27 Nisan 2007 Cuma

Torbalar dolusu anıyla vedalaştım geçen gün...


Hani bir söz vardır bilirsiniz, “ele verir talkını kendi yutar salkımı” ben biraz öyleymişim galiba...

Feng shui ile ilgili konuşurken hep söylediğim ana başlıklar
“öncelikle dağınıklıklarınızdan kurtulun, ne kadar çok dağınıklığınız varsa hayatınız da o kadar çok dağılır”


“6 ay kullanmadığınız bir eşya varsa demek ki ona ihtiyacınız yok, değerlendirebilecek birine verin ya da atın, ama o ağırlığı taşımayın”


“kırık, bozuk eşyalarınızı hemen tamir ettirin ya da tamiri mümkün değilse atın”


“yarım kalan işlerinizi tamamlayın, yarım kalan heriş omuzlarınızda büyük ağırlık yaratır”

Çok uzun zamandır yapmak istediğim ama bir türlü fırsat yaratamadığım bir şeyi yaptım nihayet, kendime vakit ayırdım geçen haftasonu... ve farkettim ki çok uzun zamandır kendime vakit ayıramamışım, kendim için bişey yapmamışım, en önemli şeyi kendimi hafifletmeyi ihmal etmişim... Meğer ne çok ağırlığım varmış... 2 gün sadece 2 gün yeterliymiş kendime zaman ayırmak için... tüm çekmecelerim, tüm dolaplarım, tüm evrak çantalarım... aklınıza gelebilecek kapalı ne kadar şey varsa pandoranın kutusu misali tek tek açıldı tek tek elden geçti... ve neredeyse % 80’i ile vedalaşıldı...


Neler neler... 20-25 yıllık anılar... o evden o eve taşınıp evlenip boşanıp sonra gene ana evine dönen bir sürü gerekli-gereksiz anı... okul yıllarında yaptığım resimlerden, yazdığım yazılar-şiirlerden tutun da gezdiğim tüm ülkelerin çekmeceler dolusu broşürleri, uçak biletleri... Aldığım ve verdiğim birsürü ders notları - draftları, sınıf listeleri... özene bezene sakladığım konser, tiyatro broşürleri... bu kilolar verilecek deyip içine sığmamın imkansız olduğu giysiler, ben bunu çok seviyorum deyip kıyıp ta kurtulamadığım herşey... ama herşey elendi, atıldı ya da birilerinin işine yarayabilecek olanlar ayrıldı, ya birgün lazım olursa diye sakladığım ama senelerdir hiç lazım olmayan bir sürü şey...

Özetle kendimi hafiflettim, hayatımı hafiflettim, duruşum bile değişti, sanki omuzlarım daha dik, çok daha canlı dinamik yürüyorum, uykularım harika, inanılmaz dinç uyanıyorum 3-4 saat dahi uyusam...

Evren boşlukları sever ve hemen doldurur ya... hayatımda yer almasını istediğim ne varsa onlar için yer açtım, boşluk yarattım, yenileri ile dolsun diye eski ve kullanılmayan, ömrü biten herşeyin kapladığı alanlar da boşluk var şimdi...

Ama bir düşünce sardı birden beynimi bugün... o, olur da zayıflarsam diye ya da kıyamayıp, bunca yıl tuttuğum giysiler... acaba onlara dokunmasamıydım... orada boşluk yaratmasamıydım... ya kocaman, yerlere kadar uzanan kolu, kupu, omuzu, düğmesi olmayan şekilsiz kara kara bişeylerle dolarsa... bugün biraz paniğe kapıldım galiba... yok yok hemen silmeli bu düşünceyi, buna odaklanmamalıyım... daha güzel, daha şık olanlara odaklansam iyi olur... bu kara kara şeylere odaklanıp hayatıma çekmemeliyim... hayallerimi hep daha iyi olanlarla süslemeliyim ki hayatıma onları çekebileyim ve eskileri arayıp yanacağıma yenilere şükredeyim... umarım!!!...

Hastalık mı-Sağlık mı bunun adı?

23 Nisan haftasonu, çocuklar gibi şendim. Pazartesinin de tatil olduğu bilinciyle, hızlı bir haftasonu geçirdim. Her şeye yetiştim.. Gidilmesi gereken her yere gittim. Annemlere, İnci annelere, Anneanne ile Pazar bruncha... Kedim Shiraz’ın tüylerini taramaya... Bunlar bir yana, Selma’nın kızı Efla hanım’ın 40.gün banyosuna... En genç halimle Cumartesi Mirkelam’in geçtiğimiz yazımda yazdığım konserinden ve kulisinden sabahın 6’ sında evime bile vardım.

Fakat gelin görün ki, Salı gününden haftasonunun hızı boğazlarıma vurmaya başladı. Hani derler ya bazıları “ midelerim ağrıyo” - “başlarım tuttu”.. tekil ağrıları çoğul çoğul olur, ağrının tanımlamasını güçlendirsin diye... Benimkisi de farklı değil...”boğazlarım bi ağrıyor ki” sormayın..

Salı günü, kalbimin boğazımda attığını hissettim... Oyle ki yutkunamıyorum. Boğazımın üstü ve boğazımın altı diye ikiye ayrılmış vücudum adeta.. .Zonk zonk...Nefes alıyorum ama sadece kafamın içinde dolaşıyor nefes...Vucudum artık lime lime olmuş.. Kemiklerim ağrıyor. Uzun uykulardan uyanıyorum ama sanki uykumda maratona katılmışım.. Koşmuşum koşmuşum, varamamışım...

Salı günü gribal hastalık diye ilaçlara başladim fakat hiç önemsemedim doğrusu... Çarşamba uyanıp, ofise geldiğimde bunun bu kadar basit olmadığını anladım. Ofiste koltukta uyuya kalmışım sızarak... Kalktığımda bi ton daha yorgun uyanarak, paniğe kapıldım.. Eve sanırım gidemeyeceğim paniği.. Demgem şaşmış, yürüyemiyor, yutkunamıyor, birileri etlerimi uykum sırasında iyice çimdiklemişcesine ağrılar duyuyorum.

Perşembe dinlenmeye karar verdim. Size kaç saat uyuduğumu söyleyemem. Uyku, ilaç, atıştırma ve uyku arasında bir gün geçirdim.. Hastaydım.. Dünyadan kopma noktasında hastaydım.. Dışarda havanın güzel oluşu, çevrede olup bitenler, insanların anlattıkları, yaptıkları o kadar uzak geliyordu ki bana.. Sadece bedenimin içinde- yıllardır bu durumda ve çok yorgun hissediyordum kendimi... Hareketin ismi bile yoruyordu..

Herşeye rağmen hastalığım devam ediyor.Uykulardan uykulara geçiyorum.. Bazen herşey durmuş gibi geliyor.. Aslında çok önceleri yapmam gerekeni yapıyorum belkide.. Bu sayede içime döndüm. Hiçbirşey için endişe etmiyor, hiçbirşey için can hıraç efor sarfedemiyorum kendimden geçip... Boğazım neye elverirse o kadarını yapıyorum.. O kadarı da yapabildiğim oluyor zaten... Mazaretim bu gibi görünsede, aslında bu dönem bana iyi geldi.. Bunun adı hastalık olsa bile, ruh sağlığı açısından çok yararlı geçiriyorum günlerimi.. Kendimi hiçbirşeye üzmeden, koşturmadan, acele etmeden, birşeyin üstüne bi milyon kere düşünmeden sakince geçirdiğim, uykuyu kendime lüks değil ihtiyaç olarak gördüğüm, sakinliğimi hiçbirşeyin bozmadığı bir dönem..

Bazı dönemler vardır insanın hayatında, bu bir yaz tatili olabilir, tanıştığı yeni bir insan olabilir bilmiyorum.. Hani hayata bakışı değişir ya insanın bir anda.. Benim de yaşadığım böyle birşey diye düşünüyorum..

Kısacası, hastayım... Çevreye rahatsızlık vermemek için karantina günlerim devam ediyor.. Kimseden ilgi beklemeden, ilgiyi kendi içimde buldum. Mukozamdan yenilenmiş olarak çıkacağım çok yakında.. Hastalığınız sırasında -sağlıklıyken yaptıklarınızı özlersiniz ya.. bende hiç öyle birşey de yok.. Ne yaptığımı hatırlamıyorum inanın..

Hiç acelem yok, kendimi zamana yaydım.. Herkes mi hızlı- ben mi yavaşladım bilmiyorum...

Tek bildiğim Boğazlarımın ağrıdığı çok fena..

BU ARALAR LUCİFER LE TAKILIYORUM....

gerçekten
şeytan
bana musallat oldu bugünlerde
gözümü açıyorum aklım yemek yemekte
yatarken
hala ne yiyebilirim diye düşünüyorum
durum onu gösteriyor ki
gayet başarılı
iş yerine
elim kolum yiyecek dolu gelmeye başladım
pastane - tuzlu birşeyler - peynirli pogaça - suböreği
tamam abartmayın
su böreğini yapamam
su böreğini anneler yapar
ben
liva pastanesinden alıyorum
hiçbirşey bulamazsam da simit alıyorum
gün içinde dışarı çıkamıyorum
telefonla getirtiyorum
dün aşure yedim
evet
şaşıracak ne var aşure yedim
gece uyumadan da magnum yedim
ya magnum işte
reklamları var ya
büyüklerinden
güzeldi ama
sonra tekrar dişlerimi fırçaladım
komik olan ne biliyormusunuz
bütün bunları yiyorum
sağlıklı beslenmenin gereklerinide
hiç aksatmıyorum
akşama kadar yeşil çay içiyorum
işkence gibi
devamlı ot - çörçöp yiyorum
songül hanım
günde iki tane elma yememiz gerektiğini
söyledi
onları da yiyorum
en kötü olanı da
ikibuçuk litre su tüketmek

lucifer mi ???
mutlu - öyle canım biliyorum
zafer işareti bile yapıyor

berrin

26 Nisan 2007 Perşembe

YIDIZLAR TERS AÇI YAPMIŞ BU GÜN İFLAH OLMAZ


Sabah saat yedi civarı, alarm çaldı.Gözlerim açık görünümlü kapalı kızımın odasına girdim, işte o anda güneşte benim gözlerime isabet etti, ama tam isabet. Kızımı uyandırırken güneşi insafa davet ettim.

Bugün benim yoga günüm, her çarşamba vücudumun dengesizliğini kendime tekrar tekrar kanıtlamak için yogaya gidiyorum. Bu konuda yenilen güreşçi tavrını benimsiyorum. Evden çıkmamıza bir saat kala yoga arkadaşım hasta olduğunu söylemek için aradı, bende belki bana ihtiyacı olur diye düşünüp evde kaldım. Yoga eğitmenimizi aramak bana düştü. Utana sıkıla durumu anlattım, Sonra yazdığı kitap hakkında olumlu eleştiri yapmak isterken tamamen benim yüzümden eleştiri olumsuz oldu. Nasıl oldu bende anlamadım. Hani bazen beyin birşey düşünür, düşünce dile gelir ama dile gelen düşünce artık beyinden geçenle aynı değildir. Kelimeler, kulaktan beyne dönünce görülürkü o artık başka birşeydir. Durum aynen böyle. İç sıkılır, tekrar yoga eğitmeni aranır durum izahi için. Telefon kapandığında durumun izahının hala yapılamadığı anlaşılır. Durumun kendi yatağını bulmasının en doğrusu olduğu kararına varılır.

Tüm bunlar sona erdiğinde telefon çalar.Telefondaki ses , hayatta duymayı en son istediğim ses çıkar. Ses bütün mutsuzluğunu tellerden kulağa ulaştırır, kulaktan kalbe ulaşır negativite. Sesin sahibi buluşmak ister, tarafımdan rededilir.

Günün gidişatı bellidir,yıldızlar ters açı yapmıştır. Artık sabır zamanıdır diye düşünürken, bir arkadaşım beni ofisine içli köfte yemeye davet eder. Gittiğimde arkadaşımın başı sıkışık, ben hissederim kendimi fazlalık. Tabiki içli köftelerin lezzetsiz olması sizide benim kadar şaşırtmamıştır herhalde.

Arkadaşımla hadi gidip alışveriş yapalım kararını verdik. Ama anlaşılan bu da yararsız bir faliyet benim için. Denenilen ayakkabıların otuzbeş numarası küçük, otuzaltı numarası büyük. Beğendiğim kıyafetlerin bir kısmının, vücut gelişimini tamamlıyamamış vücut özürlüler için olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncem , kıyafetlerin darlığını anlamama yardımcı oluyor. Tamda o anda yanımdan Deniz Akkaya isimli manken geçiyor herhalde. Anlayamıyorum. çünkü yüzü biraz yüksekte kalıyor, ama gıdısının altından ona benzetiyorum.

Kahve molası.... Ben sert bir kahve istiyorum, yanına yoğun istek üzerine tekrar yapılmaya başlanan eski dost tatlısı. Eski dost tatlısı olmuş düşman.

Gün ağır aksak ilerlerken,benim yüzümü düşürüyor. Eve dönmeye karar veriyorum. Yasemin okuldan gelmiş, heyecanla bana kemanla yeni öğrendiği şarkıyı çalmak istiyor. Ben ters açıyı kabul etmişim, kaderime razıyım hali içerisindeyim. Yaso çalmaya başladı , ara ara durup seslerin niye yanlış çıktığını açıklıyor, ben o arada enstrümanları çalmayı öğrenmenin neden bu kadar uzun sürdüğünü düşünüyorum. Hayatın uzun çaları takıldı hep aynı notayı çalıyor.

Yiyecek birşeyler hazırlamalı, aç mideler ters açıdan anlamaz. Yemekler eline sağlık mertebesine dahi ulaşamamış, tam bir hayal kırıklığı.

Oh nihayet saat onikiyi vurdu. Kül kedisi Betül'ün perisi ortaya çıksın elindeki sihirli değnekle istediğini fareye, kabağa çevirsin. Ama illaki, şu yıldızların açısını değiştirsin. Genişi, darı diki.... hepsini seviyorum yeterki ters açı olmasın.


Beto

25 Nisan 2007 Çarşamba

geç kalmış motor yazısı


Onbeş gün önce bir bahar pazarında beş kişilik motorize grup ,tamamen plansız bir rotada tura çıkar.Mevsimlerden baharın ilkidir.Amaç bir yere varmak değil, yolun tadını çıkarmaktır. Grup ilk önce İstanbul çevresindeki çevre yollarında kaybolur, ama kaybolmak bu gezinin tadını artırır.Grup feribota ulaşır;burunlara iyotlu deniz kokusu dolar, saçlar rüzgarda dağılır, taze alınmış poğaçalar yenilir, çaylar kahveler içilir. Feribot iskeleye yanaşır.

Çevrede yaşayan tanıdıklar aranır, motorla gidilebilecek güzergahlar öğrenilir. Grup doğayla kaynaşmak istemektedir, asfaltı olmayan yollar tercih edilmektedir. Tanıdık tarifleri, takip edilir ama varılması gerekilen noktalara bir türlü varılamaz. Zaten varmak eylemi, amaç olmadığından , varılası noktalar sürekli değişir. Grup şelaleye gitmek ister ama hedef şelale yerine , içgüveysinden hallice İSKİ yapımı küçük şelaleciğe ulaşılır. Grubun keyfine diyecek yok.

Sulardan geçilir, topraklı yollar aşılır. Köy meydanları, köy halkı, tavuklar................
Gruptan birinin burnuna, gübre kokusu dolar, gözleri yaşarır. Bu koku neyi çağrıştırır şehir çoçuğuna bilinmez. Kendide anlamaz gübre kokusunun niye gözlerini yaşarttığını....

Uzaktan puslar arasında adalar görünür, yemek molasında manzaraya keyifli sohbet eşlik eder. Dönüşe geçilir , ağaçlar arasından..........


Beto

yoga tatilim


koprulu kanyondaydi. 3.5 sene once ingiliz arkeolog'a asistanlik ve soforluk yaparken o daracik kopruden gecmistik. cok sevmistim ve icimden "buraya donmek isterim" demistim. bungalowlara varincaya kadar ben emin olamamistim ama kopru gorunce tamam dedim, istedigim oldu. cok mutlu oldum. hemde 39 kisilik yoga seven grupla gelmek ayri bir keyifti. tam nehir kenari, nehir'in sesiyle meditasyon yapiyorduk, o sesle uyuyorduk ve horozun kukurukuusuyla uyaniyorduk.

programimiz doluydu. sabah 05.00'te meditasyon ve pranayama calismalari, kahvalti sonrasi iyengar, oglen yemek sonrasi sivananda ve hatha asanalari, aksam yemek sonrasi meditasyon. yemekler vejeteryan ve lezzetli. yoga oncesi kuru yemisler ve bitki caylari. sohbetler asanalar nefes calismalardaki goruntuler, meditasyonda yasanan duygulardan bahsediyorduk. allahtan yanimda melda vardi. melda yoga dersimden arkadasim. bu tatilde daha iyi tanimis oldum kendisini. cok mantikli dusunen, anlayis gosteren bir insan. beni bazi stresli olacak durumlarda aciklamayla ve nazik davranisla o durumdan cikartan bir sahis. bazi konusmalari aktariyorum.

tuhaf bir kadin vardi, kendisi ogretim gorevlisi, seker, sempatik bir hanim ama konustukca beni sasirtan biri. cay icerken konustugumuz konu rafting:
Tuhaf Kadin (TK): ben burda rafting yaptim
Ben: oyle miiii? (cok ilgiliyim)
TK: evet. rafting'e basladigimiz yerde bitiridik
Ben: nasil yani? (anlamadigimi dusundum o an)
TK: bizi aldilar ve rafting'e basladik, sonra da ayni yerden aldilar
Ben: (hic birsey demiyorum, sessizim ve anlamadigimi dusunmeye devam ediyorum)
Melda: (anladi sasirdigimi) yani nehir daire seklinde mi diyorsunuz?
TK: mm bilmem ki.. (kendisini sorgulamaya basladi)
Ben: servis sizi birakilacak yerde birakmistir ve bittigi yerden de almistir (cesaret toplamis oldum TK alinmadan, bu cumleyi kurmak icin beyin hucrelerim baya bi calisti)
TK: hmm olabilir

bir tane daha olay anlatiyorum. koprulu kanyon'a dogru yuruduk bir oglen (dum duz yol sapma yok yolda bir park, kopru, sonrada buyuk kopru). minik bir yuruyus grubuyduk. yoga ders oncesi yemegimizi hazmetmek icin kisa bir yuruyus programi duzenledik. vardiktan sonra donuyoruz- tesaduf TK, ben ve melda ondeyiz. aramizdaki dialog:
TK: burdan neden yuruyoruz?
Ben: nasil yani? (deja vu yasadim orda)
TK: burdan neden yuruyoruz?
Melda: geldigimiz yoldan yurumeye karar verdik, devam etseydik uzun olacakti ve dersimize yetisemeyecegiz diye dusunduk
TK: aa bu geldigimiz yol mu? eminmiyiz?
Ben: (saskinim ve sessiz)
Melda: evet evet eminiz

bu insan tek enteresan tip degil di. bir hanim daha vardi. butun derslere cok renk uyumlu, takisi dahil uyumlu kiyafetler giyen biriydi. saclari uzun, gozleri cekik, kafkas havasi vardi. yine bir cay icerken muhabbet. melda, ben ve nehir oturuyoruz. bu guzel kadin yanimiza oturdu.
Ben: hep cok şıksınız, takilarinizi da cok begendim
Guzel Kadin (GK): bu hic birsey degil. ben genelde cok susulu pusluyum.
Ben: nerelisiniz? asya esinitisi mi var?
Nehir: evet orta asya?
GK: evet var. rahmetli sevgilim bana Yoko Ono'm derdi
Nehir: gercekten mi? (benim agizimdan da ayni sey cikacakti)
GK: yok yok yasiyor sadece rahmetli diyorum.
Nehir: haa ex....

yani boyle konusmalar yoga sonrasi cok meditatif halimizden mi yoksa evrenin bize komiklik olsun diye verdigi anlar mi bilemiyorum ama bu tuhaf konusmalar beni cok guldurdu. cok eglendim. rafting yaptigimiz grup 10 kisilik. 3 gundur ben "rafting rafting" diyordum ve herkes benden urktugu icin mi ya da nehir'den korktugu icin mi benimle gelen sadece melda ve nivedita'ydi (yoga hocam). rafting icin can yelegi giyerken 10 kisilik grup olduk birden. sevindim. aralarinda 60 ustu yaslarda teyzeler vardi. heyecan ve korku ikisi birbirine karismisti. zor bir nehir olmadigini anlamistim. rehberler terlik giyebilirsiniz dediginde anladim. zor olsa hayatta ozel lastik botsuz cikartmazlardi. bunu ben galiba anlatamadim. soyledigimde 1 dakikaya kadar sakinlesiyorlardi sonra yine bir panige kapiliyorlardi.

nehir'de cok eglendik ve gulduk. keyifli bir parkurdu. bir kac tane hizli orta derece dalgalar vardi, gerisi daglara, kiyilara, sesleri duyacak firsatlarla doluydu. orta yasindaki teyzeler cok sevdiler. arada bi o buz gibi suya ben atliyordum. parkur bittiginde ilk suya atlayanlar teyzeler oldular.

donerken uyudum. ben otobus yolculuklarda pek uyuyamam ama bu sene o kadar cok otobus yolculuktan sonra zannedersem alistim. uykum ne kadar bolunmus olsa bile 3 gunluk yoga ve meditasyon benim vucudumu yenilendirmisti. sehir hayati bana carpti ama neyse diyorum, en azindan haftayi pazartesiyle baslamadik.

herkese guzel haftalar!

24 Nisan 2007 Salı

RESİM SERGİSİ ARDINDAN…….



Bugün 19 Nisan’da açılışı olan Anaokulu Resim Sergisi toplanıyor. Annesinin kuzusu oğlumun da resimlerinin sergilendiği sergiyi açıkken şöyle adam gibi gezemedim….ve içimde kaldı desem yalan olmaz…

Evet, sevgili Jagad Jivan belki kendi yaşıtlarından resim konusunda biraz daha ilerde ama o herşeyiyle annesinin devamlı ilgisini bekleyen ve tüm kaprislerini ona yapan, bir anne kuzusu daha….

Aslında daha önce yazmak istediğim ama bugüne kısmet olan o günkü anımı yazayım….

Daha önce yazdığım gibi o gün, Aslan beni Sultan teyze ile birlikte Can’ı almaya geldiklerinde hala çok heyecanlıydım ve bir o kadar da üzgün - kardeşim yani Can’ın dayısı Can’ın kendiliğinden davet ettiği tek davetlisi gelemiyordu… ve umarım Can dayıyı sormaz diyordum içimden…

Ve Can’cığı aldık… Dayı ile ilgili hiçbirşey sormadı neyse ki ve ben bir ohhh çektim içimden… belli ki Can da heyecanlıydı….biraz da o saatlerde yorgun ve uykusu geldiği için sessizdi…

Sergi salonuna giremeden elimde öğretmenlere hazırlattığım çiçeklerle doğru, konvoy halinde Can beyle ve teyzemizle WC’ye koştuk sonra hadiii sergi salonuna., Sergi oldukça kalabalıktı. Çiçeklerden kurtulmak istiyordum önce öğretmenleri bulup Can’a çiçekleri verdirttim. Bu arada çocukları anaokulunda okuyan eski arkadaşlarımla karşılaştım ama konuşmak ne mümkün Can beni çekiştirip duruyordu, resimlerini bulalım diyordum beni kendine doğru çekip “Sen ne biçim annesin ya.. Bana bakmadın bile benimle ilgilenmiyorsun habire resimlerime bakıyorsun ben burada mıyım değilmiyim? “ diye avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Ona laf anlatana kadar “Oğlum, ben senin için geldim, bak teyzen baban burada resimlerine bakıcağız, arkadaşlarınla beraber ne güzel şeyler yapmışsın, bazı anne-babalar gelememiş bile, ben senin için buradayım” dedik ama, nafile bu sefer versiyon değişti “Resimlerime bakmıyorsun bile, ben resimlerimi şimdi almak istiyorum burada dursunlar istemiyorum alıp gideceğim, babama söyle hemen alsın resimlerimi “…

Patlama noktasındaydım ama ya sabır diyordum.

Bu arada Can’ın takıntısıydı zaten resimlerini baştan beri eve getirmek istemişti, el sanatı öğretmeni onu ikna etmişti ama şimdi yine başlıyordu Kabus……Can bunları söylerken el sanatları öğretmeni tam karşımda imdadıma yetişmisti, oturdu Can’a neden resimlerini şimdi alamıyacağını anlattı bir sürü anne-baba gelememişti ve herkesin resmi ancak sergi bitiminde verilecekti… Öğretmenine kafa salladı elimden tuttu ve başladı yine aynı şeyleri söylemeye bu arada ekleme yaparak “benim resimlerimi bulmuyorsun” demeye başladı.

Bizi gören arkadaşlarının anneleri Can’a doğru gelip resimlerinden dolayı tebrik ediyorlar “Gördünüz mü Can’ın her yerde bölümde resmi var” diyorlardı. Onlara Can gayet iyi ve efendi davranıyor, onlar gittiği anda benimle kaldığı yerden başlıyordu. Kendini “pause”a alıp “Start” düğmesine basıyordu.

Sınıf öğretmenlerinden Sema hanım sonunda hayatımı kurtardı ve Can’ı normale döndürmeyi büyük bir sabırla başardı ve minnettar kaldım…

Sonra ne mi oldu ara ara resimlerine bakabildim bu sefer arkadaşlarıyla oyuna daldı ve saklambaç oynadıklarını zannederken, Tuna adlı arkadaşı yanıma gelip Can ağlıyor Arın ile kavga ettiler dedi. Hadiii bir bu eksikti, neyse uzun çabalar sonunda onuda hallettik….. Son 15 dakika, sonunda arkadaşları ile sergi salonuda boşalınca koşusturup mutlu oldu… Tabii gitme zamanı deyince yine kötü anne olduk “Anaokulu Müdürü hala burada ben niye gidiyorum” protestoları eşliğinde bizi beklemekten bunalmış eşimle arabada buluştuğumuzda hala rahat bir nefes alamamıştım. Gerek Can, gerekse eşim söylenip duruyorlardı. Sonunda 5-6 dakika içinde Can uyudu ve asayiş berkemal deyip rahat bir nefes aldım.

Sergi açılışı bitmişti … ve ben üstümden bir kamyon geçilmiş gibi hissediyordum…Ne ummuştum ne bulmuştum :)

19 Nisan 2007 …. Unutmayacağım bir gün olmuştu herşeyiyle…..Can uyurken ve herşey sakinleşmişken serginin ayın 19’unda olması ilginç gelmişti, 19 rakamı önemli bir rakam olmuştu hep hayatımda … evimizin numarası aklıma geldi 19/19 …..”Belki Can’ın keyfi olursa sergi kapanmadan tekrar rahat rahat gezebilirim” dedim içimden.. Sonra dönüp Aslan’a “Can’ın resimlerinin tamamını görüp görmediğime emin bile değilim” dedim.. “O da merak etme hepsini çektim bakarsın, zaten sergi sonunda bize verecekler” dedi.. Ama aynı şey değildi ….

Ve maalesef Can sergisine ısrarla tekrar gitmek istemedi.. Kimbilir belki de onları orada görmekten hoşlanmıyordu ve onları yine almak isteyecekti … hiç ısrar etmedim, bir kabus daha yaşamak mı? Aman kalsın…

Yine de içimde kaldı, sergiyi doya doya gezemediğim……

Sevgilerimle,

Brajabanita
Özgür Martı


Bu arada da geçen yorum yazan tofucanlara çok teşekkür etmek istiyorum. Aynı gün Can’a yorumlarınızi okuttum ve Can bir daha sergisi olursa hepinizi davet etmek istediğini söyledi ve büyük insan gibi yorumlarınızı dikkatle dinledi ve mutlu oldu.. Ve dahası da var 23 Nisan’da kendisinden bir resim yapmasını isteyen halasının arkadaşı Melek’ e kendi isteğiyle kompozisyonu ve içeriği çok güzel olan bir resim yapıp ona hiç itiraz etmeden hediye etti. Hemde ilk kez bir “Melek” çizdigi halde….. Bu sefer o resimden ben zor ayrıldım desem yalan olmaz ama değerini çok iyi bilecek adının anlamını yüreğinde taşıyan eşsiz Melek’e gittiği ve Jagad Jivan’ın böyle birşey yaptığı için çok mutlu oldum…. Can'in yakında size de istediğiniz resimleri hediye edeceğinden eminim sadece gününde olması gerekiyor…belki yaşindan büyük şeyler yapıyor ama ….o yine de küçük bir çocuk..

19 Nisan 2007 Perşembe

Muson Şarkıları

Sevgili Tofucanlar,
*
Thai Yoga Masaj hocamız Bora Bey'in ekte kapağını gördüğünüz "Muson Şarkıları / Bir Yoga Yolculuğu" isimli kitabı yayınlandı.
*
Yayınevi, talebimiz üzerine 10 adet gönderdi. Kitap bugün elime geçti ve keyifle karıştırdım, biranönce eve gidip okumaya başlamak için sabırsızlanıyorum, eminim okurken de çok keyif alacağım.


Yoga merkezi sahibi arkadaşlarıma da vermeyi düşünüyorum, öğrencilerine tanıtmaları için. Kitaptan edinmek isterseniz bana haber verin lütfen.


Bora Beyi tekrar kutluyorum, ashram anılarını bu güzel kitap aracılığıyla paylaştığı için...


Sevgiler,

afedersiniz........

ben bu düşünme işini
sıksık yapmaya başladım...
bünyeyi bozmaktan korkuyorum

bir takım kurallar bana fazla geliyor
nedenini bilmiyorum
bu yazıyı
lütfen kimse örnek almasın
şahsıma özel bir durum
farklı olmak
ugraşısı içinde yaptığım birşeyde değil

ilk önce
büyük harfler fazla gelmeye
gözüme batmaya başladı
öğrenim hayatım boyunca
devamlı tam not aldığım derslerden birisi
edebiyattı
kuralları o kadar iyi öğretmişlerki
büyük harfi yerli yerinde kullanmadığımda
bir mahcubiyet durumu
nerdeyse
büyük harflere kusura bakmayın
demek geliyor içimden

derken

noktalama işaretleri...
savaşmaya başladık
yahu
ne çok noktalama işareti varmış
ilk zamanlar
büyük harf
ve
noktalama işaretleri kullanmadığım yazıları
topladığım bir defterim vardı
adı
yazıp kimseye okutmadıklarım
bu defterleri ulusta
bir matbaada yaptırıyordum
sıradan defterler değildi
ayrıca anlatmalıyım o defterleri

neyse

yumuşak g harfi
anlamsız bir harf - neden var
küçükken
o sesi kimse çıkaramaz
nerede kullanacağınıda bilemez
ama böyle bir harf vardır
yumuşak g yi tamamen
hayatımdan çıkaramadım ama
çogu zaman kullanamıyorum

şimdilerde
ayrı yazılması gereken de- da gibi ekler
fazla gelmeye başladı
neden ayrı yazıyoruz
bu kuralları kimler koyuyor
ben neden uyamıyorum
neden böyle alt alta yazıyorum herşeyi
küçük b büyük B den dahamı
az saygın
iki nokta üstüste - ünlem işareti
yazıları daha sanatsal bir duruma getirmek içinmi

türkçeye
birkaç tane yeni harf eklemek isteyen
turizm bakanını birileri durdursun....

berrin

HEYECANLIYIM

Evet bugün içim içime sığmıyor. Aslında sonuçta Anaokulunda yapılan karma bir anaokulu resim sergisi…

Ama yine de heyecanlıyım…Geçenlerde Paskalya tatilimde nerdeyse tüm gün öğretmenlerle görüşmeye gittiğimde El sanatları öğretmeni bu sergiden bahsetmişti. O zaman çok önem vermemişim demek ki” hafta içi olduğu için açılışa gelmesem izin almak zorundayım daha sonra gezebilirmiyim? Sınıfça mı geziliyor dediğimde”.. Mahmure öğretmen “Bu sergi TED Bilim Kültür Merkezinde olacak ve Can’ın bir sürü resmini sergi için seçtim. 19 Nisan serginin açılışı ve ardından kokteylimiz olacak, davetiyeler size ulaştırılacak ama Can için açılışta olmanızın önemli olacağını düşünüyorum” dedi. Ben de geçen sene okulda yapılan sergi gibi düşünmüştüm…. bu durumda izin almam şart olmuştu. …Böyle bir açılışta olmayı her şartta istiyordum…

Can, kalbinde özel bir yere koyduğu dayısını görünce “dayı, okuldaki sergideki resimlerime bakmaya gelirmisin’” dediğinde… dayısına bakışını görmenizi isterdim. O zaman, Jagad Jivan için o serginin anlamını daha da iyi anladım.

Aklıma geçen sene ki sömestir tatilinde resim yaptıkça odasının dolaplarına resimlerini koyması ve eve gelen herkese gururla odadaki resim sergisini gezdirmesi şerit gibi gözümden geçti…

Hiç bıkıp usanmadan yaptığı resimleri, hepsi öyle güzeller ki… çoğu zaman yatmasına çok az kala başladığı ve bitirmesi için sabırla, merakla, heyecanla beklediğim resimleri…Ben bu hayvanı yapmak istiyorum ama yapamıyorum dediği anlarda krize girdiğinde onu sakinleştirme çabalarım ve onun gözyaşları….Ankara manzarasına karşı o minik yetenekli ellerle yaptığı resimlerin hepsinin bir öyküsü vardır.. Tam oynarken ….legolarıyla, hayvanlarıyla, arabalarıyla ve diğer oyuncaklarıyla birdenbire aklına bir fikir gelip hemen masasına gidip eline kağıt kalemini alıp oyun konusuna göre göl, köprü, yol, ray v.b. şeyleri çizerken ki yaratıcılığını görmek gerekir…Ya da bana veya başka birine birşeyi tam ifade edemediğinde gidip onun resmini yapıp getirmesi görülmeye değerdir…

Kimbilir belki ileride kendi sergilerini de açtığını görebilirim…Ne olur bilemiyorum ama bildiğim birşey var Jagad Jivan Eren Can Hananel benim her zaman küçük ressamım olarak kalacak……ve çizsede çizmesede bana martılara bakarak.. “Anne, merak etme, büyüyünce ben sana hayalindeki martıyı yapacağım” dediği günü hep sevgiyle anımsayacağım…

Yaradana şükürler olsun, hep güzel resim yapanlara hayran olmuşumdur, hep müziğe yeteneği olanlara hayran olmuşumdur, güzel dans edenlere hayran olmuşumdur ve takdir etmişimdir….belki Yaradan bana o yetenekleri vermedi ama bana bu yeteneklerin hepsine sahip olan heran bu yetenekleri, bu yaratıcılığı seyredebileceğim muhteşem bir Tanrı misafiri yolladı. Şükürler olsun.

Yaradandan sadece bir talebim olacak “bu eşsiz emanetine eşimle beraber Onun ışığında rehberlik edebilmek…….”

TEK AMACI SEVINDIRMEK

bende de uzun uzun ve sık sık yazınca kendimi rahatsız hissetme ve biraz bekle psikolojisi oluştu tofucanlar...ama yazmış bulundum..yolluyorum yazımı artık...BURCU

Küçükken, dolmuş muavini olmak isterdim ben...Hani şimdi çocuklara soruyorlar, “ne olmak istiyorsun büyüyünce” diye.. Kimisi Kurtlar vadisinden etkilenip Polis olmak istiyor, kimisi öğretmenine aşık olmuş-öğretmen olmak diyor, kimisi televizyonda buz pateni yarışmasını görmüş buz patencisi olmak istiyor..Bir şekilde etkilenerek hayallerini söylüyorlar..Ben ise küçükken cidden muavin olmak isterdim.. Artık dolmuş muavinleri kalmadı...Caanımm iş, bekleyemedi benim büyümemi yok oldu gitti:)

Dolmuş muavini olmak isterdim işte..Annemle sanırım her yere dolmuşla giderdik aklımın erdiği zamanlarda...O zaman ( -biliyorsunuz dinozor oldum ben şimdi- ) dolmuşlarda şöförün para toplamasına yardım eden, muavinler vardı.Adam paraları toplar, üstlerini verirdi. Dolmuş muavinliği mesleği tarih olunca, dolmuş şöförleri sanki daha bir dikkatsiz kullanmaya başladı dolmuşları...”Arkadan vermeyen var mı” diye arkasına dönerek sorup, hoppala şerit değiştiren bir sürü sinirli dolmuş şöförü var yollarda..Muavine gerek yok, ben hem sürer hem elli milyon üstü verebilirim diyen..

Neyse, o küçük halimde, etkisinde kaldığım dolmuş muavinini hala hatırlıyorum.. Ben Annemin kucağında, ablam bir yanımızda –tıklım tepiş dolmuşun içinde elinde tomarla para olan o adamı... Ne zengindi gözümde tahmin edemezsiniz.Çocuk aklımla bir de “ohh bu adam bedava seyahatte ediyor böylece“ diye de düşünmüşümdür heralde...Bu nedenlerden dolayı aklıma yatmıştı bu meslek...

Şimdi çocukluk hayallerimin mesleğinden çok uzaktayım... Düşünüyorum da, aslında herkesin hayali para kazanacakları iyi işlerde çalışmak...Kim ne derse desin iş yerinde huzur, kariyer, çalışanlar benim önceliğimdir dese de- konunun gittiği yer kazançlı bir iş aslında..Hayatı kolaylaştıracak- standartları düşürtmeyecek...
Sonra aklıma, gün koşuşturmasında yetişmeyen işler-zamana ayak uydurmadan saatleri katlayarak çalışan mutsuz ve yorgun insanlar geldi.. Hepsi sonuçta para kazanıyordu ve iyi kötü bir işleri vardı.. İnsan Kaynakları gazetesindeki ilanları düşündüm.. Şu şu üniversitelerden mezun, şu şu bilgisayar bilgisine sahip, şu işi layıkıyle becerebilecek, mumkunse 5 yıl boyunca boyle bir işte bunala bunala çalışmış ama yeni bir bunalacak ekmek kapısı arayan eleman arıyoruz...Yönetici sekreter, Yuksek muhendis, Art direktör,Bankacı vs vs...Neden peki hiçbir ilanda işini sevgiyle yapabilecek birini aramıyorlar.. Neden bu gözdağı...Bunları arıyoruz biz, yersen gel hali... İşini sevgiyle yapacak insan aranmıyor...İşini sevgiyle yapacak adam aramadıkları için sanırım, banka memurları somurtuk, telefon açan sekreter bilmiyor ki gülümsemediğinin farkındayım ben...

Hangi ülkede olduğunu bilmediğim bir yerde “ Good News” diye bir gazete çıkıyormuş artık.. Savaş yok, kan yok,vahşet yok manşetlerde, ya da 2.sayfada tecavüz yok, bıçaklama, gasp haberi yok...Tüm sayfalarda sadece ve sadece iyi haberler veriliyormuş..”Başbakan sevgiyle ABD başkanının elini sıktı ve gözlerinin içine sevgiyle bakarak gülümsedi” gibi belki de manşetleri kimbilir..Henüz bizim ülkemize gelmedi bu anlayış..

Peki ya iş ilanları, onlarda ayrı bir borsa oldu..Geçen ay “ kiralık beyin” ilanı veren bir mühendis, sadece telefon numarasını koyduğu ilan ile Sabancı holdingten bile iş teklifi aldı..Mühendis genç, tüm bilinenleri yıktı..Kiraliyorum beynimi-bildiklerimi ve siz beni değil, ben sizi seçeceğim dedi.. En afilli üniversite mezununun bile işe alınmak için, 5 saltolu takla atabileceği bir çok firma bu ilanı yaratıcı ve etkili buldu iş bu ya...

Benim anlatmak istediğimse, tamamen bunlardan farklı aslında...Niye hiçbir ülkede “insan sevindirmeye-mutlu etmeye “ dair meslekler yok.Diyeceksiniz ki dolu.. Aslında hepsi insana hizmet ediyor tamam, ama neden işveren kendisini kalkındıracak –çok çalışacak-daha da çalışıp-fazla talepkar olmayacak eleman arıyor sadece..

Deseler ki, insanları mutlu etmek için yeni meslek dalları ortaya çıkıyor.. Sırf onları mutlu edin istiyoruz...Mutlu edin ve mutlu olun yaptiginiz işten..”Üff ben bu bebeğe bebek bakıcılığı yapıyorum ama lanet olsun zır zır ağlıyor” demeyin.. Para kazanmak için –içine sevgi koymadığınız işler yapmayın.. Mesala yaşlılara kitap okumak isteyen ve yaptığı işe sevgisini koyacak “kitap okuyucuları aranıyor- maaş tatminkardır” diye bir ilan niye yok.. Mesala canı sıkılıp, kendini yalnız hissedene “ dostluk” verecek insanlar neden kariyer yapamıyor. Yaşlıların elinden tutup, karşıdan karşıya geçirecek- iyi terbiyeli gençler aranıyor ya da... Düşünsenize o gencin ne mutlulukla para kazanacağını...Kolay olduğu için değil, bir yaşlıya kendini karşıdan karşıya geçmekte yetersiz olmadığını hissettirdiği ve ona yardım ettiği için duyacağı mutluluğu ve bundan alacağı maddi manevi kazancı... Mesala benim Babam, yıllardır çalışıyor.. Halbuki adama bir bahçe ver eksin biçsin, sevsin, matematik hesaplı çit diksin, gübrelesin nasıl mutlu olur, nasıl eğlenerek yapar...Ama kariyerini de sıfırlar bahçıvanlık yapsa şimdiki koşullarda...Tam tersine kariyerini değil, mutluluğu tercih edip mutlu olan insanlar da var tabi yok değil...Hem mutlu –hem işine aşık..Onları takdir ediyorum kesinlikle...Bir yanımda sahip oldukları şanslarını haset edercesine sorguluyor ama...

Universite yıllarımda kurduğum bir hayalim vardı.”hediye tasarım dükkanı”.. Siz dükkana girip, kimin için hediye istiyorsanız oturup konuşup size hayalinizdeki- dükkandan alınmayıp- tasarlanan hediyeyi sevdiğinize sunacak bir hizmet...Gençlik hayallerimle kurduğum bu düşü babam “ hiç olur mu öyle şey” diye destekleyememişti..Haklıydı belki ama ben insanları sevindirerek para kazanmayı istemiştim sadece... Çünkü hediye yapmayı seviyordum. Daha çok hayalleri olan ama kendini 9-6 işe gitmek zorunda hisseden insanlar görüyorum çevremde bol bol... Herkes şükrediyor ama kimse her iş çıkışı “ o kadar mutluyum ki” demiyor işsel nedenlerden dolayı.. Manevi tatminsiz, maddi gerekliliklerden şükretmeyi öğreniyoruz..

Toplumsal eylem başlatsam, ne kadar katılımcı olur diyor isyankar tarafım...
Dünyayı ne kurtaracak diyor diğer bir yanım..
Ömrümüz bu sevgisiz yaptıklarımızla geçiyor diyor gerçekliğim...
Neden peki? Hiçbir iş ilanında işini sevgiyle yapabilecek birini aramıyorlar ?
Her ne şekilde olursa olsun, para kazanmanın mutluluğa denk olduğunu kim söyledi

Dünyada en çok eksik olanın para değil, sevgisizlik olduğunu bilmiyorlar mi peki...

kuzenimden baslayan bir gun tangoyla bitti



dun doktor kuzenime gittim. hepatit ABCDEFG icin kan testi istiyorlar, ortaliktaki laboratuvarlar ozel sigorta istiyorlar, benim SSK oldugu icin nereye gitmeliyim, kim yapar, vizite kagidi, formu doldurmak, kan bir yerden, asi baska yerde yapiliyormus, sari humma havalimanda, sitma ilaci baska yerde... ben gerildim. emre'yi aradim. abi cildiracagim dedim. ya gel hallederiz dedi. hallederiz kelimesi benim icin pek anlamli degil. turklerin cogu bu kelimeyi kullanip unutuyorlar. tamam kuzenimden cikan agiz aliskanligi anladim anladim.

gittim gazi hastanesi'ne. odevimi yapmis bulunuyordum. elimde vizite kagidi, SSK'lilara bakan yere gittikten sonra sevk filan gerekmiyor denildi. karnemle gittim. karnemdeki resimde o kadar cok fotoshop var ki, dislerim arkadaki fondan daha beyaz, 18 yasinda gosteriyorum, sanki baloya gidecekmisim gibi bir halim var. karnemdeki fotografima bakarlarsa isimi kolaylasitirir mi acaba da dusundum yani. neyse gittim kapida bekliyorum. emre geldi. kucaklasttik. ozlemisim onu. emre benden kucuk. espiri tarzimiz ayni. ama benzemiyoruz birbirimize. dinlenme odasina goturdu, kendisine cikolata verdim, ve igneleri almaya gitti. bi kac tane kan test icin baya kan aldi. bir form uzerinde nelere baktirmak istersem ona da baktiralim dedi. benim son kan testim amerika'ya giderken olmustu herhalde. ben saymaya basladim- cholesterol, seker, hormon, ha evet hepatit icin bagisiklik icin gelmisttik degil mi. hahaha evet. kani cekti, arkasindan sicak cikolata ictik ve beni gonderdi. 10 dakika sonra telefon. SSK sevk gerekiyormus, bu testleri yaptirmak istiyorsam ya sevk icin SSK ya gidecegim ya da odeyecegim. kan vermisken ve kansiz dolasiyorken ben en iyisi tekrarlamayim bunu, yapalim odemeyi dedim. nasil bir fatura cikti!! hadiii hormon olmasin, sekerin yok zaten bosver o testi... ise donerken dedim kendime en azindan kuzenin sana bakti, siralarda beklemedin, koridorlardaki seslerden uzak oldu hersey. sukurler olsun dedim.

yerime oturdum, kan alindigina dair o butun kareler kayboldu. bir yorgunluk coktu, masamda uyumak istedim. dogac geldi, ona soyledim. e kanin yok ki, ondan yorgunluk hissediyorsun. aa evet kan aldirdim ya dogru. tuzlu krakerler, cikolatalar, cay, bir turlu kendime gelemedim. bir taraftan is bir taraftan kraker. aksam 2 iskocyali uzmanla yemek vardi, sushi yemeye karar vermisttik. balik ve protein bana cok iyi gelir dedim, bu yorgunlugu da atarsin dedim icimden.

yemekte saatlerce oturduk. sushi hakkinda pek fazla bilmedikleri icin bana teslim oldular ve mutlu kaldilar. japon aşçı bize ikramda bulundu, hepimiz ona el salladik. bi daha ikram geldi, kendi spesiyaliymiş. cok guldum. ingiliz espirisi ayri, cok ayri. ordan tango milonga gecesine gittik ve biraz daha gulduk.

yorgunlugum uykuya donusmustu. dersten gelen bir kac cift gelmisti, hocamiz geldi yanimiza. ben dans etmedim, dans ayakkabilarim evdeydi, tango'ya gelecegimizi bilseydim getirirdim tabii ki :) iskocyali uzman arkadas o tintin muzik ve gec vakitte bana iskender'i sordu. nasil bu iliski dedi, cok yakinsiniz dedi. hindistan'a gidince kim bakacak sordu. bakilir dedim, ona sahip cikan cok insan var dedim.

hayat cok dolu. hemde suprizlerle dolu. damarlardaki kan azalmis olsa bile, yurekteki yasam enerjisi bizi besler. hemde nasil besler izin versek.

18 Nisan 2007 Çarşamba

İLAHİ TATLAR

Sevgili tofucanlar
İnternette şans eseri gezinirken bulduğum bir siteyi size tavsiye etmek istiyorum. Harika bir yemek sitesi...İsmi ilahi tatlar...
*
ismi gibi yediğimiz- tat aldığımız herşeye bir büyü gibi esrarengiz karışımlar katan ve harikalar yaratan güzel bir kadının sitesi... Ayrıca hazırladığı ilahi tatları fotoğraflama konusunda da bir usta..Yemeğin bir rituel olduğunu düşündüğü için sitesinin ismini de bu yüzden ilahi tatlar koymuş.
*
Ziyaret etmenizi şiddetle öneririm.. Yorum yazan herkese, tavsiye edebileceği bir sırrı var tariflerine dair... Yorum da yazın-tariflerine de kayıtsız kalmayın olur mu? Kendisiyle konuştum ve harika bir haber artık kendi sitesine hangi tarifi koyarsa, TOFU'da da aynı tarifin yayınlanmasından mutlu olacağını bildirdi..
*
Ne büyük şans.. Bakın büyüyoruz.. Ünlü bir aşçıda aramızda artık..
*
çok sevgiler
lütfen ziyaret edin..
http://www.ilahitatlar.blogspot.com/

TUTKU

tutku önemli
gerçekten istemek
herşeyi istemek değil
söylemek istediğim
yürekten
çok istemek - çok isteyebilmek
bu duygunun
ruhunda canlı olabilmesi
dört elle sarılmak
isteklerini elde edebilmek için
kan ter içinde kalabilmek
tekrar denemeliyim
ben bunu başarabilirim diyebilmek
dünyayı döndüren
tutkulu insanlar mı yoksa
acaba
tutku diye bir duygu verdim
verdiklerimin kıymetini bilmiyorsunuz
dünyanın dönmesini durduruyorum
inin aşağı - boşalın
der mi birgün tanrı

müzik
bana bunları hissettirebiliyor
sabah
paola nutini dinledim
müzik yapmıyor
ışık saçıyor

berrin

not:Berrin'cim çok özür.Cuma yazdığın draftı şimdi gördüm..Öne alıyorum o yüzden..

BAHARA EŞLİK


not: Bu yazıyı; ofisten çıktığımda yetişememiş- ama yazını bekliyorum diye bir mail atmaya üşenmemiş, hayatıma sadece feng shui'yi değil, bir sürü de"anlamlı renk" katan Nilambara'ya ithaf etmek istedim.

Nilambara'ya "çok uyukluyorum gün içinde” dediğimde, bana baharı anlattı.. Doğa tekrar uyanışa geçerken, bedenimizde aynı ihtiyacı duyarmış. Tam detoks zamanıymış bu zaman...Tabi ben anladığım gibi yazıyorum şimdi... Baharla beraber bizde yenilenirmişiz, soğuk ve ayaz geceler-sıcak ve güzel esintilere dönerken, bizde bedenimizin bu değişimine şahit olurmuşuz... Ruhumuza sıcak esintiler vururmuş püfür püfür, ılık ılık... Kış aylarında erken kararan havalara benzer, ruhumuza da ağır gelenler sıcak esintilerle geride kalırmış...Kemiklerimiz ısınırmış sonra.. Boğazlı ve yün kazakların yerine, hafif giyecekler giymek istermişiz.. Bir sonraki soğuk havalar için dolaplara düzenli koyduğumuz kazaklar gibi, kışın ağır düşüncelerini düzenleyip –ayrıştırıp –temizleyip / gerekenleri –gerekmeyenleri ayırmaya gidermiş belki de ruhumuz... Sonra ayaklar, parmak arası terlikleri özlermiş çizmelerden bunalıp...

Yeni keten gömlekler almayı planlamak gibi, ruhumuzda yeniye yer açarmış gardrobunda.. Bu kazak bana olmuyor, çok güzel günler geçirdik ama artık benim için hizmetini bitirdi diye düşünüp, aynı sevgiyle onu ihtiyacı olana vermek gibi, geçen mevsimde deneyimlerimizi, öğretilerimizi, hayat sınavlarımızı, derslerimizi sonuçlandırıp, geride bırakmanın ve yenilere yer açmanın zamanıymış bu bahar... Baharın gelişi, doğanın rengarenk kutlamasıymış adeta.. Biz de kışın soğuk günlerinde giydiğimiz kahverengileri- gri ve siyahları bir kenara koyup, bahar gibi yeşillere-eflatunlara-pembe kırmızılara merhaba dermişiz gardrobumuzda .. O yeşiller gelen sıcak günlere dair umudu, kırmızılar aşkı -heyecanı, maviler uçup gidilebilecek özgürlüğü temsil edermiş içimizde belki de.. Yağmurdan –çamurdan ve en önemlisi soğuktan bizi koruyan bot ve çizmelerimiz, bastığımız ve adım attığımız yerde/ kararlarımızda/duruşlarımızda bizi koruyan kalkanlar gibiymiş ve gelecek soğuk günler için bir mevsimlik mola alırmış artık dolaplarda. Terlikler- şıpıdık ayakkabılar ile parmaklar özgürlüğüne kavuşmak istermiş sonra. Soğuklardan sonra, saklandıkları yerden çıkıp- uyanan toprak anaya daha yakın ve temasta olmak isterlermiş o parmaklar belki de ..Siz hiç kar yağdığında “ elektriğin gider biraz çıplak ayak karda yürü” diyen birini gördünüz mü? Ama çimlerin üzerinde çıplak ayaklarınızla dolaşırken, elektriğinizin aktığını çok iyi bilirsiniz eminim.. Spor ayakkabılar peki... Yağmurda-karda yüzey biraz kaygan olabilir onları giymek için, ama havalar ısınmaya başladı, spor ayakkabılarınızın bağcıklarını iyice bağlayıp özgürce koşup zıplayabilirsiniz artık..

Mevsimler gelip geçmiyor işte öyle öğrendiğimiz gibi..Sonbahar-Kış-İlkbahar –Yaz diye..

Bizde bu değişim ile değişiyoruz...Son baharda dökülen yapraklar gibi, kış sabahlarının çiğ damlaları - yazın parlayan güneşi-ışıldayan yıldızları gibi, baharla yeniden uyanan doğa gibi....Bedenimizde- ruhumuzda onunla beraber bir değişim geçiriyor.. Doğaya ayak uydurmaya çalışmıyoruz.Aksine biz, doğayla beraber değişiyoruz.. Hiçbir ağaç havaların ısınmasıyla bilinçlice çiçeklenmez ki...Biz doğanın bir parçasıyız aynı ağaç gibi..çiçeklenen toprak-ılık esen rüzgar...şakıyan kuşlar gibi....

Şimdi geçirdiğimiz soğuk günlerden –sıcacık günlere doğru bir geçiş yaşıyoruz. Bedenimiz gibi- ruhumuzda havalanıyor... Bildiklerimiz –öğrendiklerimiz-öğrenemediklerimiz / sevdiklerimiz- affetmek istediklerimiz/ özlediklerimiz...Havalanıyor...

Gelecek sıcak günler için, herşeyi havalandırmalı şimdi... Kaldırılacakları ayırmalı... verilecekleri sevgiyle uğurlamalı... sıcak günlere dair özlenenler tekrar hayatımıza girmeli... bize göz kırpan yenileri buyur etmeli..

Ve en önemlisi, parçası olduğunuz doğaya daha çok gülümsemeli...Onun uyanışına eşlik etmeli böylece....

Bende havalandırıyorum içimi –dışımı-ruhumu şimdi...Hava harika-öğle molası verdim kendime bugün ...Ofisimin karşısında Ceviz diye cici bir cafe açıldı.. Ceviz’in Kuğulu parka bakan, yeşil yaprak görünümlü komik gölgeliğinin altındaki minik masasında oturuyorum elimde kalem ve minik defterim ile ..Detoks karışımı diye ikram edilen “zencefil, salatalık, portakal ve maydonoz” karışımını içerken ve üzerime giydiğim kazağın artık bu mevsimin son günlerine geldiğimizi hissettirirken bana, ben bu yazıyı yazıyorum..

Rüzgar, güneşin sıcaklığını ılık ılık yüzüme vuruyor- içim-ruhum havalanıyor...
Gözlerim kapalı, dışarıda ne oluyor umrumda değil....Bir çocuk gülüyor sesi bana benzeyen, bir kahkaha geliyor kulağıma, çiçekler açıyor,kuşlar cıvıldıyor içimde sonra...ruhum havalanıyor...
Güneş içime doluyor sımsıcak ve ben bahara gülümsüyorum..

13 Nisan 2007 Cuma

AH GÜZEL ALLAHIM BU RUH SANA EMANET...

YILMAZ ÖZDİL/ sabah gazetesi

Cumartesi ve ertesi...

Ev kadınları otobüs kaldırıyor, Bakırköy'den, günübirlik... Merter'deki konfeksiyon işçileri, minibüsle gidiyor... Beşiktaş çarşıda otomobillerle konvoy hazırlamışlar, bu gece yola çıkıyorlar, kornalarla... Aynı anda İzmir Karşıyaka esnafı, marşa basıyor... Kadıköy'de mobilyacı, dükkanına bayrak asmış, bir de afiş, "14 Nisan'da Ankara'ya..." Samsun'dan bir eczacı mesaj göndermiş, "eşim ve kızımla gidiyorum" diyor. Antalya'dan bir avukat, "oğlumla oradayım..."

Yıldız Teknik, Ege, Kocatepe, Onsekiz Mart, Kocaeli, İnönü, Karaelmas üniversitelerinin öğrencileri, bu yazının kaleme alındığı saatlerde isim topluyordu, kaç otobüs lazım olduğunu belirlemek üzere... Galatasaray Lisesi'nden 16 yaşında bir öğrenci, mutlaka yazmamı rica etmiş, "babam vefat etti, annem gelemiyor, arkadaşımın babasıyla gidiyoruz."
Yabancı basın, "dünyada bu haftanın en önemli olayı" olarak gösteriyor.Türk basını? Göstermemeye devam ediyor.
Reuters ajansı, tüm dünya gazetelerine bir fotoğraf servis yaptı... Anıtkabir'de genç bir anne, kucağında 2-3 yaşlarında bir bebe... Fenerbahçe forması var bebenin üstünde... Sırtında "Mustafa Kemal" yazıyor. Fotoğrafın başlığı şu: "Türkler Ata'larına koşuyor."
Paul de Bendern isimli gazeteci... Analiz yapmış, "bağımsız Türkiye'yi kuran, Türkiye'yi Avrupa tarzı demokrasiye dönüştürme amacıyla radikal sosyal reformlar yapan Atatürk'ün, Türklerin kalbindeki yeri, benzersiz... Mustafa Kemal, Türkiye'yi birarada tutan yapıştırıcı."
**************

Bu yazıyı okurken yanaklarımın ıslanmasına engel olamadım, hiçbirşey olmasa da yüreklerimiz bu umuda aç olduğu için belki... Belki de inançla, aşkla, sevgiyle harekete geçildiğinden, umudun-sevginin birleştirici gücünü hissetmekten, “sevgiyle yapılan herşey mükemmeldir, sevgiyle yaşanan heran ölümsüzdür..." e inandığımdan...

Ve 1 hafta önceye gittim... 4 Nisan Çarşamba akşamı, MEB Şura Salonu, Sevda Cenap And Müzik Vakfı, 24. Ankara Müzik Festivali açılış konseri... Yoğun güvenlik önlemleri var, Cumhurbaşkanı katılacak...

Konsere az zaman kaldı, konuklar yerlerini aldı ve sahnenin yanındaki kapı açıldı, korumalar, basın mensupları yerlerini aldı... ve tüm bunlar saygılı bir sessizlik içinde, özlediğimiz şekli ile, kaos – kargaşa - itiştirme olmadan gerçekleşti...

Kapıda bir bey ve anonsu “Sayın Cumhurbaşkanımız”.......

Saygı ve sevgi dolu bir sessizlik içinde herkes ayağa kalktı ve alkışlar, alkışlar.... Orkestra elemanları ayakta ve hazır, şef hazır gözleri ile takip ediyor... Cumhurbaşkanımız ve zarif eşi yerlerini aldığı an şefin bageti havaya kalktı ve İstiklal Marşının ilk notaları ile yanaklarım gene ıslanmaya başladı... Gözlerimi yukarı kaldırdım, tam sahnenin üstünde kocaman bir “K. Atatürk” imzası...

Yaşlar artarken tek söyleyebildiğim
“Ah Güzel Allahım, bu ruh sana emanet...”

Ah İstanbul


Ben yaşadığı yeri sevemeyen biçareyim. On yıldır İstanbul'da yaşıyorum, bütün gerçekliğiyle. Büyük metropol, dünyanın en güzel şehri, eşi benzeri yok tanımlamaları aslında gerçek eğer halka karışmayıp, ulaşımını helikopterle yapıp, bir de boğazda yalıda yaşıyorsan İstanbul için söylenenler doğru. Ben yukarıda yazılanların hiçbirine sahip değilim, üstelik sıkı bir Ankara'lıyım. Aslında son geldiğimde artık Ankara'da da yaşamak istemediğimi fark ettim, bana İstanbul'dan daha yabancıydı. Ama Ankara'lı olmanın insanın kişilik kalitesini arttırdığını söyleyebilirim. Ankara'da insanlar kültürlüdür, insana ait iyi özellikleri belirgindir, malesef İstanbul , insan da var olan kötülükleri ortaya çıkartırıyor.

Ben safımdır, her sene İstanbul için söylenilenlere kanarım onu sevmeye çabalarım. Bu sene İstanbul'da denizle haşır neşir olmaya karar verdim. Haşır neşir derken yanlış anlaşılmasın, sadece yüzeyinde giden araçların aracılığıyla.A slında amacım yelken yapmayı öğrenip kızımla marmara'ya çıkmak. İlk gün heyecanla , marinaya gidildi. Teknede kendini bilmez ben, bu işte bana önayak olan komşumuz Tankut, Tankut'un evlilik kaçkını arkadaşı Sidar, Sidar'ın deniz aşığı arkadaşı Devrim. Teknenin adı Didoş, Devrim'in eşinin adı. Devrim çiçek çocuk havasında, saçları seyrelmiş, beyazlamış, uzun atkuyruğu, gözlerinde yuvarlak küçük güneş gözlükleri. belliki olayları sevgi eleğinden geçiren bir arkadaş. Onunla konuşurken John Lennon İmagine şarkısıyla fonda müzik yapıyor. Sidar, Akut vari bir şahsiyet o da iyi . O gün çölde safari tadında giyinmiş , safari Tankut zaten daha önceden tanıdığımız komşu dostumuz.

Bu birbirinden alakasız kişilerin oluşturduğu topluluk denize açıldık, açıldık derken yanlış anlaşılmasın kara yüzme mesafesinde.İ şte tam o noktada rüzgar bayıldı, denizde kıpırtı yok hali. Bizim yelken öğrenebilmemiz imkansız ama ortam çok iyi. Bahar güneşi yüzüme vuruyor, kıştan çıkmış kemiklerimi ısıtıyor, uzaktan sisler arasında adalar görünüyor, uzaktan vapurlar geçiyor.... işte tam o anda zaman benim için yavaşlıyor, bütün koşuşturmalar karada kalıyor, ben artık farklı bir boyuttayım. Sidar haziranda evleneceği müstakbel eşinin, babasından bahsediyor, Tankut ahşap tekne yaptırıp farklı kültürel turlar yapmak istiyor, Devrim hadi birkaç düğüm öğrenelim, diyor fonda John Lennon şarkı söylüyor ......... Bu durağanlık birkaç saat devam ediyor. Ama belli ki rüzgar bizi istemiyor. Karaya dönüyoruz . İstanbul'dan başka yerlerde yaşamak isteyip, türlü nedenlerle bunu başaramayan dört kişi hayata kaldığımız yerden devam ediyoruz.


Beto

12 Nisan 2007 Perşembe

melodika


cevaplanmayı bekleyen o kadar çok soru var ki...
yanıtları "flu" bende
bu soruları yüksek sesle sorunca birisi
cevabı iyice saklanıyor
sanıyorum tüketmek benim derdim
pek dert de değil ya
evet evet
tüketmek benim
konum.
bu aralar
sessizliği, düşünmeyi tüketiyorum
uykuyu tüketiyorum
yastığımı
yorganımızı
çocukların heyecanlarını tüketiyorum
sessiziliğimin nedeni tüketimimdir
bu geçerli bir neden midir?
sanmıyorum!
bu aralar bir taşın üzerine oturup
beyni mi de dışarı çıkartıp düşüncelerimi ayıklıyorum
bilgisayarların saniyede yaptıkları işleri
ben saatleri tüketerek yapıyorum
bunu isteyerek yapıyorum
ta ki içimdeki o düğmeyi bulup
ona basana kadar
zamanın olmadığı günleri tüketiyorum
inanın bazen hiç oturmuyorum
bazen hiç susmuyorum
bazen hiç utanmıyorum
bir tren geçiyor önümden
içinde paylaşımlar, sevdiklerim, az kaldı seviyorum galiba dediklerim
öğretiler
öğretilenler
öğrettiklerim
hala öğrenemediklerim
el sallamayı tüketiyorum
son durağa kadar yürümeyi istiyorum
sanırım bu arada
sabrınızı tüketiyorum:)
tüketmeyi denemediğim tek şey sevgi
buraya yazılar yazmasam da
bugün yeni doğmuş bir oğlak sevdiğimi paylaşmasam da
ilk kez bugün
genç anne olmak istediğimin farkına vardığımı
kocam hatta kendim dahil kimseye yumurtlayamasam da
sevgi dolu sitemi sırt çantama koyuyorum
ben bu aralara sırt çantamı
ve içindeki "an"ları tüketiyorum
fakat sesimi duymasanız da
inanın
sizi seviyorum

bu yazı aslında neşeli bir şarkı
sol minör
ya da fa
bir de öyle okur musunuz?

OHH BEE


valla içime su serptiniz...
Herkesi motivasyonu artmış-paylaşmaya hevesli- yürekten beraber görmek inanın Tofu'yu mutlu etti..
Diyor ki" ne güzell dolup taşacak sayfalarım"....
*
teşekkürler hepinize tofucanlar...
comment yazan arkadaşlarımıza, bizi okuyanlara
sizden de aktif katılım bekliyoruz artık....
Bizimle olanlar var mı aramızda şu anda?

YÜREĞİM ÇOŞKU DOLU


Tofuya yazımı yazdıktan sonra Üniversiteden bir arkadaşımla buluştum. Çok hoş bir sohbet yaptık, hayata dair ve bakış açılarımıza…..

Çok sevdiğim hocam, Birol beyin devamlı hatırlattığı soruyu sevgiyle anımsadım:

“ Haklı mı olmak istersin? Mutlu ve huzurlu mu olmak?

Sonra arkadaşımdan ayrıldım ve işyerime doğru yürümeye başladım, içim sevgiyle kaplıydı, yüreğim çosku dolu……..hocamın verdiği 10 dakikada bir yapmamın uygun olacağı onaylamamı tam anlamıyla yapamıyordum ama daha sık hatırlamaya başlamıştım ……..Doyasıya mutluydum……


Hava çok güzeldi…Güneş iliklerime kadar ısıtıyordu, belimin ağrısı yok denecek kadar azdı ve rüzgar hafif hafif saçlarımı dağıtırken ben kendimi yine bir Martı kadar özgür hissettim…..ve yürekten Yaradanıma şükrettim. Şükürler olsun…….verdiğin herşeye şükürler olsun……Yüregim sevgi ve cosku dolu... Şükürler olsun.....

Özgür Martı’dan sevgilerle

YÜREĞİMDEKİNİ PAYLAŞABİLİR MİYİM?

Eşsiz arkadaşlarım, yürekten ve sevgi ile yazan eşsiz Tofu grubum….Ve bana yine Ilham veren sevgili eşi olmayan Berrinciğim…

Gün içersisinde devamlı düşünüyoruz, aslında sadece, düşündüğümüzü düşünüyoruz, karmaşık bulutlar içinde kaybolup gidiyoruz…. beynimiz devamlı çalışıyor ve günlük koşuşturma içinde asla susmuyor ve devamlı yorumlar yapıyoruz, yargılıyoruz….beklentiilerimizi dile getirip, kendi bakış açımızla algılarımızla olması gerektığı biçimi dikte edip olayları değerlendiriyoruz.

Hep herşeyi kendi açımızdan yorumluyoruz, eleştiriyoruz, yargılıyoruz.

Düşüncelerimizi susturamadığımız gibi …….. 10 dakika da bir şu cümleyi hatırla diye beynimize komut verdiğimizde bile düşüncelerimiz bizi rahat bırakmıyor ve devamlı egomuz bize bunu hayat karmaşası içinde "boşver bu cümleyi unut git ne olacak keyfine bak hayatın tadını çıkart" diyor………Ve gün içerisinde bu 10 dakika da bir verdiğimiz hatırlatma uyarısı bile çok düşük bir oranla uygulanabiliyor ancak…

Hangi biçimde olurlarsa olsunlar; Her nasıl olurlarsa olsunlar sevgisiz düşüncelerle eşleştirdiğimiz, belirli kişiler, durumlar ve olaylar rahatsızlık, depresyon, öfke, korku, endişe, saldırı, güvensizlik gibi önce düşünce olarak ortaya çıkarttığımız sonra duygusallığımiza indirdiğimiz sevgiden uzak ve özümüzden ayrılarak algıladıklarımız…. sevgisiz düşünceler zihnimizde dolanıp duruyor…

Hep birşeyi unutuyoruz, düşündüklerimizi düşündüğümüzde tekrar düşünüp yüreğimizi dinlemeyi, sevgiyle bakmayı…… Sadece sevgi ile bakmak farklı bir biçimde görebilmemizi sağlayacak ve etrafa yayılacak…

Doğayı Yaradan eşsiz yarattı…. Minik yavru bir kedi de eşsiz…….minik bir yılanda eşsiz……..Hepsi sevgi ile yaratılmış… Önemli olan olduğu gibi kabul edip yorum yapmadan sevginin gözleriyle bakabilmemiz……

Her an uygulamaya gayret ettiğimi Sri Govinda Maharaj’ın sözleri hep yüreğimde:

"Hoşgörülü olalım
Alçakgönüllü olalım
Karşımızdakini onurlandıralım"

Sevgi ile Yapabildiğimizin en iyisini yapıp, bırakalım….

NOT: Burcu’cuğum, korkularımın, endişelerimin yerine sevgiyi ve yüre ğimi koyarak Tofu’ya yazma konusunda yapabildiğimin en iyisini yapmaya gayret edeceğim…..

Özgür Martı - Brajabanita'dan sevgilerle

11 Nisan 2007 Çarşamba

CENNET

ne güzel cümleydi
birkez daha okumalıyım
diye tekrar tekrar elimize aldığımız
kitaplar vardır ya
benim için ilahi komedya öyle oldu



dante nin
cenneti çokda kalabalık bir yer değil
oysa ki cehennem tıkabasa doluydu
cennette
tahmin ettiğimiz kadro var
peygamberler - melekler
bir kaç tane iyi yürekli imparator
iyi yürekli bir grup ruh
ve
beatrice var
aslında
beatrice le benim aramda bir problem yok
benimkisi kıskançlıktan
bu nasıl bir aşkmış böyle
dante ye şu satırları nasıl yazdırmış

aklımdan geçenleri benmiş gibi bilen beatrice diyor
güzelliğin canlı mühürleri diye bahsediyor gözlerinden
ışıltılı kadınım diyor
öyle güzel öyle gülümsedi ki ışıktan gözlerimi açamadım diyor
ve gerçektende gözleri bir müddet görmüyor
düşünsenize
gülümsediğinde ışıklar saçan bir kadın
güneş gibi


oysa ki
güzel bir kadında değil
üstelik boyuda dante den uzun

neyse

bu arada
beatrice gerçeği simgeliyor
ilahi komedya şiir kitabı
ama
bildiğimiz anlamda aşka ait şiirler olan bir kitap değil
cennet göklerde
cennette on kat var
en yüksek kat arşıala
yaşadığımız dünyada
kullarının birbirlerini sevmediği
dinlerin
peygamberleri dostlar cennette

evet bencede
cennet güzel bir yer

şimdilerde
küçük iskender okuyorum
yok
hazırlıklı olun diye yazıyorum
dante nin cennetinden sonra
küçük iskender sizi zorlayabilir

10 Nisan 2007 Salı

BAHARDAN MI NEDEN

düşündüm düşündüm...
gerçekten
arasıra düşünürüm de

sordum kendime
ne yapıyorsun sen diye
bir ses duydum
saçmalıklar yaptığımı söylüyordu
galiba
gerçekten duydum o sesi
sonra
bir soru daha geldi
delimisin sen
bu anlaşılmaz ve saçma şeyleri
kendine neden yaşatıyorsun diye
ses birşey söylemedi
yada
ben duymadım
oyun oynamayı seviyorum
belki ondandır diye geçti aklımdan
sınırlarımı görmek istiyorumdur belkide
olamaz mı

sonra ki soru
ne düşünüyorsun peki oldu
sesin beklediği soruydu sanki
çığlık attı
yakışmıyor sana yakışmıyor
görmüyormusun
yaşadıklarını anlamakta zorlandığında
sen sen olmaktan çıkıyorsun

bazen
bir tane
shaolin tapınağı bulup
kendimi kapatsam
arınıp
püfür püfür çıksam diyorum

durum bundan ibaret


SİTEM NASIL EDİLİR



Yıllardır sitem ediyoruz.. Annemize-babamiza –sevdiklerimize... Niye? İstediklerimiz olsun diye...Gönülden istediğimizden belki... Belki de gerçekten istediğimiz şeyin nasıl gerçekleştirilmesini istemeyi bilemediğimiz için... Şimdi büyüdük.. Yol yöntem biliyoruz.. Kelimelerin gücüne inanıyoruz ama çaresiz kalınca sitem etmeye başlıyoruz..

Küçük çocukları oyuncak dükkanına sokan anne ve babanın,
hayır çocuumm bunu alamayız” demesiyle, tüm dükkanı feryat figan ağlama ve bağrışların aldığı bir sitemden bahsetmiyorum. O ancak, hayal dünyasına girmiş bir çocuğun, herşeyi istemesinden dolayı çaresiz kalışı... Bir çocuğu hiçbirşey almayacağını bile bile, peluş oyuncaklar, arabalar, minik aletlerle dolu bir mekana sokup- “birşey alıp çıkacağız” diyerek acı çektirmenin diğer bir yolu..

Hepimizin en kısa yoldan başvurduğu birşey sitem...Ama eğer çaba harcanmış- güzelce hisler paylaşılmış- karşı tarafın sizi anlaması için en hoş, nadide sözler kullanılmış ve sonuç gerçekten görülmeye değer olmamışsa, sitem çoğunlukla başvurduğumuz son nokta...Başka yol bulamama hali de denebilir buna..

Ben olabildiğince sitem etmemeye çalışırım... Ya da sitem edebileceğim noktaya varana kadar elimden geleni yapmak için uğraşırım... Mutlaka çözümler vardır ve tükenmemiştir..Ya da göremediğim bir yol vardır da, onu arıyorumdur... Fakat her insan gibi benim de tükendiğim ve yardım istediğim olur.. Bu yardımı gidip başkalarından bulmaktansa, sitem edeceğim insan ile konuşarak ve tüm iyi niyetimle ne yapmam gerektiğini beraber karar verme yoluna giderim.. Nedenini unutabileceğiniz soğuk savaş yerine- paylaşıyorum ve yardım et konuşması daha insancıl gelir bana...Çünkü siz iyi niyetli iseniz, karşınızdaki de bunu hisseder...Ve Suçlamadan ziyade –ortak paydada hatalarımızı anlamaya ve beraber birbirimize yardım etmeyi seçtiğimi de belirtirim.. Benim duruşum bunu gerektirir çünkü.. Durduğum nokta sevgimden ve daha iyisi olmasını istediğimden-beraber çözüm üretme isteğimden kaynaklanır, dediğimi yaptıracağım-yapmazsa kesip atacağımdan çok...

Hayata sitem etmek ise çok farklı bir konudur...Trafiğe, işe, güce, kadersizliğe sitem etmenin hayatın mucizesine inanmamaktan kaynaklandığını düşünürüm.. Neye konsantre olursam, onu daha çok görmeye başlayacağımı bilirim..Hayat güzeldir, hoşuma gitmeyen birçok şey olabilir. Ama bunları değiştirme gücü insanın önce kendisinden başlar...

Fakat karşınızdaki hayat değil, insanlar olursa bu çok farklı olabilir.. İnsanlar birbirlerini kendi çıkarları için değiştirebilir demişti Annem...Ben, bundan çok daha farklı birşeyden bahsediyorum aslında..Tamamen herşeyin daha iyi olması adına- iki tarafında hislerini anlamak ve anladığın ölçüde saygı göstermek adına yapılan konuşmalara gelmek istiyorum...Kim bu konuşmalarda sitemkar ise, aslında özünde size olan sevgisi ve iyi niyeti olduğuna inandiginiz konuşmalara...

Bugün sitem ediyorum izninizle...Özünde, nedenleri anlamaya çalışmam ve sevgi yatıyor unutmayın...Ve benim- bizim yaptiğimız/ yapamadığımız ne var sorusuna yanıt arayışım... Ve herşey daha güzel olsun- daha çok paylaşalım- paylaştıkça kattıkça güzelleşelim isteğim...Bugün izninizle sitem ediyorum...

Sitemim size... Şimdiye kadar ki tüm anlayışıma rağmen size...

Hayatlarımız ve koşturmacamız içine dalmişken yine de anlayış gösteriyorum.. Fakat, bu kadar güzel paylaşım içindeyken- ben rüyalarımı bile yazayım tofu’ya diye düşünürken- niye çoğumuz süreklendiğimiz gündelik koşuşturmaları bahane eder olduk...Kelimeler ile arası iyi olmak değil, paylaşmak adına tüm sitemim....Bugün ne hissettiğinizden tutun da, yaşadığınız komik bir güne- aklınıza gelen bir hikayeye kadar...çok şey varken paylaşacak.... Commentlerden tutun, yazılara kadar durdugumuzun sizde farkında misiniz... Zorla hiçbirşey isteyemem sizden, haddim değil....Nedenlerini anlayamadığımdan soruyorum...Ne zor, ne durduruyor sizi, etrafta yazacak kalem mi yok, elektrikler mi kesildi yoksa....? Ben gerçekten üzüldüğüm ve ne yapmamız gerektiğini beraber bulalım diye bu yazıyı yazıyorum... Heyecanı biten şey, ruhsuzlaşmasın diye..Yeniden ortak ruh katalım diye..Yeniden heyecanlanalım diye..Çok şey mi istiyorum... Yoksa çok mu bireysel düşünüyorum...

Her sitem, bir yardım çığlığıdır aslında..
O yardım bazen birazcık çabaya bakar....
Dediğim gerçekten sadece biraz çaba..
Bugün izninizle size sitem ediyorum en nazekatlisinden..
umarım sitemimin içinde, sevgiye dair parçaları da bulursunuz...

O İNCİLER...

Herşeyi vardı
Yüreğinde...

Zenginliği içindeydi...
Aynaları hep içine dönüktü..

Bilmeceler, içindeydi..
Cevap anahtarları da..

Ona ulaşmak adına
Dağları- tepeleri aşmak gerekmezdi...
Dünyanın bütün çiçeklerinin kokusu yeterdi, gönlünü kazanmak isteyen
en Kazanova’nın bile imdadına..
yeter ki o koku, çiçekler koparılmadan getirilsin isterdi..

Sarı saçlarının- mavi gözleriyle uyumuna
Hep bir inci parıltısı gizlerdi..
Onu hatırladığınız zaman
Aklınıza inciler gelirdi
O inciler
Eşlik ederdi kalbinden gelen parıltısına

Güzel kadındı
Ama güzelliği her kadında görebileceğiniz bir şey değildi..
Estetik değildi sadece
Oran orantı
Albeni yada..

Güzelliği kendine kattıklarıydı..
İçtiği sağlıklı meyve sularında..
Kafiye kafiye okuduğunda
Dinlediği iyi muzik parçalarında
Ve kalbine koyduğu,
Gözlerinde gördüğünüz ışığında saklı..

Yemek yapmayı severdi
Marifetinden mi ya da
Misafir ağırlamayı sevdiğinden mi
Güzeldi o yemekler...
Bu soru sadece tarafından bilinirdi..

Masalar donatır
Tüm misafirperverliği ile
Güleryüzünü takınıp,
Masanın çevresindeki tüm sevdiklerine
Büyülü ortamlar yaratır.
Böylece evinin bereketini binbir kere arttırırdı.
Harika ziyafetler ile misafirleri mutlu eder
Ortama, yemeğin tuzu biberi,
Kahkaha ve çoşkudan çok
en çok sevgisinden katardı.

İçindeki çocuğu hep kendisiyle besler..
Bir çocuğun sevgisini
İçinde yakaladığı yine kendisiyle
Bütünleyebilirdi..
Bu yuzden de çevresindeki çocuklar
ona hep adıyle seslenir,
Abla veya teyze olmaktansa
Onlara yakın bir yürek olmanın bilinciyle
Sevgiyle yetişirdi.

Onun için garip olan
İnsanın insani özelliklerinden uzak düşmesiydi.
Kırmızı saçları olan bir punk’a saygı duyardı
Veya yüzünde binbir makyajıyla-kendini iyi hisseden bir kadına
Ya da sokakta anlamsızca ona gülümseyen bir adama
Onun için normal olanı, kendini ifade edebilen ve bunu özgürce yapabilendi..
Garip olan – kendinden kaçıp
Olmak istediğine bürenen
Büründüğüne uymayan
Yalan söyleyen- çirkin olan
İçindeki öze saygı duymayandı.

Kuşları severdi birde..
Ona romantik şeyler hatırlatırdı..
Harika bir manzara belki..
Belki de şarap eşliğinde güzel bir güneş batışı...
Onları,kendi manzarasında önemli bir parça olduğu için
Sevmezdi sadece..
Canlı oldukları için severdi.
Universite yıllarında, kluplere üye olup
Hepsinin latince, ingilizce isimlerini öğrenip
Kuş gözlemciliği yapmış..
Ve içindeki manzarada kuşları daha anlamdırmıştı
Sadece öğrenmiş olmak için değil
Onlara daha yakın olmak uğruna...

Kaplumbağa Kiraz hanım vardı bir de hayatında
Kış uykusundan mıdır bilinmez
Kiraz hanım yemeden kesilince
Ona zarar gelmesin düşüncesinden
Karışmasın diye diğerleriyle
Bir fırça sürüp kırmızı ojesinden
Yolculadığı pet shop’a..

Sanırım begonville severdi
Ve isterdi ki....
İçi serin evinde, taş verandasında
Yeşille mavinin karıştığı manzarayi seyretmek
şehir hayatından buralara gelmenin
İyi bir karar olduğunu düşünmek..

Kuşlar çıvıldar,
Güneş yaz rüzgarı ile yüzüne ılık ılık çarparken
Çıplak ayaklarıyla yürüdüğü bahçede
İçindeki tüm seslerin yüzüne ve yüreğine
Parıl parıl vurduğunu
Ve pembeli morlu begonvillerini sularken,
Onları ne çok sevdiğini söylemeyi düşlerdi..

Ve en çok istediği şey ..
Bir şiir yazılmasıydı kendine..
Güzel saçlarını anlatmasındı şiir..
Ya da derin mavi gözlerini..
Dudağının kenarındaki kendine has gülümsemesini yada..
Onu anlatsın isterdi..
Ona ait olsun o şiir..
Şiir olsun ama onun olsun..

Sonra Burcu
Sırf seviyor diye
Bir şiir yazmaya başladı Berrin’e...

O harika bir kadındı..
Ve Herşeyi vardı
yüreğinde...
Zenginliği içinde...

Sarı saçlarının- mavi gözleriyle uyumuna
Hep bir inci parıltısı gizlerdi..
Onu hatırladığınız zaman
Aklınıza inciler gelirdi
Ve o inciler
Eşlik ederdi kalbinden gelen
Sıcacık parıltısına....

9 Nisan 2007 Pazartesi

MOLOTOF KOKTEYLİ SOKAĞI - İstanbul’da bir bahar haftasonu


Bu aralar kurtuluşum yok galiba, bu haftasonu gene İstanbul’daydım zorunlu olarak... Burcu’nun ve İrem’in İstanbul maceralarının devamı olarak bir macera da benden... Böyle giderse, hepimiz bir “İstanbul haftasonu” anlatsak sonuçta bir belgesel senaryosu bile çıkarabiliriz...

İstanbul’da pırıl pırıl güneşli sıcacık bir bahar haftasonu... Pazar günü, kuzenimin bir işi nedeniyle Tarlabaşı’na girmek zorunda kaldık ve ana caddeden girdiğimiz andan itibaren film başladı. Çantam ayaklarımın arasında ve sanki “Eşkiya” filminden bir sahneyi izliyorum, az sonra oyunculardan biri çıkacak önüme... Hayır, Şener Şen ya da diğer oyunculardan biri çıkmadı ama bir an da siyah kar maskeleri takmış, sadece gözleri açıkta ve ellerinde pankartlar ve hemen algılayamadığım birşeyler ile kalabalık bir grup çıktı... ikisi önümüzde ve diğerleri arabanın hemen arkasında ilerliyoruz hep birlikte... hemen önümüzdeki kişinin elinde bir bira şişesi ve ağzından sarkan bez parçası... “AMAN TANRIM! Bu molotof kokteyli... neyse ki henüz tutuşturulmamış...” diyemedik!!... gayet soğukkanlı bir şekilde film izliyoruz sanki... derken en öndeki elini kaldırdı ve ucunda alevler olan şişeyi fırlattı... o daracık ve dik yokuşta 5-6 metre önümüzde park halindeki aracın hemen arkasına düşen şişe patladı ve alevler yayıldı... Hiç heyecan yok, panik yok hatta saçma ama yüzümde gülümseme var galiba... muhtemelen ilk şok, donma belirtileri bunlar... buarada diğer şişe, ağzında alevler ile üzerimize gelirken kuzen ani bir hamle ile yan sokaktan çıkmakla geri gitmek arasında bocalayan minibüsün üzerine kırdı direksiyonu ve şöförün karar vermesini hızlandırdı... minübüs şöförü ile göz göze ilerliyoruz sokakta, o geri biz ileri... bu arada kuzen “buranın molotof kokteyli sokağı olduğunu söylerdim hep ama hiç rastlamamıştım, bak bu da bunların parti merkezlerinin binası...” Kuzen sakin ben sakin... İsmini hatırlayamadığım partinin logosu hala gözümün önünde “kocaman bir PEMBE GÜL”... kararsızım bu sahnede gülmelimiyim korkmalımıyım... az önce havada üstümüze gelen bir alev topu vardı... ama ben gülüyorum o “PEMBE GÜL”e ve galiba hafif te kahkaha ile... sokak bitti... sola dönsek... yeni bir kar maskeli grup geliyor... insanlar panik halinde kaçışıyor... minibüs sağdaki sokaktan caddeye fırladı... ardından biz... hertaraftan siren sesleri geliyor ve biz Pera’ya doğru ilerleyen ve hiçbirşeyin farkında olmayan trafiğin içindeyiz ve sanırım güvendeyiz... kuzen bana bakıyor ben ona... “biz galiba ciddi bir tehlikenin içinden geçtik, film miydi gerçek miydi emin olamıyorum”
Çok ilginç bir şekilde sanki görünmez bir kalkan sarmıştı çevremizi ve kayarak, sıyrılıp geçtik aralarından...

Ardından Fener’in harika eski taş binaları ve önlerinden geçen kara kara çarşaflar, Balat’ın sokakları...
Kanyon’un tek amaçları, farklı görünmek için farklı görünmeye çabalamak olan kaf dağı burunları... (bu birgün önceden araya sıkıştı..)
Bu tezatlar arasında da kararsızım, üzülmelimiyim kabullenip aldırmamalımıyım...
İstiklal Caddesinin akıp giden ve önüne geleni akıntısına katıp sürükleyen kalabalığı...
Tünel’de Kave’nin nefis dondurmalı havuçlu keki ile hoş bir sohbet... Bu kez kararlıyım, çok keyifliyim...

Hayır macera henüz bitmedi... Eve dönüş yolundayız ve tam köprüden çıkmak üzereyiz ki önümüzde hızla giden arabalar, hep birlikte birden durmaya karar verdiler... Acı fren sesleri... kapı koluna yapıştım gözlerimi kapadım bekliyorum... göz kapaklarım bana ihanet ederek açıldılar ve yeni bir film... arabalar sağa sola kaçışıyor milimlik mesafelerle... Bu film de kuzenin ustalığı ile sıyrık almadan atlatıldı... gene kararsızım gülmelimiyim korkmalımıyım...

3. film riskine rağmen İstanbul macerasına devam mı etmeliyiz yoksa biran önce evin güven veren sakinliğine mi sığınmalıyız... kararsızız... ama adrenalin kana karışmış bir kere ve programın son aşamasını da gerçekleştirmeye karar verdik... neyse ki yeni bir macera yaşanmadan program sıyrıksız ve başarılı bir şekilde tamamlandı ve kuş seslerinin arasında harika bir boğaz manzarası ile güvenli sakinliğe kavuştuk...

Bir taraftan o muhteşem kuş seslerini ve muhteşem görüntüyü içime çekiyorum, birtaraftan düşünüyorum....
Birgün içinde pek çok İstanbul... Bunlardan hangisi İstanbul?... Galiba tek bir cevabı var bu sorunun “hiçbiri ama ne yazık ki hepsi...”

Ve ne İstanbul’la ne de İstanbul’suz yapamayanları galiba bugün daha iyi anladım... Bu “İstanbul bağımlılığı”nın açılımı aslında “adrenalin bağımlılığı”, bu yüzden Ankara dar gelir İstanbul’dan gelenlere... Bu kadar adrenalini Ankara’da birgün içinde yaşamak imkansız, hatta belki 1 ay içinde yaşamak bile imkansız...

Ve birkez daha anladım ki, “tüm güzelliğine ve çekiciliğine rağmen ben senin ençok Ankara’ya dönüşünü seviyorum İstanbul, bu kadar adrenalin benim için çok çok fazla...”