istermisiniz diyor satici..


Pinokyo pantolonum, topuklu sandaletlerim, yazlik cantam, ustume giydigim kirmizi cashmer manto ile hic de rafine durmuyorum aynada, ama boynuma sarili iki incecik kol yuzumu mutlulukla gulumsetiyor.......................

.............. Kirmizi Bir manto cikiyor, Ankara’nin cok ama cok soguk bir kis mevsiminin tam ortasinda, eve gelen paketten.. Yumusacik ve sicacik zarafetiyle, siyah, kahverengi, lacivertlere bogulmus gardrobuma bir ates topu gibi dusuyor yeni mantom. Cok seviyorum, cok seviniyorum ve cok giyiyorum. Gulcin almis bana, benim encok sevdigim magazadan. O calisiyor ben daha ogrenciyim........

..............Hava cok soguk. Kar yagiyor. Doktor hanim erteliyelim koy ziyaretini diyor hemsire. Olmaz diyorum, muhtar bekliyor. Nasil yurudugune hayret ettigim saglik ocagi arabasina binip yola cikiyoruz. Soguk arabanin icinde bile yuzumuzu kesiyor. Kirmizi mantomun yakalarini kaldiriyorum. Bebekler kayit edilecek, asilanacak. Ebe aylardir hic rapor vermiyor. Cocuk olum orani, utanilacak duzeyde.. 71 koy var gidilecek.. Kar da yagsa, camur da gidecegiz ulasabildiklerimize..

Koyde isimiz bittiginde ayak parmaklarimi hissetmiyorum artik soguktan.. Bir cay ikram edelim diyor muhtar, evine gidiyoruz. Evin pencereleri cam yerine kalin naylonlarla ortulu. Fakirlik heryere sinmis ama cirpiniyorlar bizi agirlamak icin. Esikte kocaman gozlu iki cocuk dikkatle bana bakiyorlar, torunlarim diyor muhtar. Yaslarini soruyorum, adlarini soruyorum cevap vermeden gulumsuyorlar. Koyde gunlerdir su yokmus, bu bardaklar nasil yikanmistir acaba diye dusunerek iciyorum cayimi. Lavas ekmegi koyuyorlar, biraz da peynir yer sofrasina... Kusura kalmayin diyor muhtar, yok pekbirsey hazirda.. Daha ne olsun diyorum.. Daha ne olsun, ben bu ekmegi cok severim diyorum, bulsam hergun yerim.. Bozkir pazarina gelen koyluler, firindan ekmek alip, hemen oracikta lavas ekmeginin arasina katik gibi koyup yiyorlar.. Ekmegi ekmege katik ediyorlar.. O siralarda Turkiye, rokfor peynirini tartisiyor gazetelerde.. Cocuk olumleri utanilacak duzeyde o siralar..

Yolumuz uzak, cok bozuk diyip vedalasiyoruz. Yaklasik bir 15 dakika sonra, sanki biri kosuyormus gibi geliyor bana.. Gozleri ileri derecede bozuk sofor, yolu zor goruyor, yok kimse doktor hanim diyor, kim kosar bu havada? Gordum diyorum, dur biraz..

Nefese nefese muhtarin torunu cikiyor onumuze.. Elinde kucuk bir cikin.. Doktor bey diyor bana, nenem lavas verecekti unuttu.. Yanaklari soguktan morarmis yuzunde, gorevini yapmanin gururu var. Parmaklarini tutuyorum, buz gibiler.. Nasil kostun bu kadar yolu diyorum bu karda..? Yok ben kestirmeden geldim diyor.. Gozlerine bakiyorum.. Boz bir yesil, icinde sari kucuk kucuk benekler var.. Incecik, guzel bu kavruk yuz, asla silinmeyecek bir fotograf olarak kalacak yasamimda biliyorum o an.. Boynumdaki atkiyi boynuna doluyorum. Gel seni bir opeyim diyorum.. Iste o an kocaman oluyor gulumsemesi.. Kollarini boynuma simsiki doluyor, yanagini uzatiyor mutlulukla.. Eliyle mantomu oksayip, amma da yumusakmis diyor ayrilmadan once.......

...Cok yakisti diyor satis gorevlisi, almayi dusunurmuydunuz...? Hayir diyorum.. Yeterince yumusak degil.. Ben su leopar desenli olani bir deneyeyim..

Mehtap Pasin Gualano

31Agustos 2007’ Roma

29 Ağustos 2007 Çarşamba

Mevsimlerden Roma..

Merhaba..

Ben geldim.. Gunlerdir yatiyorum kalkiyorum kendime bir etiket dusunuyorum.. Gazete koselerine, siir kitaplarina, sevdigim seyleri not ettigim kirmizi defterime bakiyorum.. Hem esprili olsun, hem de ciddi.. biraz romantik, azicik gercekci , Roma'dan olsun filan derken neuronlarim birbirine karisiyorlar biraz.

Eger bu devirde birisi, gazetedeki kosesine "Saba Melikesi" diye isim veriyorsa, ben de Roma Melikesi olabilirim diye dusunmeye basliyorum. Yoksa "Roma'li Peri Han" mi desem, ya da "Roma'li Peri Hamam"mi.?

Gatto Nero (kara kedi) bana hep ugur getirir ama ya tersine inananlar varsa bu blogda.. ?

"Zaman Sensin" desem, "Zaman Benim" desem, "Kum Saati" desem tam ortasindan ikiyi bolunmus kalbimi anlatir mi sizlere, hani "gelirken bura icin , gidince ora icin, iki kez yaralandin, bir yarim yara icin" diyor ya Ozdemir Asaf..
"Dahilden Gazel" olsa, "Etiketsiz Yazilar" koysam..
O kadar onemsiyorum ki etiketimi inanamazsiniz..

Hava cok sicak.. Sicak otesi, nemli yapis yapis.. Acaip kavurucu bir ruzgar esiyor.. Federico babasiyla cikacagi kucuk hafta sonu tatilinden hic hosnut degil.. Yanaklarindan suzulen yaslari siliyorum.. Cok egleneceksin biliyorum diyorum.. Mutfak penceresinden disariya bakiyoruz.. Bak yapraklar dokulmeye basladilar bile diyorum, belki degisik renklerde toplayip bana getirirsin birkac tane..

Burnunu cekiyor.. Hava cok sicak.. Cok nemli.. Cok yapis yapis.. Ama ruzgar var.. Gunes gokyuzunde ama, gokyuzu grimsi..

Anne bu mevsimin adi ne diyor..
Bu mevsimin adi Roma diyorum..

Mehtap 30 Agustos 2007' Roma

hayattaki aşklar


Dun raki sofrasina oturdum ve cici bir arkadasimla Hindistan, hayat, onun esi, tatli erkek cocugu, ve eski asklardan soz ettik. Babasi ona bir zamanlar erkek arkadasi onu uzdugu zaman bunu demis “eger sen boyle uzuleceksen senin erkek arkadaslarin ve flortlerin olmasini istemiyorum ve izin vermem. Eger erkek arkadas istiyorsan ayrildigin zamanda aglamayacaksin. Baskalari olacak ve devam edeceksin.”

Cok sevdim bu lafi. “Aşk’a inaniyormusun” diye soranlar oluyor ki bu cok arabesk geliyor. Ne demek ya? Aşk var, sevgi var, saygi var. Bu bir transformasyon. Nasil her sey degisirse aşk’ta degisecek, ama nasil degistigi senin elinde. Eger asik oldugun biriyle olmadi da, arkadaslik olabildiyse harika diyorum. Bunu becerebilmek bir sanat bence. Egolari bir kenara birakip iliski icin ne en iyi ise onu yapmak buradaki hedef oluyor. Eger karsi taraf arkadas olamiyorsa o zaman ne yapmali kendime sorarim ki soruyorum… birakirsin. Ego konusu olmadan sessizce bir kararla yoluna devam edersin, ogrettiklerini ve hayatima neler kattigini kendime hatirlatip onume bakarim (arkaya bakmiyordum zaten de iste An’da yasamaya geri donuyor bu muhabbet).

Hindistan’da onemli kararlar adlim. Tabii bu Hindistan oldugu icin degil, zamani gelmisti ve firsati degerlendirmeden donmek sacmalik olurdu. Yoga egitimenlik icin gitmem hayatimin yonunu degistirmekle de alakaliydi. Hayatimin yonu degistikce, baksa seyler de degisecek tabii, sevdigin insanlar senden kopacak belki ya da uzaklasacak, yenileri yolda tanisacaksin, suprizler alistigin cinsten olmayabilir, konusmalar, ortamlar, telefonun calma sesi bile degisik gelebilir. Yeni bir perspektife uyum saglamak boyle bir durum yaratiyor galiba…

Ben bu halimle her bir duruma “aşik” olabilirim. Yani burada Rumi tarz’da bisi demeye calismiyorum valla. Hersey degisiyor, hersey bir hizli sekilde ilerliyor. Kendime dun fisildadim “hiz var sakin yavaslama, nefesini bilincli ayarla, adimlarini izle”. Raki icerken ve gecen hafta sonu sarap ictim, Allah Allah iyiyim ya dedim kendime. 7 hafta icmeyip valla iyisin, kundali’nin mi uyandi acabaaaa diye kendimle ugrastim. Hahahah iste durum boyle. Mutluyum. Sanki surekli altimda guzel bir kano var, dum duz gol uzerinde, onumde etrafimda daglar, agaclar ve sis var, nefes aliyorum ve verirken nefesim buhar gibi cikiyor. Ve sadece hayata olan aşkimi izliyorum.

28 Ağustos 2007 Salı

SEVGILERDE


Hersey iki kardinalin serenadiyla basladi. Aska Dair etiketi bosuna alinmadi.Ben bu haberleri bekliyordum . Ne guzel. Daha devami gelicek hazir olun.Hersey iki kere meydana gelir.Once kafamizda sonra gercek hayatta. Kiyafetler kontrol edilmeli. Diyetler baslamali.Gelinin yaninda arkadaslari da guzel durmali. Zaten guzeller.

Sevgileri, yarinlara biraktiniz
Cekingen,tutuk saygili
Butun yakinlariniz
Sizi yanlis tanidi.
Bitmeyen isler yuzunden
(Siz boyle olsun istemezdiniz)
Bir bakis bile yeterken anlatmaya herseyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldi
Siz genis zamanlar umuyordunuz
Cirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi soylemek
Yillarin telaslarda bu kadar cabuk
Gececegi akliniza gelmezdi.
Gizli bahcenizde
Acan cicekler vardi
Gecelerde ve yalniz
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadi.

Behcet Necatigil'in
Sevgilerde siiriydi bu guzel dizeler. Bundan 10 yil once yaptigim sanat ve edebiyat icerikli radyo programlarimin dosyalarinda buldum dun gece. Fon muzigim de 3 unlu tenorun guclu sesi vardi. Eger biri bana ogretirse nasil olabilecegini burdan size okurum birgun brbirinden guzel ask siirlerini.


Gecenin biryarisi.Marsi gormek icin bekliyorum.Eger gorursem butun ev halkini uyandiricam. Bugunde arkadasim iste okudugu kitabi anlatti. Erkekler marstan kadinlar Venus ten. Biraz fazla tesaduf degil mi sizce.


Bu arada gecen haftanin yazilarina ve yorumlarina toplu yazdigim yazi daha gonderemeden guncelligini kaybetti. Tofu haftaya hizli basladi. Benim hizim sizlere yetisemedi.Ama isin icine ask girdimi.


Aska Dair soylenecek cok sey var.
Gulcin,August’07

27 Ağustos 2007 Pazartesi

Bir Tenora Aşık oldum...

Son haftalarda nedendir bilmem, ofiste-arabada-evde sürekli aryalar dinliyorum ve dinledikçe yüreğim kabarıyor, kabardıkça coşuyor zannedersiniz ki birazdan profesyonel bir soprano edasında eşlik edeceğim aryalara...

ve her dinlediğim tenora aşık oluyorum, aşık olma moodundayım belki de... kim böyle saçmalar... bir makinadan çıkan sese, üstelik herbiri ayrı bir tenorun sesiyken aşık olur...

dinledikçe aşık oluyorum, aşık oldukça daha çok dinliyorum... bir kısır döngü ki sonu yok, ufku yok... sadece yüreğimi coşturuyor, bu coşku ile karşıma çıkan ilk kibar dilenciye bile kapılabilirim...

dikkatli olmalıyım, bu aşık olma moodu hayra alamet değil...

hiç değil... beni gözleyin, kapılırsam olmayacak birine durdurun beni lütfen...
ama bir tenorsa şayet sakın dokunmayın bana ;)

Yaşamak ne güzel bir aktivite

Sabah kahvaltımı yaparken, masada tombul bir uğur böceği buldum. Kör gözlerim ne olduğunu ilk başta seçemedi onun bir uğurböceği olduğunu anlamam için gözgöze gelecek kadar yakınlaşmamız gerekti. Elime aldım, dışarı uçurdum,uç uç böceğim şarkısını mırıldandım.


Uğurböceklerini çok severim, onlar da beni seviyor kanımca yollarımız sık kesişiyor.

Sonra Tofu'ya girdim. Nilambara'nın yazısını okudum keyifle, Nilambara'nın yazılarını da Sevgili Mika'nın yazıları gibi bastırmak gerek diye düşündüm. Berrin'in sivrisinek yazısı çok güldürdü.

Aklınla bin yaşa Burcu ne iyi ettinde açtın Tofu'yu, yazıcı nüfusumuz arttıkça ziyaret etmeye doyum olmamaya başladı.



Yüzüme yağmur damlaları çarpıyor, İstanbul bugün çok yağmurlu, ağaçların tepeleri hafif siste kaybolmuş, kalın sesli şarkıcı ''may everyone live, and may everyone die.''diyor.




Beto

bir özlemim kalmış, bir de İstanbulun lodosları...

Savaş ile bir gün babasının güvercinlerini görmeye gittik. Savaş’ın babası idi ama herkes ona yaşından dolayı İrfan Baba diyordu. Haseki’nin arka taraflarında ince, yüksek bir apartman. Belki de apatman boşlukları hep dar tutulduğu için bütün eski İstanbul apartmanlarının merdivenlerine sinmiş aynı koku ile tırmana tırmana terasa varıyoruz. Yedikule sahillerinden Kumkapı’ya, oradan Adalara kadar Marmara sahilleri ayaklar altında. Boğazı geçip Karadeniz’e açılmak için bekleyen gemiler demir atmış, sıralarını bekliyorlar. İrfan Baba’nın çok güzel mardin cinsi sarı güvercinleri var, uçuruyoruz. Kuşlar kanatlarını şakırdatarak yükseliyorlar, ben yükselmiyorum dersem yalan. Ben de kuşların çıktığı yerlerden İstanbul’u seyrediyorum.

Bir tarafta İstanbul’u çeviren surlar, surların kapıları. Edirnekapı, Topkapı, Silivrikapı, Mevlanakapı. Mevlanakapı’da floryacıların kahvesi.

Florya, floradan gelme bir isim. Sonbaharlarımızda kafamızın üzerinden geçen yeşil kümeler. Bunların ağlarla yakalanması. Floryalar soylu kuşlar. Saka kuşlarının aksine, ağın yakınına koyduğunuz çığırtkanın bir süre sonra yaptığı işin farkına varıp yeşil kümelere “cav”layıp kaçın kaçın diye bağırıp onların kaçmasını sağlaması. Oysa saka kuşlarının kavga ederlerken çıkardıkları “tütü” sesini kötü bir şekilde bile taklit etseniz, sakalar dönüp yanınıza gelirler. Sanki kavga edilen yerde paylaşılamayacak kadar iyi bir şey varmış gibi.

Tutulan kuşun boyuna, posuna, rengine bakılması, makaralarının dinlenmesi. Sonra üstü örtülü küçük bir kafeste bitmeyen bir İstanbul macerasi. “Gece Yarısı Ekspresi”.

Kuşa şehrin seslerinin alıştırılması. Tren, otobüs, vapur, tramvay yolculukları. En sonunda Eyüp Sultan. Eyüp Sultan’ı da bu işe karıştırıp floryacının içini rahatlatması.

Şehrin seslerine alışan kuşun ötmeye başlaması. Yumuşak kurbağa, kaba kurbağa seslerini keyifle dinleyen floryacının, kulak tırmalayan canilya ötümlerinde yavaşça kafese dokunarak ötüşü kesip “bu olmadı” işte demesi.

Kafesin içinde sarı göğüslü, sarı sürmeli yemyeşil renkleri ile tutsak bir florya. Kafesin dışında evde odunsuz, komürsüz, ekmeksiz unutulmuş kadın ve çocukları bırakıp bu kuşa tutsak olmuş kocaman adamlar.

Yedikule: Zindanlar, Rodos şövalyeleri. Samatya, Yenikapı, Kumkapı, Cankurtaran Feneri. Aksaray’da, mermerden bir dantel gibi, Valide Camii. Laleli Yokuşu, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi, koridorlarında kavgalar. Taksimde mitingler. Çarşı Kapı, önünde topaç satan çocuklar. Ayasofya, Sultan Ahmet, müzeler.

Şebeke ile bedava girilen müzeler. Kış günleri Arkeoloji Müzesi’nin bahçesi. Gülhane Parkında ki “Ceviz Ağacı”nın bir yaprağı olmak, aslanın kükremesi, at kestanelerinin dökülmüş kuru yaprakları. Buz gibi soğuk antik Yunan mermerleri.Senin ellerin sıcacık.

Eminönün’de Yeni Cami, Çiçek Pazarı. Çiçek pazarında kasa kasa hercai menekşeler, kulaklarını dikmişler sana ne söylediğimi bilmek istiyorlar. Halbuki ben, “Ay doğuyor, hercai menekşelerin yüzüne bak.” diyorum. Korsan gibi tek gözü siyah bantlı bir niyetçinin üç ayak üzerine yerleştirilmiş niyet sandığı. Alttaki bölmelerde iki güvercin, üstte beyaz bir tavşan. Önlerinde, içlerine insanın sadece yirmi beklentisi yazılıp katlanmış kağıtlar. Kuşların içine konduğu küçücük bölmeler gibi küçücük bir dünya.

Galata Köprüsü: İstanbul’un özeti. Sırf Galata Köprüsünün üstünde durmak İstanbul’u solumak demek.

Bozdoğan Su Kemerleri, çaylak yuvaları, sansarlar, bitişiğinde doğduğum ahşap ev.

Unkapanı Köprüsü, sağ tarafta balıkhane . Balıkhaneye balık getiren gırgırların üzerinde martı sürüleri, Haliç’te gırgırları martılar itiyorlar. Azapkapı Yokuşu, kömür, yük taşıyan köpüklenmiş, terli atların çektikleri azaplardan kalma bir isim.

Adalar: Kınalı Ada, Kaşık Adası, Heybeli Ada, Büyük Ada, Burgaz Adası. Burgaz Adası’nda, Kalpazankaya’da Sait Faik, bir başına, bütün bir şehirle beraber. “Herşey bir insanı sevmekle başlamalı” elbette. Ama bu şehirde?

Sarayburnu: Gümüşlerin, çinekopların, istavritlerin, palamutların, luferlerin, kofanaların, toriklerin, zarganaların, izmaritlerin, mezgitlerin, kolyozların, uskumruların, kıraçaların akıntılar içinde birbirlerini kolladıkları bir hayat-mezat.

Buzhane balıkları, Haliç’in dalgaları onları satan tekneleri oradan oraya salladığı için, taze balıklar kadar canlılar. Evlerine vapurla dönme lüksüne sahip İstanbullular Mısır Çarşısı’ndan İstanbul’un ilahi tadlarını, renklerini ve kokularını mavi suların üzerindeki beyaz köpükleri arkalarında bırakarak evlerine götürüyorlar

Güvercinler yavaş yavaş, taklalar atarak alçalıyorlar, şakırdayan kanat sesleriyle İstanbul’u alkışlar gibiler.

İrfan Baba da yanımıza geliyor. “Manzara ve kuşlarınız harika.” diyorum.

İrfan Baba: “ Genceciktim. Sirkeci’den bir taksi tuttum Aksaray’a gelmek için. Şöför halime bakıp paramın olduğuna inanmadı. Ben de “param olmasa ne diye senin taksine bineyim” diyorum.

Aslında acelesi olmasa taksi tutacak adam değil İrfan Baba. Her sabah Aksaray’dan, Kazlı Çesme’de çalıştığı fabrikaya yürüyerek gidip aynı yolu tekrar yürüyerek dönüyor. Sonra şöförle Sirkeci’den Aksaray’a kadar ikibuçuk liraya anlaşıyorlar. Yollar kar, buz içinde. Şöför zinciri olmadığı için taksinin tekerleklerine çuval sarmış, poyrazın kavaklara ıslıklar çaldırdığı Laleli Yokuşu’nu iniyor.

“Aksaray’a geldik. Şöföre “Al dedim sana helalinden bir on lira veriyorum.” Şöför hemen taksiyi karakolun önüne çekti.”


Kapının önünde duran komiser soruyor “Hoyrola?”
Şöför, İrfan Baba’yı göstererek “Bu herhalde hırsızlık yapmış.”
Semtten İrfan Baba’yı tanıyan komiser bu defa İrfan Baba’ya soruyor “Hayrola?” diye.

İrfan Baba: “Bir teyyare bileti (Bugunku Milli Piyango) almıştım. Hergün yanımda taşıyordum. O cepten bu cebe, bilet biraz yıprandı. Bu yıpranan bilete en büyük ikramiye olan beşbin lira çıktı. Fakat biletin sahte olup olmadığından şüphe eden yetkililerle günlerce uğraştım. Sonunda bileti kabul edip parayı bana verdiler. Evdekilerin heyacandan patlamak üzere olduklarını bildiğimden, parayı alır almaz ben de taksi tuttum. Aksaray’a geldiğimizde şöföre sevincimden 7.5 lirayı bahşiş bırakmak istedim. Fakat şöför kabul etmedi.” der.

Komiser “Ver o parayı, akşama ben bir rakı içerim.” deyip 7.5 lirayı alır.

“Büyük paraydı, o zaman Davut Paşa’da yediyüz metre karelik, bahçesinde meyva ağaçları olan ahşap bir köşkü almak istemişler. Ama annem ahşap evden hep korktu. Çarşamba’da yangın çıktığında, çantasını alıp evden kaçıncaya kadar yangının Aksaray’a geldiğini görmüş. Patlayan kalaslardan uçuşan ateşleri Laleli’de ahşap evlerin damına çıkıp söndürmeye çalışırlarmış. Ben o acıyı bir daha yaşamak istemem deyip bu betonarme apartmanı aldık.”
***

“Erkek bülbüller nisanın onbirinde gelirler, yuva yapacakları bölgeyi tutarlar. Gece gündüz ötmeye başlarlar. Bülbüllerin gece ötmesinin nedeni, geriye dönüş göçünü gece de yapan dişileri baştan çıkarmak içindir. Biz de gidip o erkek bülbülleri tutarız. Bir hafta sonra dişileri de gelir. Dişi ve erkek bülbül birbirlerine çok benzediği ve bu tarihten sonra da yuva yapıp kuluçkaya yatacaklarından bir daha bülbül tutmayız.

Ağustos ayında yakaladığımız hamam böceklerini, içinde çöp olan bir tenekeye koyar, ağzını bir bezle kapatıp sıkıca bağlarız. Bu çöpe bırakılan hamam böcekleri yumurtlarlar. Bu yumurtalardan baharda çıkan kurtlarla (larva) bu bülbülleri bir süre besleriz. Fakat kurt bülbülü, dut gibi yağlandırır, yağlanan bülbül (dut yemiş bülbül gibi) ötemez. Daha sonra sığır yüreğinden çektiğimiz kıymaya leblebi unu karıştırıp veririz. Baharda çıkan kanarya yavrularımıza bu bülbüllerin nağmelerini öğrensinler diye dinletir, daha sonra bülbülleri salarız.

Rahmetli karım, “İrfan kalk, bülbüller ötmeye başladı, ben kahveleri ateşe koydum.” deyip gece yarısı beni uyandırır, oturup karşılıklı bülbülerin hazin şarkılarını dinler, kahvelerimizi içerdik. Bülbüller suya yakın yerlerde yuva yaparlar. Doğada ki bir çok ses gibi bu suların seslerini, nağmelerinde taklit ederler, iik…. iik….iik…. diye inleyen bülbüller vaciles…. vaciles…. sak…. sak…. saki…, vay…. vay…. bacı….ları bu kaba su seslerine ekleyip sanki bir zamanlar bütün dünyanın konuştuğu bir dilden şarkılar söylerler.”

***

değişmeyen

bir özlemim kalmış
bir de istanbulun lodosları

şehrimizin gökyüzü değişmemiş

değişen herşey
günbatımında
siyahın altında aynılaşırken

bizim gökyüzümüz
ıslak fırçaların üzerindeki
kırmızı pigmentler gibi
baştan çıkartıcı

siyahlaşan bulutlar
jartiyerler gibi
tutmaya çalışırken bu kırmızıyı
beni tutamıyorlar

mosquito song......

bu
bir şarkı adı
kuşları yazacaktın
ne bu şimdi demeyin

kamikaze uçakları gibiler
ölümüne saldırıyorlar
ankara da
daha önce böyle
bir durumla karşılaşmadığım için
önce anlamadım
alerji galiba dedim
sonra
acaba kızamıkmı
çıkarıyorum dedim
sessizler
sessiz saldırıyorlar

size söylüyorum
adi sinekler
gözkapağımı
neden ısırdınız
bilmiyormusunuz
bu
kızarıklıklar
on günde geçmiyor

avrupa birliği
sivri sinek olmazsa
almayızmı dedi
yeni bir krıtermi
yoksa
çankayada bir yerlere
bataklık kurdularda
benim haberim yok
şehir
kuraklıktan kavrulurken
bu sinekler nereden
geliyor

karıncalar
kertenkeleler
sivri sinekler
jurassic park ta
yaşıyor gibiyim
tetikte
bekliyorum
her an bir köşeden
kakalak
çıkabilir diye

25 Ağustos 2007 Cumartesi

Düşlerimdeki Yaşam - 5

Yeni bir bölüme geçmeden özellikle belirtmek isterim ki, “Düşlerimdeki Yaşam” herhangibir inancın, herhengibir öğretinin eseri değildir. Yaşamın gerçeklerine sırtını dönüp, yok farzedip hayalperest bir tutum içine girmek hiç değildir...
Sadece zaman zaman kendi içime yaptığım yolculuklarda kulak verdiğim iç sesimin bana anlattıklarıdır. Herhangi bir yerden ya da çeşitli kaynaklardan da toplama değildir. Ne mutlu ki pekçok kaynakla içli dışlı olup kafamı karıştırmaktansa, izleyip, dinleyip, gözlemleyip, düşünüp anlamaya ve derinine inmeye, öğrenmeye, öğrendiklerini hayatına adapte etmeye, paylaşmaya çalışmanın yarattığı birikimin boşalmasıdır sadece.
Üzerinde saatlerce düşünülüp, tasarlanıp, cümle cümle yazılmamıştır. Sadece akmasına izin verilmiştir, birkaç dakika gibi kısa bir süre içinde akıp gelen cümleler de sonradan revize edilmemiş sadece hızla yazarken oluşan tapaj hataları düzeltilmiştir.
Mutlaka bir isim vermek gerekirse de, zaten hepimizin içinde varolduğuna inandığım “evrensel kaynaktan gelen evrensel altyapının dışa vurumu”dur. Sadece yüzeye çıkmasına izin verilmiştir. Bu izni veren herkesin elinin altındaki bu kaynağa rahatlıkla ulaşabileceğine inancım tamdır...
ND


Düşlerimdeki Yaşam - 5

Sevgili dostlar, sizler aslında herşeyin farkındasınız ancak idrak etmiş değilsiniz. Dikkatiniz daima dışarıda ve başkalarında, doğanıza aykırı bu tutumu neden benimsediğiniz bizler için hep muamma ve sizler bunu kuşaklar boyu tekrarlıyorsunuz. İzlemeniz ve anlamaya çalışmanız gereken kişi kendinizsiniz, sadece kendinizi geliştirmek ve kendinizi huzurlu yapmak göreviniz ki bütünün huzuru için bu gerekli, kaoslar yaşanmaması için bu gerekli. Ancak, sizler daima başkalarını izliyor, başkalarından takdir görünce mutlu oluyor eleştirilince üzülüyorsunuz. Başkalarının sizin için düşündüklerine, değer yargılarına çok önem veriyorsunuz ve kendinizi ihmal ediyorsunuz.

Kendi sahip olduklarınıza sevinmiyor başkalarının sahip olduklarını istiyorsunuz onları elde edince de mutlu olmuyorsunuz. Çünkü bu sefer de diğerlerine bakıyorsunuz. Bu modeli kuşaklar boyu aktarıyorsunuz ve biz bunu hiç anlayamıyoruz. Başkalarına yardımcı olmak başkalarını mutlu etmek başkalarının kaynaklarını paylaşmak istiyorsanız önce kendiniz ile ilgilenmelisiniz. Kendinizi mutlu etmeli kendinize yardımcı olmalısınız ve kendi kaynaklarınızı paylaşmalısınız. Sizler bilin ki bu bencillik değildir, başkaları için ve dolayısıyla bütün için kendinizi geliştirmektir.


Bilin ki başkaları için doğru olan kendiniz için doğru olan ile başlar. Sizler artık tüm eski modelleri olduğu gibi özellikle bu modeli de mutlaka bırakmalısınız. Bırakın dışarı bakmayı ve kendi içinize bakın artık, o zaman bildiğiniz basit gerçeklerin ardındaki derin gerçekleri idrak edeceksiniz ve yaşamınız çok kolaylaşacak.

Dünyayı ve insanları düzeltmek mi istiyorsunuz, bırakın boşuna yormayın kendinizi yapamazsınız. Kimseyi ve hiçbirşeyi değiştiremezsiniz, evet gücünüzü farkedin ve onu kullanın, sizler çok güçlüsünüz ancak bu gücünüz kendi üzerinizden giderse etkilidir. Doğrudan başkalarını değiştiremezsiniz. Değiştirmek istediğiniz kişiyi inceleyin, nesini değiştirmek istiyorsunuz bulun ve kendi üzerinizde o değişiklik için çalışmaya başlayın farkedeceksiniz ki siz bile kendinize direniyorsunuz o halde o kişi de direnecektir ve bu doğrudur. Kendi üzerinizde çalışmaya devam edin ve önce kendinizi düzeltin, farkedeceksiniz ki söyleyerek düzeltmekten daha etkilidir örnek olarak düzeltmek. Yaşamınız ile örnek olun, yaşamınızı değiştirin ki tüm yaşamlar değişsin ve olması gerektiği gibi olsun.

Sizler, yaşarken basit gerçekleri unutup sizlere hatırlatıldığında, bunları zaten bildiğinizi farkediyorsunuz, ancak unutmayın ki bilmek önemli değil uygulamaktır önemli olan. Uygulanmayan bilginin hiçbir faydası yoktur, yaşamayan ölü bilgidir. Ancak yaşamınıza adapte eder ve uygularsanız daha çok idrak edersiniz ve gerçekten o bilgiyi yaşatmış olursunuz. Sizler, zor ve büyük bilgilerin değerli olduğunu düşünüp basit bilgileri dikkate almıyorsunuz ancak unutmayın ki yaşam basit ancak derin bilgiler üzerinden ilerler. Daha çok ama kullanılmaz, işe yaramaz bilgi yerine daha az ama tümü kullanılan bilgi daha değerlidir.
Öğrendiğinizi uygulayın, farkettiğinizi anlayın ve uygulayın, bulduğunuzu değerlendirin ve uygulayın. Uyguladıkça zor olan basitleşir, basit olan değerlenir. Uyguladıkça yeni olan özümsenir, alışılır refleks olur ve o zaman yeni bilgiler devreye girer uygulanmak üzere.

Açlıkla bilgiye saldırmak ve tüm bilgileri emip kullanmamak ne de büyük zaman ve enerji kaybıdır. Lütfen, yüreğinizi açın ve ihtiyacınız olan bilgiyi seçin kullanın uygulayın ve idrak edin, sabırla acele etmeden, açlıkla değil zerafetle açın kendinizi bilgiye. Ve sıra ile, ihtiyaçlarınızı belirledikçe gereken karşınıza çıkacaktır. Sadece farkında olun ve ihtiyacınız olan karşınıza çıktığında kendinizi ona açın ve alın o bilgiyi kullanın ve kullandıkça anlarsınız ki basit olan en derin ve değerli olandır.

Hepinizin içinde aynı ışık var, aynı güçlü ve sonsuz ışık. Ancak, çoğunuz farklı yollarla bu ışığınızın gücünü zayıflatmaktasınız. Ya korku, endişe, hırs, rekabet gibi kirli duygularla bu ışığı örtmekte ya da pekçok gereksiz süs ile bu ışığı engellemektesiniz. Israrla tekrar ediyoruz ki “basit olan en değerlidir, sadelik gerçek zenginliktir”.

Sizler zaten çok güçlüsünüz ve sonsuz ışık kaynaklarısınız herbiriniz, ayrıca güven ihtiyacından kaynaklanan kirlere ya da süslere ihtiyacınız yok. İçinizdeki ışığın üstünü açın, perdelerinizi kaldırın ki gücünüz ortaya çıksın. Işığınızın cazibesi en güçlü süsten daha güçlüdür. Işığınızın gücü en güçlü kalkandan daha koruyucudur. Duvarlarınızı yıkın, kabuklarınızı kırın ve kendinizi korkusuzca açın yaşama ve dünyaya. Gerçek korunma kabuklarınızın kırılması ile gerçekleşir. Kirler ve süslerden arındığınızda sahip olduğunuz sonsuz ve güçlü ışık kaynağının cazibesi sizi koruyacak ve yolunuzu aydınlatacaktır. Işığınızın aydınlattığı yolunuzda hiçbir güç sizi engelleyemez ve döndüremez. Kendinizi açmanın içinizdeki kartallara özgürlüğünü vermenin zamanı geldi.
27.07.2006

Yitip giden onca zaman onca insan
Geride kalan ancak anılar
Yitip gidenlere acımasın için
İçinde daha nice gelecek var...
ND

24 Ağustos 2007 Cuma

Victoria'ya Dogru


Seattle’dan hizli bir tekneyle 2 saat icinde Canada’ya British Colombia’nin bassehrine Victoria’ya gidiyoruz. Daha yavas gidenleri ,feribot gibi olanlari da var. Arabaniz yoksa ve zamandan kazanmak istiyorsaniz bu daha akillica bir fikir. Aslinda ben bu bolumu tumuyle cikarip bir sonraki yerlere daha once gidelim istedimsede israrlara dayanamayip peki o zaman sadece bir gece de anlastik. Cok keyifli bir yolculuktan sonra iste Victoria ‘dayiz. Otelimiz tam iskele’nin karsisinda. Hava kazak ve cekete ragmen usutuyor.

Pasaport islemlerini bitirdikten sonra otele valizlerimizi birakip kendimizi disarda bulduk. Buraya “Canada’s Garden City” diyorlar. Sokaktaki her electric direginden tutunda akliniza gelebilecek her yere cicek sepetleri asmislar. Bunlari yapmakta ayri bir sanat. Toprak kullanmiyorlar ki agirlik olmasin. Eger dusersede ciddi bir zarar vermesin. Oteldeki brojurde cok guzel anlatmis.pekte zor gorunmuyor. Yapilacaklar listesine alsam mi??
Yemekte yine balik var. Nefis bir sunus ve tat. Ama aklimiz disarda. Ben coktan pismanim buraya bu kadar kisa sure ayirdigim icin. Ertesi gun ogleden sonraya kadar daha cok pisman olucam. Ne buyuk bir hata. Hersey o kadar etkiliyiciki. Gece karanlik ama biz surekli fotograf cekmeye calisiyoruz. Sehir merkezine dogru yurudukce daha da canlaniyor ,kalabaliklasiyor. Isil isil dukkanlar,oteller,sanatlarini gostermeye calisip para kazanmaya calisan sokak sanatcilari. Sagim solum onum arkam tarih tarih tarih. Ben burayi cok sevdim. Bu kalabaliga yerde bir tane cop yok. Hic mi bir cocuk yedigi sekerlemeninkagidini yere atmamis,peki ya sigara izmaritleri.YOK. Ertesi sabah erkenden disardayiz. Sahil boyunca elisi yapip satan tezgahlar acilmaya basladi. Tek tek yavas yavas bakmak lazim. Zaman yok. Ama gorduklerim arasinda tahta oymalar ve takilar cogunluktaydi. Bizim cocuklugumuzda minik boncuklarla yaptigimiz yuzukler bileziklerden goruyorum.hatta bana bir arkadasim yuzuk yapip ismimi yazmisti. Burda aktivite cok. Tabii biraz kalirsaniz. Golfing, running, biking, camping, kayaking, diving…. Emeklilerin yerlesim yeriymis. Bahceli cok sik villalar. Onunden gecerken bahcelerinden gelen gul kokulari. Ama ayni zamanda balayi yeride. Cok RoMANTIK.. Hava hep ilik. Dolayisiyla her mevsim turistik. Surekli sanatsal aktiviteler var. Victoria’nin bir diger adida “Cultural Capital of Canada“. Senfoni orkestrasinin sefi Tania Miller. Cok guzel bir kadin. Ilkbahar ve yazin giderseniz festivallerinden birine denk gelebilirsiniz. Sokaklar hediyelik esya dukkanlari,restoranlar,cafelerle dolu. Dukkanlar da satilanlar asgi yukari birbirinin ayni. Ama cafeler. Benim aklim onlarda kaldi.

Butchart Garden mutlaka gorulucekler listesinde. Dunyanin en muhtesem bahcelerinden biri. Zaten burda hersey o kadar muhtesem o kadar huzur dolu ki. Ne gunboyu gezerken kulaklari tirmalayan muzik,,ne yakaniza yapisip birsey satmaya calisan insanlar, ne yururken huzursuz oldugunuz kalabalik.

Konaklamak icin cok guzel butik oteller var. Vicktarion tarzi dosenmis. Birgunden fazla kalacaksaniz muzeler var. Otellerde ve kafelerde 5 caylari var.Biz bunlara ne yazikki yetisemedik. Hayatimda en hizli gezdigim sehirlerden biri olarak kalicak burasi. En iyisi birdaha gelinecekler listesine almak. Zaman yok. Guzellik cok. Basim omuzumda hafif sirtima dogru donmus olarak geziyorum. Ayaklarimin hizina gozlerim yetisemiyor. Birdaha donup bakmam lazim. Gitme zamani geldi. Valizlerimizi alip bizi ferinin kalktigi iskeleye goturecek olan otobuse geldik. Bu surenin cok kisa olacagini tahmin ediyordum. ama yaklasik bir saat surdu.ve biz adanin bir ucundan obur ucuna kadar geldik. Boylece goremedigimiz bircok yeri gormus, halkin yasadigi daha az turistik olan yerler hakkinda fikir sahibi olduk. Mutahit usulu yapilmis apartmanlar, carsilar, sokaklar. Bu kisa otobus yolculugundan sonra yine feribottayiz. Otobusumuzun numarasini iyice ezberledik ve otobusten inip feribotun en ust katina ciktik. Hava,gunes,mavi,martilar.ben size dedim cok romantik.Hic bitmesini istemedigimiz cok keyifli bir saat gecirdik burda. Adalarin arasindan gecerek okyanusa fazla acilmadan.

Devami var…..
Gulcin,august’07

23 Ağustos 2007 Perşembe

Ay Tutulması Çarptı Beni...

Sevgili Brajabanita’nın 28 Ağustos ay tutulması maili üzerine, kendimdeki ve hayatımdaki değişimleri düşünmeye başladım eve gelirken.. İnternetten bakarken bildiklerim dışında da çok şey öğrendim..Bilimsel yazılara da dayanarak, bu yazıyı yazmış oldum. Sizinle de paylaşmak istedim. Astrolojiyi seviyorum...

"Güneş ışınını düşünün. Yakında olduğunu söyleyebilirsiniz, ama bir dünyadan öbür dünyaya onun peşine düşerseniz, onu asla yakalayamazsınız. Uzak olduğunu söyleyebilirsiniz, ama tam gözünüzün önündedir. Onu kovalarsanız, o sizi atlatır. Ondan kaçarsanız, o her zaman oradadır. Bu örnekten, her şeyin asıl doğasının nasıl olduğunu anlayabilirsiniz. " Huang-Po
*
28 Ağustosta Tam ay tutulması gerçekleşiyor. Evren böyle bir olaya şahit olurken, bizlerde bu tutulmadan nasibini alacağız. Türkiye’de gündüz vakitlerinde gerçekleşen ay tutulmasını malasef izleyemeyeceğiz.. Gelecek 2011 Haziran ayında gerçekleşecek ay tutulmasına belki... Ama içimizde olanları izleme şansına sahibiz..İzliyor muyuz? Ya da hissettiklerinizi ay tutulmasına bağlıyor musunuz bilmiyorum..İnanır mısınız ya da..Ben yine de yazıyorum..
*
Geçmişe bakılırsa, atalarımız her şeyin değiştiği, hareket ettiği bu dünyada kendilerine değişmeyen, referans olarak alabilecekleri bir takım dayanak noktaları aramışlar. Çünkü varlıklarını sürdürebilmenin yegane şartının bulundukları yere uyum sağlamalarına bağlı olduğunu düşünmüşler. Bu noktada en rahat izleyebildikleri Güneş ve Ay onlar için bir kaynak olmuş. Güneş’in ve Ay’ın hareketlerine göre yaşamlarını düzenlemek isteyen toplumlar onların hareketlerinin düzenli kayıtlarını tutarak bu hareketlere göre düzenlenmiş takvimler hazırlamışlar. Buraya kadar her şey güzel, fakat gökyüzünde arada sırada gerçekleşen bir olay var ki, bu zaman zaman tarihin akışını değiştirecek olaylara bile sebep olmuş: Tutulmalar. Artık günümüzde ilkokulda öğrenmeye başladığımız tutulmaların eski çağlarda toplum üzerinde çok korkulan bir etkisi varmış. Yakın tarihimize kadar böyle zamanlarda kurbanlar kesilir ve dualar edilirmiş. Eski çağlarda ve tarihin değişik dönemlerinde tutulmaların bilgisine sahip olan rahiplerin, kralların veya kötü niyetli kişilerin bu bilgilerini halk üzerindeki güçlerini pekiştirmek veya kendilerine çıkar sağlamak amacıyla bir fırsat gibi kullandıkları da olmuş..
*
Ve gelelim tutulmaların bize etkilerine... Astrolojik olarak etkilerine... Güneş tutulmasına değil, yakın tarihte gerçekleşecek olan Ay tutulmasının bize etkilerine ve nedenlerine...
*
Tam ay tutulmaları Astrolojik olarak burçları ve bizi hayli etkiliyor aslında...Bu etki tutulmanın olduğu tarihin bir önü bir sonu da olabiliyor, 6 aylık evre halinde de hayatımıza yansıyabiliyor..Ne feci !!
*
Ay tutulması, dolunay halindeki ay’ın üzerine dünya’nın gölgesinin düşmesi ile Ay’ın kararması anlamına geliyor.. Ya da güneş tutması ve ayı gölgede bırakması da denebilir buna belki de... Güneş ve Ay, ( Gece ve gündüz) hayatımızı çok etkiliyor aslında.. Güneş hayatımızın eril yanlarını ( bireyliğimizi ) / Ay işe dişil yanlarını (kişiliğimizi) etkiliyor. Güneş’le ilişkilendirilen bireyliği tanımlamanın en iyi yolu onu ruhumuzun “özü” veya varlığımızın çekirdeği olarak düşünmek... O bir ömür boyunca insanlığımızı geliştirirken bütün aktif ifademizin arkasındaki dürtücü gücü temsil ediyor. Ay’ın “kişiliğimizi” temsil ettiği söylüyorlar. Ama bu aslında, çok belirsiz bir ifade. Okuduğum yazıların ışığında, Ay’ın en azından bu yaşamımızda yanımızda getirdiğimiz “geçmiş” duygusunu temsil ettiğini söylemeyi tercih ediyorum. Ay bu tür bir geçmişte (değişik geçmiş yaşamlarda) hassasiyetle geliştirdiğimiz karakter özelliklerini temsil ediyor demek daha uygun.. . Bunlar şimdi, bu yaşamda içgüdüsel biçimde bizim lehimize çalışan yaşam tecrübeleri.. . Bunlar bizim için koruyucu, hatta bazen savunucu, gibi davranan doğuştan gelen, kökleşmiş niteliklerimiz..
*
Diğer bir dişil enerji açıklaması ise, Ay tarafından en belirgin şekilde temsil edilen insan fonksiyonu "annelik"... “Annelik “ kavramını da içine katarak dişil enerji nedir peki...? Yaptığımız annelik ve bize yapılan annelik. Bu ikisinin birbirlerinden ayrılması çok zor aslında.. Bu fonksiyon için daha az cinsiyet ayrımcılığı yapan kelime ise "besleyici olmaktır" -neticede ilgiyi, bakımı ve sevgiyi annelerimiz kadar babalarımızdan ve başkalarından da görebiliriz. Ay bizim diğer insanları ne kadar kollayabildiğimizi, isteklerini ne kadar doyurabildiğimizi ve aynı ihtiyaçları kendimizde ne kadar kabul edebildiğimizi tasvir eder. Bizim "bağlılık" konusunda rahat olup olmadığımızı gösterir. Başkalarına ihtiyaç duyma duygumuza katlanabiliyor muyuz, aktif olarak ihtiyaçlarımızın peşine düşebiliyor muyuz? Ve benzer şekilde, başkalarının bizden talep ettikleri ihtiyaçlara yanıt verebiliyor muyuz?
*
Ay aynı zamanda güvenlik duygumuz üzerindeki, bebeklik döneminden kalma, bilinçsiz ancak çok önemli olan yetiştirilme etkilerini gösterir. Bu bilinçsizdir, çünkü etkileri konuşmaya başlamadan önce alırsınız. Bunlar; bebekken nasıl bakıldığımız, nasıl doyurulduğumuz ve ağladığımızda nasıl bir tavırla karşılaştığımızla ilgilidir. Tüm bunlar ister büyük bir sevgiyle, ister endişeyle, kayıtsızlıkla veya düşmanca davranışlarla karşılansın, çocuk bundan bir biçimde etkilenir. Hayatımızın bir döneminde yaşantımızı devam ettirebilmek için kaçınılmaz olarak ailemizin yardımına bağımlıydık. Bu durumda, bu konuşma öncesi dönemde nasıl bir ebeveynlik modeli gördüğümüz, içinde yaşadığımız dünyaya takınacağımız tavrı da şekillendirecektir. Yaşadığımız dünya güvenli bir yer mi, yoksa düşmanca mı? Kendinizi sevilebilir birisi olarak hissediyor musunuz? İstenilen birisi mi, yoksa zor katlanılacak birisi mi olduğunuzu düşünüyor musunuz? Konuşma öncesi dönemde temel güvenlik duygusunu ya geliştiririz ya da bu konuda başarısız oluruz. Temel güvenlik duygusu demek, dünyayı ve üzerindeki insanları iyi ve güvenilir bulmamız demektir. Yaşamın bu bölümünün diğer insanların bize yaklaşmalarına izin vermemizde ve hayatı rayına oturtmamızda büyük bir etkisi vardır. Bu dönem aynı zamanda yaşamı bir bütün olarak görüp nasıl kurguladığımız konusunda da büyük bir öneme sahiptir.
*
Tutulma esnasında birkaç dakika da olsa Güneşin ve ışığın enerjisi, Ay yani dişil enerji tarafından bloklanacak. Bu yaşamın veya enerjinin barajlanması-şalterlerin kapatılıp açılması anlamına da geldiği için, hayatlarımızda daha önce başlamış bir dönemin bitişi olarakta algılanabilir. Diyorum ya size, Eylül çok farklı olacak..
*
Eğer 28 Ağustosta Güneş tutulması olsaydı, bu daha negatif etkiler bırakabilirdi üzerimizde (nedenlerini güneş tutulmasında yazmayi tercih ediyorum şimdilik) ... Ay tutulması Astrolojide duyguları ve bitişleri sembolize ediyor.. Bu dişil enerjinin tutulma esnasında dünya tarafından engellenmesi, maddi kaygılarımızın manevi ışığı arama çabamızı engellediği anlamına geliyor. Bu tutulma, işte bu yüzden karanlıkta yolumuzu bulmamızda, sahip olduğumuz bakış açısının ne kadar önemli bir rolü olduğunu anlamamız gerektiğini bize hatırlatacak.. Duygular, bu dönemde toplumsal etkilere göre daha etkili olacak.
*
Yolumuzu kaybetmiş gibi hissedebiliriz, şiddet ve derin üzüntü hissedebiliriz, bütünlük, kendini dışa vurma, iletişim kurma, kendini başkalarına sunma, gizli kalmış şeyleri açığa çıkarma, kararlar verme, harekete geçme, meydan okuma, çaba gösterme, değişiklik yapma, yeni bir bakış açısı kazanma, başkalarıyla ortaklık kurma, daha büyük riskler alma, daha hızlı adımlar atma, yerinde duramama, işleri yetiştirmeye çalışma, duyguların şiddetlenmesi, heyecan ve paniğe kapılma gibi hisler yaşayabiliriz, belki de yaşıyoruz..Fakat tüm bu duygular ve hareket sonunda bize farkındalık ve aydınlanma getirecek.
*
Astrolojide tutulmalar evrenin dramatik değişimler yaratmak için kullandığı en güçlü araçlar.... Bizi razı olduğumuz rahat koşullardan sarsarak çıkarır, bize yeni maceralar ve ayrıca bazı gizemleri çözmek için gerçekleri de peşi sıra getirirler. Bu arada bizi ileriye doğru ittirir, zannettiğimizden daha güçlü olduğumuzu görmemizi ve daha da güçlenmemizi yardımcı olurlar. Tutulmalar ısrarcı ve zorlayıcıdırlar ama bizi harekete geçirmekte etkilidirler. Normalde ertelenen bazı kararlar tutulma sırasında bir anda verilir.Tüm bu etkilerde tutulmanın 5 gün önü- 6 gün sonu gibi belirli bir sürece değil, uzun bir döneme de yayılabilir.
*
Gezegenler kısmına hiç girmeyeceğim.Yaptıkları transit geçiş, açıların hepsi bize evimizde- kariyerimizde- aşk ilişkimizde- para ile ilgili konularda oynak durumlara sokabiliyor.
*
Tüm bunları ister yaşadığınızı hissedin, ister bunun sadece bir doğa olayı olduğunu düşünün yine de size tavsiye olarak ani öfke patlamalarınıza, duygu yoğunluğunuza, değişimlere kulak verin.Çünkü denildiği gibi o gün şalterler açılıp kapandıktan sonra yeni bir dönem başlayacak..Suni çıkışlar, kontrol edilemez his ve davranışlarınızın iç nedenlerini sorgulayıp temize çıkabilirsek, bize farkındalık ve aydınlanma getirecek çok güzel ve temiz bir döneme başlayacağız..
*
Tüm bu bilgiler üstüne, astrolog Rezzan Kiraz gibi oldum ama...Aslında yazıma biraz sonra okuyacağınız efsaneyi hikayeleştirerek başlayacaktım.. Ama yazı efsaneleşmek değil, bilimselleşmek istedi....
*
İyi tutulmalar diliyorum hepinize kazasız-belasız...
Eylül ayı hepimiz adına güzel olacak...Biliyorum..
*
“Efsaneye göre Ay tutulması”

“efsaneye göre ay bir gün, güneşin ışığını habersizce alıp kullanır ve ışık yaymaya başlar, bunun üstüne yıldızlar mahkemesi kurulur ve aya sonsuza dek gündüzleri yasaklar. o günden sonra ay yalnızların sırdaşı kimsesizlerin dostu olur. Sadece ay tutulmalarında açık görüşe izin verilir ve ay o gün yeryüzüne inip arkadaşlarıyla görüşür.”


Brajeshwari

Sayın Sezer Veda Ederken - 1

Kapının zili çalıp yanıtladığımda, karşıda ki ses “Qurinale’den (İtalya Cumhurbaşkanlığı Sarayı) bir davetiyeniz var, posta kutusuna bırakıyorum” diyor. Şaka yapıyorlar sanıyorum. Böyle önemli bir şey teslim edildiğinde belki imza almaları gerekirdi diye düşünüyorum. Hemen oturduğumuz sekizinci kattan giriş katina inip posta kutusuna bakıyorum. Sahici bir davetiye, şaka için çok fazla lüx ve kaliteli.

“İtalyan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Bayan Napolitano, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Bayan Sezer onuruna Cumhurbaşkanlığı Sarayında vereceği yemeğe sizi ve eşinizi davet etmekten memnunlar. 9 Ocak 2007 saat:20.30, Cumhurbaşkanlığı Sarayı”

Heyecanlanmadım desem yalan. Bir de, bir arkadaşımın desteksiz atıp yemeğin 30 kişilik olduğunu söylemesi (yüz kişi kadardık) beni iyice heyecanlandırıyor. Yemekte her iki Cumhurbaşkanı ile de bir kaç kelime konuşurum herhalde diye düşünüyorum.

İtalyan Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano hakkında elbette birşeyler biliyordum ama oturup biraz araştırma yapayım dedim. Hemen, eski İtalyan Komünist Partisinde çalışmış, ikinci dünya savaşına katılmış İtalyan partizanı bir dostumu aradım. (Çünkü Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano daha önce İtalyan Komünist Partisi'nde önemli görevlerde bulunmuş, IKP'den senator ve milletvekili seçilmis birisi.) Ve Napolitano’yu kişisel olarak tanıyıp tanımadığını sordum.

Bana "Evet" dedi. "Partinin dış ülkelerle olan ilişkilerinden sorumluydu, o zaman birlikte çalıştık, fakat kişisel ilişkimiz olmadı.

“Napoli'li köklü bir aileden geliyordu. IK Partisinin sekreteri Togliati Sovyetler Birliğinden döndüğünde partinin sınıf partisi olma yerine toplumun bütün kıvrımlarına inebilen bir halk partisine dönüşmesi görüşü benimsenince Giorgio Napolitano'da partiye katıldı.

Parti icerisinde giyimi, kuşamı ve soğukkanlılığı ile "İngiliz Tarzı" olarak adlandırmasına karşın. Böyle birisinin kendilerinin saflarında olmasından Napolili işçiler hep onur duymuşlardır. Konuşmasının yanında dinlemesini ve doğrunun sadece tek tarafa ait olamayacağını bilen birisidir.”

Daha sora iyi bir gravür kolleksiyoncusu olduğunu da öğrendim.

Tabi davet edilmis olmamın kriterlerini tamı tamına hiç bir zaman bilemeyeceğim.

Cumhurbaşkanının forsunun bulunduğu davetiyenin altında not olarak "Siyah Kravat" yazıyordu. Bu siyah kravatın sadece siyah kravat olmadığı belli idi de ne idi. Hemen araştırmaya başladım. Tabii böyle davetlere çağrılan pek fazla bir dostum olmadığından bunun anlamını öğrenmek kolay olmadı. En sonunda bunun smokin anlamina geldiğini öğrendim. Elbette bir smokinim yoktu, hemen araştırmaya başladım. Roma'da smokin kiralayabileceğim yerlerin olduğunu söylediler. Tabi bu sadece smokin değil. Bunun fırfırlı gömleği, kol düğmeleri, papyonu, kuşağı, rugan ayakkabısı da var.

Kendimi iş ve balık kıyafetlerimin dışındaki resmi kıyafetler içinde hiç rahat hissetmem. Ama smokin üzerime cuk diye oturdu, kendimi içinde çok rahat hissettim.

Cosetta da benim yüzümden daha önce kullanamadığı aristokrat ozelliklerini ve eşyalarını yine benim sayemde ortaya çıkardı. Davetiye ile birlikte Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın önüne arabımızı parketme iznini de göndermişlerdi. Ama kocaman siyah arabaların içinde bizim arabamizin pek normal durmayacağını düşündüğümüzden davete bir taksi ile gittik. İçeri girerken cumhurbaşkanlığı muhafız alayına bağlı, kurşun askerler gibi rengarenk giyinmiş, boyları iki metrenin üzerindeki Cumhurbaşkanlığı Koruma Muhafızları bizi asker selamı ile karşıladılar. Ben askerlik te yapmamış olduğumdan o gür seslerin içinde kendimi küçücük hissettim. Sonra bizi karşılayan bir görevliye davetiyemizi verdik. Masada oturacağımız yerlerin işaretli olarak belirtildiği kartları ve Cumhurbaşkanları ile selamlaşmada tanıtılmamızı kolaylastıracak bir kartı da bize verdiler. Paltolarımızı vestiyere teslim ettikten sonra bizi resmi davetin başlamasına kadar önde bir salonda ağırladılar, içkilerimizi içtik diğer misafirlerle sohbet ettik. Daha sonra sıra ile Sayın Cumhurbaşkanı Sezer, Cumhurbaşkanı Napolitano ve eşlerinin ellerini sıkarak yemek salonuna geçtik. Bizim sıramız tam Ferzan Özpetek ile sohbet ederken gelmişti. Birden bire kendimi iki Cumhurbaşkanına tanıtılırken buldum.

Daha sonra Cumhurbaşkanı Napolitano bir hoşgeldiniz konuşması yaptı ve kadeh kaldırdık. Ardından Cumhurbaşkanı Sezer hoşbulduk konusması yaptı ve kadeh kaldırdık. Yemeklerimizi yedik, içkilerimizi içtik. Yemekten sonra yine büyük salona dönüp kahvelerimizi içip tanıdıklarımızla sohbet ettik. Ve rüya bitti. Karim "Kül Kedisi gibi" dedi. Gerçekten de sarayda idik.

Şimdi Sayın Sezer’in görev süresi doldu, görevi yeni seçilecek Cumhurbaşkanına devredecek. Elbette kolay olmayan bir dönemde Cumhurbaşkanlığı görevi yapıp bu görevin bu şekilde de yapılabileceğini hepimize gösterdi. Ama ülkemizde politik erk eger daha dengeli dağılmış olsa, sivil toplum örgütleri ve muhalefetin ciddi bir ağırlığı olsaydı birçok kararın da zorlanmayacaktı. Herhalde çoğu zaman yaptıklarımızı biz değil de, içinde olduğumuz koşullar belirliyor.

Düşlerimdeki Yaşam - 4

Bugünlerde TOFU'da güzel şeyler oluyor, herkes tatilden döndü, enerji depoladı ve gürül gürül çağlamaya başladı... Çok keyif verici, umarım bu çağlama hepimiz için hep böyle enerji dolu devam eder...
Bu kadar hoş konunun içinde ukalalık saymazsanız ve sıkılmazsanız eğer, epeydir aklımda olan ancak istemeden de olsa hep ertelediğim "düşlerimdeki yaşam"dan yeni bir bölüm...

Bu arada, "düşlerimdeki yaşam"ın daha pekçok bölümü var, sıkıcı olmaya başlarsa haber verin lütfen ;)

*******

Yeni bir konu ile devam etmek istiyoruz ki bu konu hepiniz için son derece önemli ve geçerli;

Sizler yaşamınızı sürdürürken çevrenizden çok soyutlanmış bir şekilde hareket ediyorsunuz ve sadece birey olduğunuzu düşünüp her bireyi ayrı değerlendiriyorsunuz ancak bilin ve unutmayın ki herbirey aslında aynı öze sahiptir ve bu öz ortak büyük özün parçasıdır yani temelde hepiniz aynısınız, kendiniz için hissettiğiniz herşeyi herkes için hissetmeli kendiniz için istediğiniz herşeyi herkes için istemeli ve kendiniz için beklediğiniz herşeyi herkese vermelisiniz. Biliyorsunuz ki istediğiniz birşeyi elde etmenin yolu onu vermekten geçer. Elinizde olmayan sizde bulunmayan hiçbirşeyi hiçkimseye veremezsiniz. Bu nedenle önce kendinizi beslemelisiniz ve sizden çıkan duygu-düşünce-istek herne derseniz onu tüm çevrenize (ki bunu tüm insanlık şeklinde genişletebilirsiniz) vermelisiniz. Verdikten sonra izleyin ve bekleyin, verdiklerinizin birşekilde geri dönüş yaptığını göreceksiniz. A ya verdiğiniz b den, b ye verdiğiniz y den, h ye verdiğiniz a dan vs gelecek ve sizi bulacak, sadece herşeyi doğal akışına bırakın ve izleyin. Sizler verdikçe size çoğalarak dönecek ve siz vermeye devem ettikçe çoğalarak vereceksiniz ve çoğalarak alacaksınız. Bu döngü de tıpkı suya atılan birtaş gibi yayılarak artarak devam edecek ve sonuçta tüm insanlığa yayılmış olacaksınız. Kendinizi ve gücünüzü küçümsemeyin, ben tek başıma neyi değiştirebilirim ki demeniz bile bu zinciri aksatmaya yetecektir. Tek başınıza atacağınız bir olumlu adım, bir umut ışığı ise çok şeyi değiştirebilecek güçtedir bunu farketmeyebilirsiniz ama farketmemeniz olmadığı anlamına gelmez. Siz sadece yapın ve bırakın, bekleyin ve görün... beklerken yapmanız gereken o konuya takılıp onun neticesini beklemek değil, buarada yapmanız gerekenlere yaşamınıza devam edin akışı bozmayın, yapın bırakın yapın bırakın düşünün bırakın isteyin bırakın.....

Ve sizler bunu başardıkça tüm kaoslar durulacak tüm kargaşalar dinginleşecek ve akış olması gerektiği gibi devam edecek ve güçlenecek, zamanın akışının önüne çıkardığınız engelleri aşmanın en kolay ve en derin gerçek yolu budur.

Unutmayın ki tüm büyük gerçekler basit kavramların ardında gizlidir. Basit gördüğünüz kavramlar hayatın, yaşamın en önemli sırları ve anahtarlarıdır. Dikkat edin kişinin bilgeliği arttıkça yaşamı sadeleşmekte, yaşamı sadeleştikçe bilgeliği artmaktadır. Sade ve basit olan aslında derin ve büyük olandır.

Bizler sizlere bu basit ama büyük püf noktalarını, sırları anahtarları vermeye devam edeceğiz, bu anahtarları kullanmak ise sizin elinizde ve yardımlarımız hazır.

En basit görünen kavramlar aslında en büyük sırları barındırır yeter ki gözünüzü gönlünüzü açın ve yürekten kulak verin, yürekten anlamaya çalışın.

Yaptığınız en önemli hata insanları sınıflandırmak ve bu sınıflara esir olup daima sınıf atlamaya çalışmak... Bu kendinize ve insanlığa yaptığınız en büyük ayıp ve günah. Unutmayın ki hepiniz aynı öze sahipsiniz ve hepiniz büyük özün bir parçasısınız. Yaşamın vizyonlarına kanmayın ve bu vizyonların gözlerinizi kamaştırmasına izin vermeyin, bu tuzaklar sizleri gerçek hedefinizden saptıran, gelecek doğru ve güzel günlere ulaşmanızı geciktiren hatta –bazen engelleyen vizyonlardır. Hernerede herne ortamda olursanız olun unutmayın ki zaman sizsiniz ve siz de zamansınız ve bunu kullanmak anlamak idrak etmek sizin elinizde ve siz özünüzü tanıdığınızda zamanın mekanın vizyonların şatafatın ne denli aldatıcı olduğunu nasıl da geçici mutluluklar olduğunu ve sizi ne kadar diplere çektiğini anlayacaksınız. Özünüz zaten çok yukarılarda ve göklerde lütfen bu vizyonların özünüzü aşağı çekmesine izin vermeyin. Gerçek mutluluğun bu vizyonlarda değil içinizde olduğunu unutmayın. Hayatı yaşamak istediğiniz ve imkanlarınızın elverdiği ölçüde dolu dolu yaşayın ancak yaşarken bunların tamamen bir vizyon olduğunu unutmayın ve bu vizyonun sizi aldatıp yolunuzdan alıkoymasına izin vermeyin. Yaşam sizin içinizde, içinizdeki yaşamı keşfettiğinizde ve onun mutluluğunun, çoşkusunun artmasına izin verdiğinizde bunun vizyon değil gerçek olduğunu ve sizi yavaşlatmayıp yücelttiğini, ilerlettiğini göreceksiniz.

Mutluluğu ve sevgiyi dışarda aramayın onlar zaten içinizde ve aramayı bırakıp, isteyip-beklediğinizde onlar gizlendikleri yerden çıkıp kendilerini gösterecekler size, hiç ummadığınız ve beklemediğiniz kadar muhteşem bir şekilde.

Takdiri dışarıda aramayın kendinizi önce siz takdir edin, sizi siz seviyor ve takdir ediyorsanız bilin ki herkes takdir ediyor ve seviyor, siz size güvendiğinizde bilin ki herkes size güveniyor. Önce siz kendinizden hoşnut olun göreceksiniz ki zaten tüm çevreniz de hoşnut...

26.07.2006

havuz problemi çözmek istiyorum....

baştan söylüyorum
yazının
havuzla - suyla - problemle
alakası yok

ciddi durumları
fazla ciddi olmadan anlatabilen insanları
severim
saygıda kusur etmem
üç köşe yazarı vardır okuduğum
- serdar turgut
- selahattin duman
- bekir coşkun
başbakan
bekir coşkun a git buralardan
git
kendine başka bir ülke bul demiş
güzel insanlara git buradan demeden
bir kez daha düşünmek gerek
elinizde
yerine koyabileceğiniz
kimse yoksa
çok fazla düşünmek gerek
havuz problemi çözmeliyim

hava
sıcak değilmiş gibi davranıyorum
ütü yaparken
alnımdan
yemek pişirirken
sırtımdan
ter damlıyor
terasdaki kertenkeleler yavrulamış
bir sürü küçük kertenkele
bir tanesi evin içine girdi
ve
kayboldu
sıcağı unutmak istiyorum
elinde
havuz problemi olan varmı

atıl kutoğlu da
hayrinüssa gül ü
sophia loren gibi giydirecekmiş
sophia loren 90 -60 90
hemde
bayağı 90 - 60 - 90
hatta
90 - 60 - 90 olmakla ünlü birisi
en son
hacca gitmesi gereken yaşta
pirelli takvimine poz vermedi mi
fesuphanallah
anlayamıyorum
açıklama getirilsin

zor
şeylerle uğraşmak
havuz problemi çözmek istiyorum

bundan sonraki yazı
kuşlar hakkında
bilimsel
küçük harf - büyük harf
noktalama işaretleri
herşey olacak
haberiniz olsun

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Hindistan maceralari


Beklentiler nasil bir seymis. Beklentilerin varsayimlarin ne kadar hatali oldugunu ogrendim. Sitma tabletleri alip sivri sinegin olmamasi, internet olmayacak herkesten uzak olacagim deyip her hafta chatlesebilmek, aman tanrim otobus yolculugu delice bir deneyim olabilir ve gayet eglenceli gecmesi, trende 22 saat nasil gecer kendimle yuzlesme firsati demem ve o 22 saatte caylari samosalari satan adamla bir bag kurmak, Gulcan’la sohbetler ve degisik insanlarla tanismak maceranin cok minik bir parcaysiydi. Neyi nerden anlatsam diye gunlerce kafamda düsünüyorum ama bugun dedim yeter, yaz ve bitir. Yazdikca gelir iste...

Yoga kursu harikaydi. Bir durumun icinde olup gormezsin ya, simdi bitince ve disardan baktigimda Yoga Vidya Gurukul’dan daha iyisi olamazdi diyorum. 3 sene ormanda therapi goren cocuklardan sonra, 10 kisiden fazla olan bir grupla nasil yasanir ogrenmistim, yilanlar, farelerle nasil yasanir onu da gormustuk, ee ne kaldi? Yemeklerin ayurvedic diete gore yapilan, 4 saatlik asana dersleri, arada bitki caylar, yuruyusler, sinavlar, arkadasliklar...tamamlandi iste. 27 kisiydik. Bir kac kisi kurs acilimini yalnis anlamis ama neyse yinede kursu bitirdiler. Bazi kisiler bu kadar yogun program beklemiyordu ki web sitede yayinlanmisti. Bazilarinin beklentileri fazla yuksekti ki burda onlarin egolari konusuyordu, onlarda kurs biterken farkli düşündüklerinden emindim. Ve geri kalanlar ne istedikleri bilen ve suprizlere hazir olanlardi. Ben kendimi bu gruba dahil ediyorum ki beklentilerimin ustunde bir deneyim yasadim ve cok mutluyum.

En cok sevdigim noktalara gelince kendimi arinmis hissini cok sevdim. Ilk hafta cildim bi kustu, kendimi tanimayacak hale gelmistim. “Irem bak temizleniyorsun” dedim. Brajabanita’nin verdigi ametisti geceleri sarilarak uyuyordum. Mantra seanslarda negatif duygularimi atesin icinde yok ediyordum ve yerine sevgi duygusunu doguruyordum. Her bhujangasanada kalp cakrama odaklaniyordum ve bel kaslarimi gevsetiyordum. Evet ne guzel dedim, asanalarda zorlama yok, asanalarda relaxation var, titredigin an o kasi gevsetiyorsun ve nereye kadarsa orda duruyorsun. Harika bir ders aslinda. Zorlamada hayir yok, gittigi yere kadar, sonra yeniden dene ve daha fazla gidebildigini gor. Ikinci hafta dizlerimi incittim, padmasana yaparken. Fazla zorladim. Ametistme sarildim, enerji verdim, oda arkadasim sanjeevan yag ile masaj yapti, om sembolu dizlerime yerlestirdim... duzelmeye basladi. Gandhar bizim kurs koordinatoru “take it easy iremji” dedi. Evet oyle yapacagim, oyle yaptim. Hirs yok, huzur var. Sanki her hafta bir asamaydi. Ilk hafta cilt kusmasi, ikinci hafta dizler, ucuncu hafta dans meditasyonu yaparken Mila yanagimi felaket cizdi, dorduncu hafta ayak parmaklarimin altinda tuhaf noktalar olustu. Sanki hayatimin bazi noktalariyla hesaplasma oldu. Yuzumdeki patlamalar hayatimdaki ilk tabaka sorgulaniyordu- is, aile, ozel hayat, ev ve irem’i goruntu seklinde “gordugumuz” seyler sorgulaniyordu. Bununla gelen sorular “irem’i irem yapan goruntu mu ya da icindeki ruhu mu?” Dizlerimin agrimasi hayatimdaki guvensizlik hissettigim konulara gondermeler. Yanagima derin cizgi hayatimda hangi seylerden etkilenip unutamadigim, affetmekte zorlandigim konulari sembolize ediyordu (bence). Ayak parmaklarimin arasinda cikan noktalar gercekten tuhafti- 4 hafta boyunca ayaklarima cok ozen gosterdim, pedikur yaptim, tirnaklarim hep bakimli, topuklarim yumusak, temiz tutmaya calistim. Boyle bir durum karsima cikinca hemen bu soru geldi aklima “Ne yapmadim acaba? Herseyi yaptim! Nasil boyle bisi olabilir!” zihnimde bu soruyu isittim ve durdum. Iste budur izlemek. Iste gordun nasil acimasiz davraniyorsun kendine. Ayak altinda nokta cikti diye panik yapmak uzereysin, elinden geleni yaptin, birak artik yau. Nokta sonucta noktaaa. Bu nokta kokmuyor, kasinmiyor, buyumuyor, cirkin degil, bosver” dedim. Ve gecti. Ders: neye dikkat verirsen o buyur. Iyi ki ogrendik, baska bir ders bu konuda istemiyorum.

Hintli kisilerle deneyimlere gelince, hintliler dunyada en rahat kisiler diyebilirim. O rahatlik adalardaki insanlarda gordugumuz rahatliktan bahsetmiyorum. Turklerin agresif davranma rahatligindan da bahsetmiyorum. Bu rahatlik farkliydi. Zaman rahatligi. Yani Pakistan’da da var bu ama o da farkli. Pakistan’da 11.00 de kahve dersin 11.30 ta gelir. O sekildeki zaman konseptinde de farkli bu. Hintli arkadaslar ne zaman isterlerse neyi yapacaklarsa onu yaparlar. Yani plan olabilir, saat vermis olabilir ama saate bakmaz, zamani gelmistir gider yapar. Zaman kavramindan uzak, bir sekilde olacaksa ne olacaksa olacak ve ben orda olursam olurum yoksam sorun yok o da demek olmaliymis. Ama bu kadar acik ifade edilmiyor. Gercekten istedikleri seyleri istiyorlar ama olmadigi zaman pismanlik duyulmuyor. Yine isteyebilirler ya da baska sefer derler. Bu rahatliga alismak biraz zaman aldi ama alisinca da “akisa birakmak” konsepti oturdu. Iste ve gor. Izlemek bu durumda kolaylasti. Mesela kurs sonrasi Gulcan’la Delhi’ye trenle gidiyordum. 5 gun yagmur yagdi, 24 saat, durmadi, kuru seyler islandi, giyisiler kuflendi filan. Yagmur yandan, ustten, alttan yagdi ve durmadi. Tanidigimiz kisilerin trenleri 16 saat rotar yapti, toprak kaymalari, elektrik kesintiler, annem telefonda “kizim mumbai’yi sel goturuyormus” dedi, arkadaslar tren biletlerini iptal ettiler, ucak biletleri alindi, mumbai planlar iptal edildi filan... ben bu sekildeydim “trenimiz zamaninda olacak ve de delhi’ye rotarsiz gidecegiz”. Bu kadar basit. Kusku olmayacak. Gitmeden once Zafer bey demisti “iirem hanııım trenler orrdaa cokk rotar yapiyor ve de musonlardaa alllahıım daha da kotuuu”. Evet tren zamaninda vardi. Hatta kaciracaktik, ben uykulu uykulu hareket ettigini fark etmedim, Gulcan bagiriyor “atlaaa!!” vagon mutfagindaki fanilali gobekli adamlar bizi iceri cekti sonunda. Bizim arkamizda yanimizda ve onumuzde olaganustu gucler vardi inanin. (Bu gucler arasinda TOFU’da herkese tesekkur ediyorum, emailler, Burcu ve Iskendos resimleri, chat’de hatirimi sormak ve girgir gecmek, Selen’e ve Burcu’ya gonderdigim japonca cep mesajlara anlayis... hersey icin tesekkur, bu destegi gormeden olmazdi.)

Delhi yem yesil bir sehir. O sehir nasil oluyor da bu kadar pollution var anlamadim. 95% nem oraniyla insanin beyni buharlasiyor gibi oluyor. Gulcan’la Tibetan refugee colony’e gittik. Zaten Dharamsala’ya gidecegiz, burdan otobus bileti buluruz dedik. Karar verinceye kadar otobuste yerimiz taaa arkalarda tekerlek ustunde, en arkadan bir onu iste. Sevmem arkalarda ama iste yuzlesecegiz ya kendimizle... Surekli sinavdayiz ve bundan da ustesinden gececegiz. Luxury otobusmus. Yoga’dan arkadasimiz bir Hintli aceta sahibim ismini verdi Rishi, bize cok yardim etti. Rishi daglarda artik meditasyon merkez acmak isteyen sehir insani. Bize cok iyi bakti. Yer kalmamisti otobuslerde, luxury otobus iyi degilde idare eder dedi. 50 rupi indirimli aldik biletlerimizi. Bu otobus gec geldi iste. Kitabimi bitirdim, Kit Kat surekli yedim (cikolatayi cok ozlemistim), Gulcan dukkanlarin kapanincaya kadar dolasti. Otobusun gecikme nedeni “Haridwar’a giden pilgrimlerin Delhi’den gecmesi”. Bu pilgrimler bir ay boyunca Hindistan’in her yerinde yuruyorlarmis, Haridwar’da Ganges nehirin basladigi noktaya kadar yuruyorlarmis. Evet. Davul zurna turuncu giyisileri ve o kadaaar. Yuruyorlar. Bir ay. Otobus Delhi’nin icinde tikandi hatta biz bindik ve Delhi’den cikamadik. Boyle iste. 12 saatlik yolculuk 14 saatte bitirdik. Yollarda muhtesem cukurlar ve surekli koltuktan havalanmalar. Otobus en kotu gunlerini gormus ve hala yasiyorum diye bagiran bir otobus. Koridor ortasinda yatan Fransiz, kafasinin altinda Harry Potter’in kitabi. 14 saat uyudu. Koridor ortasinda kos kocaman kirmizi bir pufpuf (hani oluyor ya ici nohut ya da yuvarlak seylerle dolu ve vucudunun seklini aliyor). Her mola da once kirmizi pufpuf cikiyor sonra biz cikiyoruz. Bavullarimizi koydugumuz bagaj yerinde ofis sandalye, donen cinsten. Iste hersey bi enteresan. Gulcan sonlarina dogru midesi bulanmaya basladi, dedigi tek sey “irem bana torba bul”. Ondeki kizcagiza sordum ve bana bir tane uzatti. Gulcan’a verdim, eline aldi ve aninda uyudu. Vardigimizda torba’nin onu kurtardigini konusttuk :)

Dharamsala’dan Mcleod Ganj’a gittik. Mcleod Ganj Tibetlilerin kaldigi koy. Cok sirin bir yer. 2000 metre yukseklikte, sisli hava, 3 km uzaklikta her yonde baska cici bir koy. Huzurluydum. Gulcan Srinagar’a devam etti, ben kaldim. Mcleod Ganj’ta 4 gun kalip degerlendirme firsati buldum. Yuruyusler, selalelere gitmek, son “dood patti” (sutlu cay) icmek, kitap okumak, yeni arkadaslarla oturup sohbet etmek...16 sene sonra konustugum lise arkadasimin teyzesinde kalma planimda muhtesemdi. Delhi’de otelde kalmak istemedim. Pakistanli arkadasimin teyzesinde kalacaktim (Tehseena’nin) ama olmadi. Baska bir arkadasin teyzesi oldu.. Istedigin oluyor diyorum ya...

Donus komik oldu. Selen’e msn’de sordum hamam acik olur mu bu kadar su sorunlari varken. Aradi, acik olacaklarmis. Eve vardim ve annem’e “hamam’a gidiyorum” dedim. “Ne zaman?” sordu. “simdi” dedim. Ve ciktim. Nasil kirlenmisiiiim. Ertesi gun sac kesimi, kahve fasli... sehir hayatina donus yavas yavas adapte oluyorum. Cikolata, kahve ve uzun sohbet dunyasina hosgeldin irem!! Hindistan 3 kez filan gidilir bence. Gelecek sefer sadece Kuzey taraflari yapacagim- rajasthan (Thai çölü) ve Himalayalar. En az 1 ay gerek Hindistan’da gezmek icin. Gidilmesi gereken bir ulke kesinlikle.


İndrani


..

Kalbimin "Hop" Edişi...

Geçtiğimiz hafta çok güzel birşey oldu...
Hayatta hiç özlemeye fırsatınız olmayan kişiler oldu mu?
Her zaman onu yanınızda hissettiğiniz.. Gözünüzü açınca onu gördüğünüz..
Kapatınca da eli omzunuzda, ya da başınızı okşarken gördüğünüz..
Geçtiğimiz hafta çok güzel birşey oldu...
Yirmi altı sene olmuş onu gerçekten de özlemeyeli...
Küçük özlemleri söylemiyorum tabii..
O hoo.. Onları anlatmaya kalksam ben bir özleme makinesi olurdum..
Heralde olurdum..
Ama geçtiğimiz hafta çok güzel birşey oldu....
Önce giderken çok ağladığımı hatırlıyorum..
Eminim o da uçaktayken hosteslere burun çeke çeke derdini anlatıyordu ..
Heralde..
Sorsam da söylemez ki.. Bir ara gözleri buğulanır da yine de söylemez..
Tıpkı şu anda bana olduğu gibi..
Uzaklara gittiğinde
Burada, oralardan daha önce
Sabah,
Akşam,
Yemek vakti,
Uyku vakti,
Masal vakti oldu....
Orada bizden daga geç...
Bizim güneş oralara gitti...
Bizim iş saatleri oradakilerden önce başladı...
Önce bitti..
Geçtiğimiz hafta bunların hepsi
Bir kişi için bizim tarafa geçti...
Geçtiğimiz hafta....
Dört ay bazen uzundur bazen kısa..
Bazen tek bir “an”a bedel gibidir.
Heralde..
Bazen de iki yıl dört aya..
Geçer mi? Geçti mi?
Gerçekten mi?
O, en sevdiklerinin belki de yarısını orada bıraktı...
O, hayatında ilk defa yaşadığı değişik ama kucaklanabilen sevgiyi
Dört aylığına yaşadı..
Dört ay bir gün sonra yine uçaktaydı..
Şimdi buralarda kucaklayacak, alıp havalara atacak çok da hafif ve küçük kişiler de yok..
Etrafında sevdiklerinin diğer yarısı...
Hayatımda ilk defa bu kadar ayrı kaldım ondan..
Eksik kolla ayaşamak gibi değil de..
Cümlelerimin noktasızlığı oldu galiba bu ayrılık.
Noktasız bir cümle...
Geçtiğimiz hafta..
Annem döndü uzaklardan...
Babaannelik yapmaktan döndü..
Yumuk yumukluktan...
Uçakla çoook uzaklardan..
Bu yazının en sonuna yakışan da..
Artık cümlelerime yakışan da
İşte bu
Nokta
.

EH ARTIK YETER


Geçen günlerden birgün,az gelişmiş bir havaalanında iki saat gecikmeli kalkan uçağımı beklerken tam karşımda güzeller güzeli, mayolu bir kadının fotoğrafı vardı, aklımdan onun atletik, yunan heykellerine benzeyen bir erkek olması gerektiğini geçirdim. Etrafımdaki, az gelişmiş ülkenin, eciş bücüş, kendine güvenlerinin sebebi kendilerinde saklı erkekleri etrafta dolanıyor.....

Düzen değişmeli ; mesela maç aralarında ponpon kızlar yerine, kuyruk erkekler çıkıp erkeksi bir gösteri yapsalar, eminim kadın seyirci sayısı artar, yada çikolata reklamına çıkan kızlar yerine, yakışıklı bir erkek çıkıp, ekrandan bana göz kırpsa eminim üzerimdeki çikolata aldırım gücü daha fazla olur.


Kadınlarının erkeklerine göre,daha bakımlı,daha akıllı olduğu bir ülkede yaşayıp, etrafımda sürekli kel, göbekli, herşeyi bildiğini zanneden erkeklerden oluşan bir toplulukla yaşamaktan çok sıkıldım. Bir kadın olarak, düzenin olması gerektiği gibi, benim etrafında dönmesi gerek. Hayatın çıkış noktasına sahip kadınların düzeni belirleyici olması gerekmez mi?

Anaerkil düzene geçmenin tam sırası bence.

Futbol tartışmalı programların seyredilme oranlarını arttırmak için neden saksı gibi duran mini etekli kız yerine, yaş ortalamasını yetmişten yirmilere çekip, yakışıklı erkeklere yaptırmazlar programı? Eminim seyredilme oranı daha çok artar. Zaten oynamak için de tartışmak için de çok fazla akla ihtiyaç yok, olsaydı o işi de kadınlar yapardı.

Nerem doğru diyen deve misali,mevcutta o kadar çok yanlış varki kimse elini, dilini bulaştırmak istemiyor. Erkeklerin egolarını tatmin etmek için kurulmuş bu kısır döngü sonlanır mı bilemem.. Bildiğim sadece bir kadın olarak benim için çok sıkıcı olduğudur.


Beto

21 Ağustos 2007 Salı

Yolculuklar biter mi?

Her dönüş aslında, yeni bir başlangıç olur hayatımda...Yeni kararlar alır, yeni tohumlar ekerim içime..Yeni umutlar büyütür,yollarda hayaller kurarım...

Benim tatilim Bodrumaydı. Oraya ait hiçbirşey anlatamam açıkçası... Hepimiz biraz bildiğimiz için Bodrum’u... Benim tatilim denize, doğaya ve kendi içimeydi daha çok... Yolculuk başladığı andan itibaren, bavuluma koyduğum her şeyin ne kadar çok ve ne kadar ihtiyacım olabilirlerle dolu olduğunu gördüm önce... Çanta sürükleniyor ama kalmak istiyordu adeta direnen eşşek gibi.. ”Tamam” dedim, “napalım gelin sizde... Belli ki kullanmayacağım bir sürü mini mini tshirt, elbise, etek koydum bavula ama güvende hissedeceğim kendimi..e gelin bari”... Aynı kafamda taşıdıklarım gibiydi bavulumda...Bazen ben sürükledim.. Bazen Güçlü... Bazen o taşısın istedim, bazen ben aldım yükümü.... Bodrum’a vardığımızda çıkacağımız yokuş ve evin yüksek tepesindeki merdivenlerinde ben yüklendim bavulumu ve kafamdakileri...O zaman dank etti..Ne çok şey taşıyormuşum gerekli gereksiz....

Ve manzara...Eve vardığımızda taş terastan görünen deniz manzarası ve yüzüme esen ılık rüzgar biraz sakinleştirdi beni... Bir süre dinlenmem gerekti...Yolun bir yerinde kalmıştım belkide... Belki de henüz varamamıştım hala... Yavaş geliyordu ruhum geriden geriden.. Yoldaki yalnız ağaca takıldım bazen, bazen meyve tezgahında oturan yaşlı amcanın dinginliğine, hızlı gecen manzaradan daha hızlıydı bazen de.. Ruhumu, bedenimi uyutarak bekleyebilirdim.. Ayrıca uyku bu yeni enerjiye adapte olmam için iyi bir yoldu...

Ve deniz...O kadar çok özlemişim ki denizi... Balık gibiydim..Gir çık, doya doya yüz..Balıklama atla... Kulaç at... takla at... Sırt üstü uzan, suyu dinle.. En çok sahilde oturup, denize ve uzaklara dalmayı sevdim bu tatilde.. Kitabımdan cümleler geçti, onlar kalbimde yer etti ve ben gülümseyerek baktım uzaklara, yelkenlilere, çocuk seslerine karıştı düşüncelerim... 5 kitap bitirdim.. Hepsi birbirinden geçerek, koca bir kitap okumuş gibiyim aslında...Kitapların seçimi o kadar yerindeydi ki, cümleler içimde bir sürü şeyi sardı sarmaladı, cevapladı, sakinleştirdi. Tatile çıkmadan önce gittiğim kitapçıda onlar mı beni seçti, ben mi onları diye düşündürdü sıkça..

Sonra öğle uykularım tam bir seromoni gibiydi.. Uykuyu özlemişim..Tembel uykularını.... Ama öyle güzel bedenim uyku sinyali verdi ki her öğlen....İçim uçuşarak yatakta buldum kendimi... O zor uyuyan ben, baktım her gün teslim oluyorum beyaz çarsaflara ve uykuya bir anda... Cırcır böcekleri eşlik etti bana.... Uyuuu uyuuu,teslim ol, cırrr cırrr diye bağıra bağıra...

Kemiklerim güneş ile ısınmış, dinlenmiş –aklından hiç birşey geçmeden uyanan ben, akşam çayımı içmek üzere Yalıkavak koyunun manzarasını seyrettim taş sedirde her akşam üstü... Doğa harikaydı.. Onu unutmak insanı fazlaca mutsuz ediyormuş.. Sincapları kovalayan kedileri seyrettim uzun uzun, kertenkelenin tırmanışının inceliklerini, cırcır böceklerinin akepellasını dinledim.. Bir çiçeğin kökünün taş verandada çatlaklar yaratabilecek kadar güçlü olduğuna şahit oldum... Doğanın cam güzeli ile – kaktüsün birbirinden farklı kılmadan yaşattığına.. Yargılamadan- olduğu gibi...Ve aslında o kaktüsün de, cam güzellerinin de olması gerektiğine ve o dengenin böyle sağlandığına ..Sesler renkler hepsi olması gerektiği gibiydi.. Hiçbirisi birbirini susturmadan, birbirine müdahale etmeden....İntikam yoktu içlerinde, hırs yoktu, rekabet hiç yoktu.. Ego yoktu.. Sadece varlardı.. Sokak köpekleri gördüm mutlu sonra...Kediler vardı bir de... Daha hızlı koşabilmek için hepsinin bacakları uzun, daha net tehlikeyi duyabilmek için kulakları büyüktü belki de.. Benim şişko kedim gibi değillerdi hiçbiri...Balıklar vardı denizde, gelip dizinizi omzunuzu ısıran... Kızmadım onlara...Onlar öyle seviyor olmalılar diye düşündüm içimden...

Sonra yediğim herşeyin tadı başkaydı.. Üzümler bu kadar mı büyük ve lezzetli olabilir..Ya da biliyor musunuz domates kokuyormuş hala... Pazarda bin bir meyve kokusunun içinde aradığınızı bulabilirsiniz..Öyle bir aroma vardı ki havada... Üzüm tezgahında bunlar gerçek gibi durmuyor diyerek yediğim birkaç üzümü gören satıcı “ helal olsun ablaa” diyince, özür diledim.. Öyle kaptırmışım kendimi.. Bir, iki üç “ hmm şahane”... Bunun üstüne o üzümleri almak zorunda kaldık tabi torba torba..

Bir de Gümüşlük var tabi anlatılması gereken... Bodrum’un en sevdiğim minik koyu Gümüşlük...Hiç bozulmayan, hep minik ve naif kalan, büyüyen beldeye inat... Orayı seviyorum.. Kayıkların yanı başınızda durduğu çay bahçesini, tepede duran mutevazi kilisesini, tavşan adasının esrarengizliğini ve tabi yüksek tavanlı taş evlerini... Huzurlu geliyor bana..Ömrümü o taş evlerin birinde resim yapıp, kitap okuyarak geçirebilirim gibi geliyor bana... Sırf bu dileğim yüzünden, batıl inançlarımı geliştiriyorum evrene dilek tohumu ekmenin ve istemenin yanı sıra... Tamam itiraf ediyorum, o güzel taş evin duvarına minicik sakızımı yapıştırdım.. Orda yaşama isteğimi dilek taşı gibi yapıştırdım duvarına işte... İçimden öyle geldim ve yaptım.. Fatih’e rica ettiğim sesli dileğim gibi, yakında uzak diyarlara gidenlerden 3 kere kendi etrafınızda dönün benim için sonrada bunu bunu diyin-üç kez zıplayın dersem, durdurun beni olur mu?...

Ve tatilin hüzün ve neşeyle karışık zamanı... Dönmek... Bu ikilemi çözmüş değilim..Hem gitmek istemek bildiğin yaşadığın yere –hem de kalmak istemek o güzelliklerin içinde...İki mekanın bir arada olamaması ne kadar zorluyor gidiş günü insanı...Yönünü geldiğin tarafa doğru çevirip, yol almaya başlayınca mekan kavramı ortadan kayboluyor...Gitmek veya kalmak arasında sadece kendinizin farkına varıyorsunuz.. Gitmek ve Kalmak sadece bir eylem olarak var oluyor..Aslında dönüş denen şeyi de biz yaratıyoruz... Doğamız gereği biz yaşattığımız herşeyi taşıyoruz her yere aslında... Özlediğim evimin konforunu, yatağımı, gördüğüm deniz manzarasındaki kendimi, arkadaşlarımı, sevdiklerimi, anılarımı, ailemi.... Hepsini içimde taşıyorum aslında...Bıraktığım sadece gitmesi gerekenler oluyor.. Zaman hep doğru işliyor yer ve mekan tanımaksızın.. .Doğa gibi insan ruhu da kendini kandırmaya, direnmeye, hissettiklerine, olmasını istediklerine karşı hiçbir sınır tanımıyor.. Zaman hep doğru işliyor içimizde de... İnsan içine yaptığı yolculuklarda çokça bunu fark ediyor bir daha bir daha...
...
..
Brajeshwari

Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? III


Sinouların evi, zamanında özenle ağaçlandırıldıgı belli olan bir bahçenin bittiği yerde kurulmuştu. Fakat bu özenle ağaçlandırılmış bahçeyi de yaz aylarının dışında Sinou ve ben kullanıyorduk. Alçak bir briket duvarın iç kısmına boydan boya lükstürüm ağaçları yüksek bir duvar gibi dizilmişti. Lükstürümlerin iç tarafında kavaklar vardı. Bahçenin tahta giriş kapısının olduğu bölümde ise bu düzene sağ tarafta bir top akasya, sol tarafta bir ihlamur ile bir fıstık çamı katılmıştı. Girişin sol tarafında ki, komşu bahçeyi bu bahçeden ayıran duvarın iç kısmında, bu düzene eklenmiş bir iğde agacı vardı.

Bir gün Sinou’nun babası Pehlivan Amca anlatmaya başladı:

“Şurada bir iğde ağaci vardı, komşunun bahçesi ile bizim bahçeyi ayıran sınırda. Birgün bahçeyi ayıran sınıra bir çit çekelim dedik. Fakat komşu çiti öyle çekmek istiyordu ki iğde ağacı onun tarafında kalsın. Ben de tersini iddia ediyor, çiti çektiğimizde iğde ağacı bizim tarafta kalsın istiyordum. Bir iğde ağacı yüzünden komşu ile aramız açılıyordu. Bahçeyi ayıran çiti bir türlü çekemiyorduk.

Neyse yaz bitti. Komşu şehirde ki kışlık yaşamına döndü. Sonbaharda iğde ağacı gümüşi unlu yapraklarını döktü, kavuniçi rengindeki iğdeleri sığırcık kuşları gelip çalmaya başladılar. Içimden iğde ağacını öldürüp, sorunu bitirmek, komşu ile aramızın açılmasını engellemek geçiyordu. Ağaca kıyamıyordum da. Her ilkbahar diğer ağaçların yeşilleri arasında bu ağaç, gümüşi ışıklar içinde parlıyor, diğer yeşillere de bir anlam ve zenginlik katıyordu. Mayıs ayında açan kibar sarı çiçeklerinin baygın kokusu bütün bahçeyi kaplıyordu.

Iğdenin yanına gittim. Dallarını okşamaya başladım. Parmaklarımla okşadığım dallarının üzerinde ki un tabakasını temizlediğimde alttan parlak koyu kahverengi bir gövde çıkıyordu, dalları dikenliydiler. Cebimden çakımı çıkarıp bir dal kestim ve bahçenin bizim tarafına sapladım. Ertesi gün gidip bakkaldan bir şişe kezzap aldım, iğde ağacının gövdesine açtığım deliğe kezzapı döktüm. Ve olayı unutmaya çalıştım.

Ilkbaharda tekneleri boyama derdi, balığa gidip nafakayı çıkarma derdi derken bahçe de yeşermeye başladı. Iğde ağacı yeşeremeyen dalları ile yeşil ağaçlar arasında bir hayalet gibi duruyordu. Cesaret edip yanına gidip bakamıyordum. Bir gün korkumu yenip o tarafa dogru giderken ayaklarımın altında ki otların içinde o iğde ağacından kesip te toprağa sapladığım dalın üzerinde yeşeren gümüşi yaprakları gordüm.”

Sonra başını şimdi kocaman olmuş iğde ağacına doğru çevirip “bu ağacı görüyorsun ya, çakımla kesip toprağa sapladıgım daldır bu” dedi.

Sinounun evi ahşap üç gözlü bir barakadan ibaret idi. Evin hemen önünde güvercinlerin kümesi, köpeklerin kulübeleri, yan tarafta ise tavuk ve ördeklerin kümesleri vardı. Tavukların, piliçlerin, civcivlerin koşuşturmacalarına köpek ve kedilerinin ki de karışır; Bahçede ki iskelelere ve kızaklara çekilmiş kayıkların sahibi amatör balıkçıların kendileri, bazenda çoluk çocukları da bu koşuşturmacaya katılırlardı.

Pehlivan Amca birgün, oniki tavuk, altı piliç, iki horoz takasla siyah beyaz puanter bir av köpeği aldı. Köpeğin adi Jim idi. Sinou da ben de çok heyacanlıydık. Tüfekle göle ördek avlamaya gidiyorduk ama bir av köpeğimiz hiç olmamıştı. Üstelik bir av köpeğinin avda ne rolü olduğunu bile tam bilmiyorduk. Bizim için av sezonunun açılmasından başka çare kalmamıştı.

Bir gün bir avcı gelip gölün karşı tarafında “curnata” (herhalde italyancada ki giornata=belirli bir gün anlamında) olduğunu söyledi. Yazları Rusya’da üreyen bıldırcınlar eylül ayının ilk yarısından itibaren güneye doğru göç ederler. Küçük bir tavuğu andıran bu kuşların kanat yapısı da tıpkı tavuklarınkı gibidir. Zaten yapıları ve renkleri uçmaya değil saklanmaya uygundur. Eğer üzerlerine basmaz iseniz uçup kaçmayı tercih etmezler. Bu yüzden bıldırcınlar ancak uygun hava akımlarını kollayarak Karadeniz’i aşmayı becerirler. Bazı kuşbilimciler, bıldırcınların bu yeteneklerini yavaş yavaş geliştirdiklerini öne sürerler. Bugün Karadeniz’in bulunduğu yerde henüz deniz yok iken başlayan bu göçlerde (Karadeniz yavaş yavaş su ile dolarken) bıldırcınlar da yavaş yavaş bu yeteneklerini geliştirmişlerdir. Bu kadar narin ve düşmanı bol olan bu kuşlar, göçlerini geceleri yaparlar. Fakat her zaman işler yolunda gitmez. Kuşlara güven verip yola çıkmalarını sağlayan bu hava akımları birdenbire değişir yada yağmurlar yağarsa bıldırcınlar oldukları yere dökülürler. Yavru av köpekleri, yıllarca erişemeyecekleri olgunluğa böyle bir iki curnatada erişir, tam anlamıyla av köpeği olurlar. Bir zamanlar Istanbul’un dışında kalan Yeşilköy Hava Limanı’nın hemen yanı başında ki Şenlik Köy’ün adı, bu curnata günlerinde buraya gelip şenlikler yapan avcılardan kalmadır.

Bu haber üzerine Pehlivan Amca tekneyi hazırladı. Bu, içinde on beygir gücünde bostanlara su çekmek için yapılmış Viscontin marka bir motor bulunan yedi metre boyunda bir tekne idi. Jim’i, tüfeği, fişekleri aldıktan sonra Sinou ve ben de tekneye yerleştik, hava poyrazdı. Dereyi, Küçükçekmece Köprüsü’nü ve Yalı Burnu’nu da geçince poyrazın hızını arttırdığını gördük. Fakat ilerledikçe dalgalar irileşmeye, kırılmaya ve köpüklenmeye başlıyordular. Kıyıya ulaşan gemi dalgalarının dışındaki dalgaların kırılıp köpüklenmesi her zaman rüzgarın sertliğine işarettir. Ama nedense, Pehlivan geriye dönmedi. Aslında biraz riskli de olsa teknenin burnunu rüzgara karşı verdiğimizde Köşkler Burnu’na ulaşacaktık. Aynı şidette bir rüzgar denizde daha iri dalgalar oluşturmasına rağmen bu dalgalarla boğuşmak daha kolaydır. Oysa gölde dalgalar daha küçük olsalar da, daha sıklıkla ve düzensiz bir şekilde üzerinize gelir, size nefes aldırmazlar. Ardı ardına teknenin burnunun yardığı bu dalgaların serpintilerini sert poyraz yüzünüze çivi gibi saplar.

Buna rağmen, suratımiza çivi gibi saplanan su serpintileri ve teknenin her dalgayı göğüslediginde basınçtan gıcırdıyan tahtalarının tok sesleri eşliginde ilerliyorduk. Birden ilerimizde palazları gördük (Henüz avcı tanımamış o yılın genç ördekleri). Pehlivan tüfeğe fişekleri yerleştirdi. Palazlar tüfeğin menziline girince de tetiği çekti. Pehlivan tetiği çeker çekmez Jim kendini suya attı. Fakat teknenin içine bir zincirle bağlı oldugu için teknenin yanında sürüklenmeye başladı. Sanzımanı olmayan bu motoru durdurmak, tekneyi dalgalara yan vermek, ölüm demekti. Pehlivan Jim’in tasmasına bağlı olan zincirin kancasını açtı. Jim sadece kafası suyun uzerinde, dalgaların köpüklerinin kırılmasından olusan kocaman mavi-beyaz bir battal ebrunun arasında bir mantar gibi ansızın, hareket halinde ki motordan uzaklaşıverdi. Sinou ağlamaya başladı. Pehlivan bizlerin yaşamlarını düşünüp yola devam ediyordu. Sinou hem ağlıyor hem de yalvarıyordu. (Herhalde ben de, bir gün anılarımı yazarsam gerekir diye beynimin bir köşesine notlar alıyordum.) Pehlivan yola devam ediyordu. Birden, Pehlivan dişbudak meşeden yapılmış uzun yekeyi çevirdi. Herhalde dalgalar arasında göreceli bir boşluk bulmuştu. Hepimiz teknenin içinde oradan oraya savrulmaya basladık. Pehlivan dönüşü çok geniş tutup riski azaltarak sonunda Jim’e yanaştı. Tasmasından çekip Jim’i tekneye aldık. Jim kurulanmak için silkeleniyordu. Ben ve Sinou sevinçten ıslandığımızı ve atlattığımız tehlikeyi unutmuştuk.

Dalgaları böylece yara yara Köşkler Burnu’na yanaştık. Rüzgaraltına girdiğimizden sular durulmuş, kamışların suya yansıyan akisleri ve hışırtıları hepimizi huzura kavuşturmuştu. Tekneyi karaya yanaştırıp çapayı kıyıya attık. Hep beraber tekneden inip yukarıdaki tarlalara doğru tırmanmaya başladık. Jim etrafımızda sağı solu kokluyor, yağlıboya bir tablo gibi hareketsiz ama renkli bir dünyanın içinde siyah beyaz bir gazete parcası gibi uçuşuyordu. Daha anıza adımımızı atar atmaz bir bıldırcın ayaklarımızın arasından parlayıverdi. Pehlivan tetiği çekti. Sonbaharın renkleriyle boyanmış bıldırcın kuru bir yaprak gibi anızın ortasına düştü. Biz hepimiz gözlerimizle Jim’i arıyor ama bulamıyorduk, tüfek sesinden sonra Jim yine kaybolmuştu.

Biz avlandıktan sonra tekneye döndük. Ne görelim bizim av köpeğimiz Jim bizi teknenin içinde bekliyor. Pehlivan’ın oniki tavuğu, altı piliçi, iki horozuna yazık olmuştu.

Daha sonraları birgün Jim’in kafasını okşarken keşfettik ki, ilk sahibi avda, herhalde kaza ile Jim’i vurmuş. O günün anısından kalan saçmaları Jim hala, uzun sarkık kulaklarında taşıyordu.
Av köpeği olarak hepimizin ümitlerini kestiği Jim’e güvercinlerimizi ve bahçeyi bekleme görevi verdik. Jim bu görevini ölünceye kadar başarı ile yaptı.
Fatih Mika