...
telefonda
apartman görevlisinin
ismini görünce
ki
kendisi bugüne kadar
hiç hayır haber vermemiş
birisidir
şimdi
akşam akşam
uğraş bakalım
abla kapın açık
polis çağırayım mı ???
dejavuuuu
ben bu cümleyi daha önce
duymuştum....
evin derli-toplu
olduğunu hatırlayıp
mutlu oldum
güzel
polislere ayıp
olmayacak diye düşündüm
nereden
bilebilirim ki
hırsız kişiler
değişik değişik
karakterli...
geçen sefer giren
titizdi
hiçbir yeri dağıtmamıştı /
evin halini
gördüğümde
gerçekten çığlık attım ki
son
yıllarda
hiç atmamıştım
doğaçlama
içten gelen birşeydi....
çekmece - dolap - valiz
hatta kütüphane
yerlere saçılmış
bu kadarı tamam
valizlerin kapağını neden
kırdın arkadaşım
hiç mi
valiz kapağı açmadın...
ve
bizim ailenin
iletişim
konusundaki
performansı
her zaman
takdir ederim
olay mahaline
benden önce ulaşmışlardı -
gurur duydum
haftasonum
böyle geçti...
28 Nisan 2008 Pazartesi
Güneşe Selam (Surya Namaskara*)
Suryanamaskar serisi- görüntü ve müziğini dinlemek için, lütfen bloğun sol alt tarafında bulunan muzik kutusunda stoplayıp, Play'e basın.
"Sanskritçe Surya ‘güneş’ Namaskara ise ’selamlama’ veya ‘bağlantı’ demektir. Böylece Surya Namaskara ‘güneşle bağlantı’ anlamına gelmektedir. Surya Namaskara bedende akan güneş enerjisinin canlandırma tekniğidir. Güneş "ruhi bilinç" simgesidir. Aynı zamanda kişiyi tinsel uyanışa ve bunun sonucunda gelen şuur açılmasına hazırlar. "
------
Bu dünya senin dünyan....Ve bu hayat senin hayatın... Önce çöz zincirlerini, bağladığın kendini...
Sonra koş özgürce çimlerde.... Ayakların yere değsin önce.... Çimen ve toprak kokusu çalınsın burnuna...Ve bir ağaç gibi kök sal bu hayata... Kendini özgürce hayatın içine bırak... Ama kök saldığın toprağı da anla...
Bir ağaç gibi sabırlı olmayı öğren... Aynı noktada yıllarca sessizce kalır çünkü onlar... Toprağa saldıkları kökleri ve gökyüzüne uzanan dallarıyla dimdik dengededir her zaman ağaçlar... Dallarında kuşları misafir eder, mevsimler geçirir, direnmezler hiçbirşeye çünkü bilirler ki birgün elbet bahar gelir.
Dimdik duran sabırlı bir savaşcıdırlar ama aynı zamanda da her doğa koşuluna da teslim olur ağaçlar... O teslimiyette, sadece 'sürece' odaklıdırlar.. Yoldan geçene, dallarındaki göçmen kuşlara, gövdelerini gıdıklayan karıncaya, kara kışlara, rüzgara, güneşe ve aya...
Ve sen de ağaç gibi ol şimdi.... Dimdik... Köklerini sal hayata.. Gövdenden yukarılara uzanmaya çalışan kollarını hisset... Hayallerine ve güneşe doğru uzan hadi... Besle sen de kendini, köklerinden aldığın güç ile gökyüzüne... Sonsuzluğa uzanırcasına gerin... Gökyüzü bak açmış kollarını, seni kucaklıyor... Güneşi selamlamayı da unutma.... O büyüten, yaşatan, ısıtan ve varedeni... Bak hem güneşte çok seviyor seni .......
Denizlere koş sonra, bir tek kıyısından anlayabildiğimiz denizlere... Ayağını korkmadan suya değdir... Önce soğuk gelir su titretir seni, sonra ısıtır ona teslim olduğunda savaş bitmiştir çünkü...
Haydi şimdi suya bırak kendini.... Suya uzan.. Altında maviden bir çarşaf, bulutları yorgan, dalgaları da ninni say..... Anla suyu, dinle sana anlattığını.... Konuşma, sadece dinle... Bazen uysallığını anlatır o sana, bazen hayatındaki dalgalanışları, koyu karanlıklarını, fırtınaları, aşkı, kavuşmayı ve mavi umutları... Her damlasıyla hareket eder o, dalgalarıyla tutunmaz asla kumsala... Vursa da bazen öfkeyle kıyılara, mutlaka okşar sularıyla kıyıların ruhunu da... Her taşın altından üstünden geçerek özrünü diler çekilir köşesine, her kum tanesini de sevgiyle okşar damla damla....
Bazen zordur deniz, bazen zorlar insanı ama mutlaka vardır her denizin sakin bir limanı ve bilirmisiniz ki gözyaşlarımıza benzer aynı tadı...
Keşfet denizi, kulaç at sonra....Her kulaç ile önünden geçen su, arkanda birleşir nasıl olsa.. Deniz bütündür hayat gibi asla bölünmez parçalara... Kulaçlar yol olur, ilerlemende rüzgar yardım eder sana...Korkma.. Bir deniz anası geçer altından, bir balık minik minik ısırır belki seni ve belki ileride çok daha büyükleri olsa da denizin altında... Sen yüzmeye devam et.... Deniz seni korur, gözetir ve hatırlatır sana, hayatının ilk evresini anne karnında ....
Sonra nefesini tut.... Biraz derine dal.. Her güzelliğin karşısında tuttuğun gibi hani nefesini... Balık ol, Yunus ol, dön kendi etrafında... Kum çıkar derinlerinden.... Derinlerini anla... Ve çocukluğumuzda yaptığımız gibi, her derine dalışımızda ayağımızı kuma değdirdiğimizde yukarıya çıkabileceğini hatırla... Su mutlaka kaldırır seni unutma...
Sonra dağlara tırman... Bacakların yorgun düşse de, her nefes nefese kalışta daha ilerilere gitmek için sadece nefesinden al gücünü... Dağlar zorludur.. Her düştüğünde canın acıyabilir.. Ama bu durdurmasın seni sakın... Ne kadar yükseğe tırmanmak için güç bulursan, bil ki o kadar kendine yaklaşmaktasın..
Dağ bilgedir.. Heybetlidir ve saklamaz hiçbirşeyi, paylaşır.. Ona küsen fare midir, tavşan mıdır bilmez, mağrurdur ikisini de yaşatır... Adımlarını büyük at, yorulma... Her adımının da farkında ol, hatırla... Varmak için değil, yol için yürü...Ve manzarayı da kaçırma... Daha yukarıdan manzara bir öncekinden daha güzel olsa da, yol ancak yolcu tadını çıkarabilirse güzeldir ve her zaman çıkılacak daha yüksek bir zirve vardır yanılma..
O dağ senin .... Zirveler de... Yol da senin .... Ben sadece şu taraftan kendi yoluma giderken sana rastlayan bir yolcuyum.. Tırmanışın çok mu zor geçiyor, manzaralar mı güzel yoksa.. Hangisini anlatırsın bana?
O Ağaçta sensin... Dallarında yuva kurmuş kuşlar... Farkında mısın? Yavrular yakında yumurtadan çıkar.. Anneleri yemek aramaya gittiğinde iyi bak minik yavrulara.... Sırtında dolaşan karıncalara da ses çıkarma..
O denizde sensin.. O kumsalda..... İster ayağını değdirmeye kork.. İster dalmaya... Derinlerinde ne var bilme veya.. Hayal kurabileceğin mavi bir ufkun olduktan sonra...
Hepimiz ormandaki ağaçlarız aslında, denizdeki birer damlayız ve kendi yolumuzda bazen yolları keşişen yolcularız.... İster ağaç olalım, ister deniz, ister yol... Ama şimdi gülümse kocaman... Yüzüne yayılsın o tebessüm.. Güneşe selam ver böylece.... O hepimizin içini ısıtırken gülümsüyor, hayatımızı ve yolumuzu aydınlatıyor bügün de, yarın da....
Brajeshwari Devi Dasi
28.04.2008
*
*
25 Nisan 2008 Cuma
Kara Sapan II
“…hiç soğumasın elimizde tuttuğumuz eller, baktığımız gözler sonsuzluğun mutluluğuyla hep ışıldasın istedik…” Deniz Kara
Darbeden oluşan katarak, sol gözümü son aylarda buzlu bir cam gibi iyice kaplıyor. Benim görmediğimi sandığım sol gözüm, aslında ışık aldığı için sol tarafımı da görüş alanıma katıyormuş. Birdenbire sol tarafsız kalıyorum. Yürürken konuşacağım kişileri hep sağ tarafımda tutmaya çalışıyorum. Hatta Berrin’in evinde, Deniz nedenini farketmemekle birlikte bütün tofucanları sağ tarafımda bırakan koltuğu sevdiğimi farkedip:
-Sen bu koltuğu sevdin, yine buraya otur.
-Evet,sol gözümde katarak var bu koltuktan hepinizi daha rahat görüyorum. 22 Nisan’da ameliyat olacağım.
En sonunda 22 Nisan geliyor. Cosetta ile birlikte saat 10.00’da klinikte oluyoruz. Yanımda pijamalarım ve terliklerim var. “Günlük Hastahane” denilen bu hastahane deneyimimde 306 nolu odayı iki hasta ve onların refakatçileri ile paylaşacağım. Hastalar ameliyathanede oldukları için ilk önce refakatçılarını tanıyoruz. Bir ara ameliyatların umduklarından daha uzun sürdüğünü söylüyorlar. Bir müddet sonra hastalardan biri, hemşirenin refakatinde odaya giriyor. Yorgun bir hali var. Terlemeye başlıyor. Tansiyonunun düştüğünü söyleyip karısından hemşireyi çağırmasını istiyor. Biraz sonra hemşire gelip balkonun kapısını açıp oda arkadaşımın tansiyonunu ölçüyor. Onu koltuğa uzatıp dinlenmesini söylüyor.
Gözündeki yağ bezesini aldıran bu oda arkadaşımın, yağ bezesi umulduğundan daha derinde olduğu için ameliyat uzun sürmüş ve beş dikiş atılmış. Aynı ameliyathanede diğer oda arkadaşımız da olduğu için içeriden ilk haberleri de o getiriyor. Diğer oda arkadaşımızın karısı taze haberleri ilgi ile dinleyip, yorumlar yapıyor.
Bir ara odaya hala ameliyatta olan oda arkadaşımızı ameliyat eden doktor şiddetle giriyor ve hastanın karısına, kocasının neden ameliyattan önce kapuçino içtiğini ve neden sırtından sorunları olduğunu söylemediklerini, kocasının ameliyat masasında durmadan kıpırdadağını söylüyor.
Benim sıram çok geç geliyor. 306 nolu odada üçbuçuk saat bekliyorum. Cosetta bir ara sabırsızlanıyor. Ben, önemli olan ameliyatın iyi geçmesi, üç-beş saatin önemi yok diyorum.
En sonunda benim sıram da geliyor. Antonio beni alıp ameliyathaneye götürüyor.
-Sadece gözünü anestezi yapacağız, etrafta olup bitenleri, akan suları filan duyacaksın, sakın tepki gösterme, en önemli şey kıpırdamaman.
Aklıma Kazancakis’ten okuduğum bir Stalin anısı geliyor. Çarlık askerleri bir grup bolşeviği tutuklarlar ve sıraya dizip dövmeye başlarlar. Hepsini dayaktan bitkin halde yere düşunceye kadar döverler. Ama Stalin bir türlü yere düşmez. Buna sinirlenen asker “o kadar vuruyoruz düşmüyorsun.” der. Stalin dişlerinin arasından bir ot çıkartıp gösterir “bak, bu otu dişlerimin arasında sıkmadım bile.” der.
Ben de dişlerimin arasına bir ot koyuyor ve ameliyatın sonuna kadar dişimi bile sıkmamaya kendi kendime söz veriyorum. Artık kimsenin işine yaramayan Stalin, bu ameliyathanede benim işime yarıyor.
Sağ gözümü bantlayıp sol gözüme anestezi yapıyorlar. Ve çalışmaya başlıyorlar. Ben ağzımdaki ot parçası incinmesin, Antonio’yu mahçup etmeyeyim istiyorum. Ameliyathanenin radyosundan müzik dinliyorum. Arada komutlar alıyorum: Sağa bak, sola bak, üste bak, tam karşıya bak. Bir keresinde sağımla solumu karıştırıyorum. Sisle kaplı bir denizde karanın nerede olduğunu karıştırmak gibi bir şey, çünkü mihenk taşlarınız kalmıyor. Bir ara bir kadın sesi “Görüşmek üzere” deyip ameliyathaneyi terk ediyor. Bir erkek sesi “Görüşmek üzere Carla” diyor. Ben de Carla’ya “Görüşmek üzere Carla” demek istiyorum, ama aklıma ağzımda tuttuğum ot geliyor.
Bir ara Antonio uzun saplı makası arıyor, ama bulamıyor. Herhalde bütün hikayem bu uzun saplı makasa bağlı değildir diye düşünüyorum. Bir arada Antonio “bari estetik olarakta iyi olsun” diyor. Bunun ne ile ilgili olduğunu anlayamıyor, “koklamışım ben gülümü, uçurmuşum bülbülümü ben” diye düşünüyor, gülümsüyorum.
Aklıma, eve sağlık bakanlığından gönderilmiş bir mektup geliyor. Mektupta, “öldüğünüzde eğer organlarınızı bağışlamak istiyorsanız “evet”i, istemiyorsanız “hayır”i işaretleyin ve bu kağıdı yanınızda taşıyın” yazıyor. Ben “evet”i işaretliyorum. Simdi içimden “Antonio, eğer bu ameliyatı iyi yaparsan, bari öldüğüm zaman hediye edeceğim şeyin bir anlamı olur.” diyorum.
Sayılı gün gibi, sayılı dakikalar da en sonunda bitiyor. Ayaklarımın üzerine dikiliyorum. Bir saat onbeş dakika süren ameliyatta, dişlerimin arasında tuttuğum ota bakıyorum. Gerçektende sıkmamışım. Hemşire kolumdan tutuyor ve 306 nolu odaya giriyoruz. Daha önceki iki hastanın mıymıntılarını görüp Cosetta’ya mıymıntılık yapmayacağıma zaten söz vermiştim. Mıymıntıya da gerek kalmıyor. Birden sol gözümün içinde dört yuvarlak damlanın gezindiğini görüyorum. Bu dört damla bazen yanyana gelerek bir menekşenin taç yapraklarını, bazen bir Walt Disney filminin mikisinin kulaklarını bazen bir battal ebru oluşturuyorlar. Bazende bu koyu morumsu damlaların içinden havaya fırlayan beyaz güvercinler çıkıyor.Nedense bunun ne olduğunu Antonio’ya sormayı unutuyorum. (daha sonra eve telefon edip sorduğumda, bunun önemli bir şey olmadığını, hava kabarcıkları olduğunu söylüyor. Nitekim ikinci gün kayboluyorlar)
Eve dönerken takside aklıma cep telefonumu açmak aklima geliyor. Mehtap arıyor. Antonio ile konuştuğu için ameliyatın zor ama başarılı geçtiğini biliyor. “İyiyim Mehtap” diyorum.
Nedense doktorlarla, sanatçıları karşılaştırıyorum. Sanatçının sanat diye sunduğu sanat eseri, çoğu zaman, sanatçının yapmak istediği değil, yaptığı şeydir (özellikle bu sanatçılar bu yapmak istediklerini daha sonra uzun uzun anlatmak zorunda kalırlar). Oysa doktorların işi zor. Çünkü sağlık denen seyin belirli ölçüleri var, ve hastalar bu ölçüleri biliyorlar. Hastalarının vücutları karşısında, bir tuvalin karşısındaki Picasso tavrını alamıyorlar. Ben bunu böyle istedim, ben bunu böyle düşünüyorum, ben bunu böyle görüyorum deme hakları yok. Kötü bir sanatçıyı kitlelere binbir dalevere ile iyi sanatçıdır diye yutturabilirsiniz. Ama kötü bir doktoru kitlelere iyi doktor diye yutturmak hemen hemen olanaksız. Gecelerini gündüzlerine karıştırarak bu zor mesleği binbir sorumluluk alarak yapan doktorlara ( Elbette benim doktorum Antonio Gualano’ya da) çok saygı duyuyor, tesekkur ediyorum.
23 Nisan’da akademiye derse gidip gidemeyeceğimi kestiremediğim için atölyedeki malzeme dolaplarının anahtarlarını Mara’ya veriyorum, “gelin çalışın atölye kapalı kalmasın, ben ne halde olurum bilmiyorum” diyorum. 23 Nisan sabahı her zamanki gibi erkenden, gözümde plastik bir koruyucu (burada midye kabuğu diyorlar buna) metroya biniyorum. Metroda dilencilik yapan çingene çocuğu benim gözümdeki plastiği görünce (komik bir şey yapmaya çalıştığımı düşünerek) dilenciliğini unutup bana nanik yapıyor. Ben de ona nanikle cevap veriyorum. Akademiye varıp atölyeme girdiğimde iki Marayı atölyeyi yerleştirirken buluyor, her ikisine de teşekkür ediyorum. İkisi de hem iyi öğrenci hem de çok iyi insanlar. Bugün atölyeye giren bir hoca Maralardan birinin bastığı bir gravürü gösterip bana “Senin mi?” diye soruyor. “Benim değil, öğrencimin.” diyorum.
Darbeden oluşan katarak, sol gözümü son aylarda buzlu bir cam gibi iyice kaplıyor. Benim görmediğimi sandığım sol gözüm, aslında ışık aldığı için sol tarafımı da görüş alanıma katıyormuş. Birdenbire sol tarafsız kalıyorum. Yürürken konuşacağım kişileri hep sağ tarafımda tutmaya çalışıyorum. Hatta Berrin’in evinde, Deniz nedenini farketmemekle birlikte bütün tofucanları sağ tarafımda bırakan koltuğu sevdiğimi farkedip:
-Sen bu koltuğu sevdin, yine buraya otur.
-Evet,sol gözümde katarak var bu koltuktan hepinizi daha rahat görüyorum. 22 Nisan’da ameliyat olacağım.
En sonunda 22 Nisan geliyor. Cosetta ile birlikte saat 10.00’da klinikte oluyoruz. Yanımda pijamalarım ve terliklerim var. “Günlük Hastahane” denilen bu hastahane deneyimimde 306 nolu odayı iki hasta ve onların refakatçileri ile paylaşacağım. Hastalar ameliyathanede oldukları için ilk önce refakatçılarını tanıyoruz. Bir ara ameliyatların umduklarından daha uzun sürdüğünü söylüyorlar. Bir müddet sonra hastalardan biri, hemşirenin refakatinde odaya giriyor. Yorgun bir hali var. Terlemeye başlıyor. Tansiyonunun düştüğünü söyleyip karısından hemşireyi çağırmasını istiyor. Biraz sonra hemşire gelip balkonun kapısını açıp oda arkadaşımın tansiyonunu ölçüyor. Onu koltuğa uzatıp dinlenmesini söylüyor.
Gözündeki yağ bezesini aldıran bu oda arkadaşımın, yağ bezesi umulduğundan daha derinde olduğu için ameliyat uzun sürmüş ve beş dikiş atılmış. Aynı ameliyathanede diğer oda arkadaşımız da olduğu için içeriden ilk haberleri de o getiriyor. Diğer oda arkadaşımızın karısı taze haberleri ilgi ile dinleyip, yorumlar yapıyor.
Bir ara odaya hala ameliyatta olan oda arkadaşımızı ameliyat eden doktor şiddetle giriyor ve hastanın karısına, kocasının neden ameliyattan önce kapuçino içtiğini ve neden sırtından sorunları olduğunu söylemediklerini, kocasının ameliyat masasında durmadan kıpırdadağını söylüyor.
Benim sıram çok geç geliyor. 306 nolu odada üçbuçuk saat bekliyorum. Cosetta bir ara sabırsızlanıyor. Ben, önemli olan ameliyatın iyi geçmesi, üç-beş saatin önemi yok diyorum.
En sonunda benim sıram da geliyor. Antonio beni alıp ameliyathaneye götürüyor.
-Sadece gözünü anestezi yapacağız, etrafta olup bitenleri, akan suları filan duyacaksın, sakın tepki gösterme, en önemli şey kıpırdamaman.
Aklıma Kazancakis’ten okuduğum bir Stalin anısı geliyor. Çarlık askerleri bir grup bolşeviği tutuklarlar ve sıraya dizip dövmeye başlarlar. Hepsini dayaktan bitkin halde yere düşunceye kadar döverler. Ama Stalin bir türlü yere düşmez. Buna sinirlenen asker “o kadar vuruyoruz düşmüyorsun.” der. Stalin dişlerinin arasından bir ot çıkartıp gösterir “bak, bu otu dişlerimin arasında sıkmadım bile.” der.Ben de dişlerimin arasına bir ot koyuyor ve ameliyatın sonuna kadar dişimi bile sıkmamaya kendi kendime söz veriyorum. Artık kimsenin işine yaramayan Stalin, bu ameliyathanede benim işime yarıyor.
Sağ gözümü bantlayıp sol gözüme anestezi yapıyorlar. Ve çalışmaya başlıyorlar. Ben ağzımdaki ot parçası incinmesin, Antonio’yu mahçup etmeyeyim istiyorum. Ameliyathanenin radyosundan müzik dinliyorum. Arada komutlar alıyorum: Sağa bak, sola bak, üste bak, tam karşıya bak. Bir keresinde sağımla solumu karıştırıyorum. Sisle kaplı bir denizde karanın nerede olduğunu karıştırmak gibi bir şey, çünkü mihenk taşlarınız kalmıyor. Bir ara bir kadın sesi “Görüşmek üzere” deyip ameliyathaneyi terk ediyor. Bir erkek sesi “Görüşmek üzere Carla” diyor. Ben de Carla’ya “Görüşmek üzere Carla” demek istiyorum, ama aklıma ağzımda tuttuğum ot geliyor.
Bir ara Antonio uzun saplı makası arıyor, ama bulamıyor. Herhalde bütün hikayem bu uzun saplı makasa bağlı değildir diye düşünüyorum. Bir arada Antonio “bari estetik olarakta iyi olsun” diyor. Bunun ne ile ilgili olduğunu anlayamıyor, “koklamışım ben gülümü, uçurmuşum bülbülümü ben” diye düşünüyor, gülümsüyorum.
Aklıma, eve sağlık bakanlığından gönderilmiş bir mektup geliyor. Mektupta, “öldüğünüzde eğer organlarınızı bağışlamak istiyorsanız “evet”i, istemiyorsanız “hayır”i işaretleyin ve bu kağıdı yanınızda taşıyın” yazıyor. Ben “evet”i işaretliyorum. Simdi içimden “Antonio, eğer bu ameliyatı iyi yaparsan, bari öldüğüm zaman hediye edeceğim şeyin bir anlamı olur.” diyorum.Sayılı gün gibi, sayılı dakikalar da en sonunda bitiyor. Ayaklarımın üzerine dikiliyorum. Bir saat onbeş dakika süren ameliyatta, dişlerimin arasında tuttuğum ota bakıyorum. Gerçektende sıkmamışım. Hemşire kolumdan tutuyor ve 306 nolu odaya giriyoruz. Daha önceki iki hastanın mıymıntılarını görüp Cosetta’ya mıymıntılık yapmayacağıma zaten söz vermiştim. Mıymıntıya da gerek kalmıyor. Birden sol gözümün içinde dört yuvarlak damlanın gezindiğini görüyorum. Bu dört damla bazen yanyana gelerek bir menekşenin taç yapraklarını, bazen bir Walt Disney filminin mikisinin kulaklarını bazen bir battal ebru oluşturuyorlar. Bazende bu koyu morumsu damlaların içinden havaya fırlayan beyaz güvercinler çıkıyor.Nedense bunun ne olduğunu Antonio’ya sormayı unutuyorum. (daha sonra eve telefon edip sorduğumda, bunun önemli bir şey olmadığını, hava kabarcıkları olduğunu söylüyor. Nitekim ikinci gün kayboluyorlar)
Eve dönerken takside aklıma cep telefonumu açmak aklima geliyor. Mehtap arıyor. Antonio ile konuştuğu için ameliyatın zor ama başarılı geçtiğini biliyor. “İyiyim Mehtap” diyorum.
Nedense doktorlarla, sanatçıları karşılaştırıyorum. Sanatçının sanat diye sunduğu sanat eseri, çoğu zaman, sanatçının yapmak istediği değil, yaptığı şeydir (özellikle bu sanatçılar bu yapmak istediklerini daha sonra uzun uzun anlatmak zorunda kalırlar). Oysa doktorların işi zor. Çünkü sağlık denen seyin belirli ölçüleri var, ve hastalar bu ölçüleri biliyorlar. Hastalarının vücutları karşısında, bir tuvalin karşısındaki Picasso tavrını alamıyorlar. Ben bunu böyle istedim, ben bunu böyle düşünüyorum, ben bunu böyle görüyorum deme hakları yok. Kötü bir sanatçıyı kitlelere binbir dalevere ile iyi sanatçıdır diye yutturabilirsiniz. Ama kötü bir doktoru kitlelere iyi doktor diye yutturmak hemen hemen olanaksız. Gecelerini gündüzlerine karıştırarak bu zor mesleği binbir sorumluluk alarak yapan doktorlara ( Elbette benim doktorum Antonio Gualano’ya da) çok saygı duyuyor, tesekkur ediyorum.
23 Nisan’da akademiye derse gidip gidemeyeceğimi kestiremediğim için atölyedeki malzeme dolaplarının anahtarlarını Mara’ya veriyorum, “gelin çalışın atölye kapalı kalmasın, ben ne halde olurum bilmiyorum” diyorum. 23 Nisan sabahı her zamanki gibi erkenden, gözümde plastik bir koruyucu (burada midye kabuğu diyorlar buna) metroya biniyorum. Metroda dilencilik yapan çingene çocuğu benim gözümdeki plastiği görünce (komik bir şey yapmaya çalıştığımı düşünerek) dilenciliğini unutup bana nanik yapıyor. Ben de ona nanikle cevap veriyorum. Akademiye varıp atölyeme girdiğimde iki Marayı atölyeyi yerleştirirken buluyor, her ikisine de teşekkür ediyorum. İkisi de hem iyi öğrenci hem de çok iyi insanlar. Bugün atölyeye giren bir hoca Maralardan birinin bastığı bir gravürü gösterip bana “Senin mi?” diye soruyor. “Benim değil, öğrencimin.” diyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)