31 Mart 2008 Pazartesi

Bir ton pirinç, Sadece bir tondur..


“if you don't know zen, mountains are just mountains, when you start zen, mountains are no more mountains, when you become a zen master, mountains are just mountains for you”

Zen budistlerinden farkım, henüz Zen’e varamayışımdır.. Zen ise aslında hiçbirşey demek değildir ve hiçbir anlamı yoktur.Ve bu “hiçbirşey” aslında bu öğretinin gerçek koşuludur.

Hiçbirşey benim için tanımsız ve önemsiz bir kavramı ifade edemiyor.. Hiçbirşey, belirsizliğin ta kendisi.. Benim gibi birini bir ton pirinç ile tehdit edebilirsiniz. Ben bir ton pirincin ne kadar olduğunu tahmin edemediğim için, hiçbirşeyin tanımsızlığında boğulurum.. Halbuki bir ton pirinç, sadece bir tondur..

Hayat aslında bilinen sandıklarımızla belirsizliklerle ilerliyor. Ve bazen bir Zen içinizde hortluyor. Zen’in tanımı içinizdeki çok şeyin –hiçbirşey olmasını istemek oluyor bazen..Bazen sadeleşmek... Bazende inzivaya çekilmiş bir Zen budistine imrenmek...

Zen budistleri bu “hiçbirşey” ile meditasyon yaparlar... Hiçbirşey düşlemeyerek oturdukları yerde saatlerce.. Zen budisti olmaya karar vermiş biri için en zor dönem meditasyonun ilk zamanlarıdır... Otururken beli ağrır, kolu uyuşur, kemikleri üst üste biner ve ne düşüneceğini düşünür... Cevap şudur “ hiçbirşey”... ve acı da yoktur yada geçer.. Yıllar sürer meditasyonları... Hiçbirşeyi deneyimlemek için önce; “ kafalarındaki herşeyi” meditasyonda yaşarlar.. Ve bir sonraki meditasyonda “hiçbirşeyi” deneyimlemek üzere kalkarlar meditasyondan... Yıllarca dağlarda inzivaya çekilirler... Amaç dağda inzivaya çekilmek değildir.. Amaç dağa herşeyi taşımamaktır belki de... Ama malasef biz nereye gidersek gidelim, aklımızda başımızın içinde bizimle gelir... Onlar dağda inizvaya çekile dursun,biz 54 saniyelik kırmızı ışığı beklerken bile “hiçbirşey” düşünemeyiz.. En kötüsü hiçbirşey düşünmesek, trafik lambasının yanında duran tabeladan kırmızı ışığın bitişini saymaktayız..28- 29-30....

Zen budistleri, üzerlerine hiçbirşey giymezler. Çıplak değillerdir elbette.. Sadece örtünürler... Güne göre kıyafetleri yoktur.. Gardropları da... Takıları, Şapkaları, Atkıları....

Yemekleri en sadesindendir... Enerji almak için yerler, ihtiyaçları kadarını.. Doymak olmaksızın.. Biraz ekmek ve su bazen... Bazen sadece dağda buldukları meyve ve otlar... Nerdee iskender, zeytinyağlı yaprak sarmalar...

Ve sahip oldukları sadece nefesleridir, nefsleridir. Çoğu evini, yatağını, oyuncağını bırakıp gelmiştir küçük yaşta tapınağa... Annelerinin yemeğini, ninelerinin ördüğü sıcak tutan battaniyeyi, kardeşleriyle oyunlarını, babalarının kucağında otururken geride hatırlayacağı anıları yaşamadan ...

Yatakları yerdeki bez şiltedir... Bizim gibi yorganları da yoktur sarıp sarmalandıkları... Uykularıda yoktur aslında...Uyku yerine tutan meditasyon yapar çoğu..

plazma tvleri... Bilgisayarları.... Buzdolapları.. Elektrik faturaları.. Kredi kartları... Sigortası gelmiş arabaları... Aynaları... Yazlıkları... Titleları.... Cep telefonları... Maaş bordoları... Sigortaları... Anahtarları...Kimlik kartları... Cüzdanları...ve malasef yoktur Çorapları...

Zen’e ulaşmak için binbir disiplinden geçerler.. Önce bir odanın içinde bir kapı açmaları istenebilir. Sonra o kapıyı başka tuğla ile kapatmaları.... Başta saatlerce nasıl yapılacağını bilmeden meditasyon yaparlar.. Oturarak Buda olunmayacağını söylenebilir onlara, aynı zamanda mantraları doğru okumaları da.. Sonra yaptıkları hiçbirşey onure edilmeyebilir.. Tüm bunlar bedenlenmiş ruhun eğitimidir.. Hoca, sadece öğrencinin kendini algılayışını gösterir. Zen’e göre “nerde bir beden varsa, orada sıkıntı vardır”... Sıkıntı acı ve dertlerdir. Ama aynı zamanda zevk ve hazdır.Çünkü sıkıntı beden ve zihni kontrol eder.Çünkü beden, her zaman zevk ve rahatlığa uzanmaya hazırdır. Açık ve gizli sıkıntılar yaşamın değişmez olgularıdır.Çünkü insanliğin hepsi negatife doğru gitmeye odaklıdır. Zen Budistleri ise sıkıntıyı da –mutluluğu da bir tutarak nötr olmayı deneyimlemek için oradadırlar.Buna adarlar kendilerini..Ve en önemlisi an’da kalırlar ve farkında..... Soru şudur “ şu anda ne eksik”...

Zen’e göre herşey yaşadığın anda gizlidir.. Bu öğretilerin bize yansıyan kısmı ise şöyle “heryerde Zen”.... Yemek yaparken “Mutfakta Zen” yapabiliriz.. Araba kullanırken de... İş yaşamında da Zen’de mevcut .... Tüm bu öğretilerin nasıl olacağını merak edeceklere en güzel örnek sanırım şu hikayedir... Büyük hocalardan biri yanına gelen öğrencisine sormuş..
”Kahvaltını ettin mi”...
Ettim hocam” ..
“Terliğini içeri girerken çıkardın mı yağmur yağıyor dışarıda”..
evet çıkardım hocam”....
” Terliklerini Kapının sağına mı koydun yoksa soluna mı”....
? !? !”..

Neyin farkındayız.. Ben evde terliklerimi hatırlamıyorum neredeler şu anda... Hatta ikisininde farklı yerde olduğunu sanmaktayım.. Geçenlerde yoga yaparken Tadasana duruşunda ( Dağ duruşu - Her iki ayak tabanı üzerinde, ayakta durarak uygulanan başlangıç pozisyonudur) hocamın duruşu tarif ederken “ayak parmaklarımız yeri kavrıyor ve kafamızın üstü tavana paralel “ tanımı bile beni düşündürdü..Dik durmak için kafamın üstünün tavana paralel olması üzerine düşündüm hayli.. Sanırım farkına vardım.. Farkına vardım dik duruşun sırrının ve kafamın üstünün...

Benim Zen’im farkli bir Zen anlayışı... Bu taraflara gelene kadar bilgi eksikliğine uğramış..Bana geldiğinde de sadece benim algılayışım kadar kalmış... Ayrıca kafamın üstü tavana paralelmiş yıllardır..

Şu aralar Zen Budistlerini özeniyorum. Hiçbirşeyi deneyimlemek istiyorum..Dağlarda meditasyon yapmak... Düşünmemek.... Hayatta hocalar değişik değişik olabiliyor malasef.. Onlara hoca demesekte hepsi çevremizde... Yarın sabah erken kalkıp işe gideceğim. Patronum benden, bir duvardan kapı açmamı... Sonra çıkan tuğlalar ile saray yapmamı isteyebilir. Sonra ben bunu istememiştim ki diyebilir. Canı sagolsun.. Ben Kafamın üstü tavana paralel olarak günlük eğitimimi tamamlarım... 8 saatliğine Zen Budisti olurum.. Şiltede yatmıyorum.. Budistler gibi meditasyonu uykuya da tercih edemiyorum..


Dağa kaçmama az kaldı ama...
Şimdi izninizle yatağıma yatıp, yorganıma sarılacağım Zen Zen...

Jay Jahnabi Devi Dasi...


Sevgili Tofucanlar,

Sizlerle harika bir haberi paylaşmanın mutluluğu içindeyim.

Sevgili Zeynep Ünlü Mutlu, artık sadece Zeynep değil... 29 Mart Cumartesi sabah saatlerinden itibaren o artık Jahnabi Devi Dasi...
“Jay Jahnabi Devi Dasi...”

Sevgili Jahnabi Devi Dasi, yolun açık ve aydınlık olsun,
Tüm didilerin adına, içten sevgilerimizle HOŞGELDİN...


Burada kısa bir nota gerek duyuyorum, izninizle...
Biliyoruz ki her sesin, her frekansın bir enerjisi var. Her kişinin kendine ait bir frekansı, enerjisi var. Kişi kendi frekansı ile uyumlu frekanslarla çevrelendiğinde ise daha fazla huzur, daha fazla sevgi, daha fazla aydınlanma yaşayabilmekte.

Bazı seslerin enerjileri diğer seslere oranla çok daha fazla güçlüdür. Dualar, mantralar, kutsal isimler enerjileri çok yüksek seslerdir ve bu yüzdendir de dua ettiğimizde, mantralar söylediğimizde, kutsal isimleri zikr ettiğimizde çok daha fazla huzur ve içsel aydınlanma hissederiz.

Herbirimiz, doğumumuzdan itibaren isimlerimizin enerjisi ile çevrelendik, kimimiz doğru frekansı tesadüfen bulmuş olmakla şanslıydık, hani bir söz vardır “ismiyle müsemma” diye, yani ismimizle uyumluyduk ama bazılarımız için de pek öyle olmadı. Çok güçlü frekansı olan kutsal isimler bazen sahiplerine çok ağır geldi, ciddi psikolojik sorunlara sebep oldu bazen de bazı isimlerin enerjisi çok hafif kaldı, kişinin güçlü enerjisi yanında.
(Şamanizmde, bebeğin henüz doğmadan annesine rüyasında ismini söylediğine, bebeğin ismi ile geldiğine inanılır ve bebeğe annesinden başka kimsenin isim vermesine izin verilmez.)

İsimlerimizin her söylenişinde enerjisi bizi biraz daha çevreler ve enerjimizi daha da yükseltir ya da düşürür.

“Devi Dasi” olmanın sorumluluğu çok daha ayrı ve oldukça ciddi bir konu. Benim burada belirtmek istediğim ise bir devi dasinin isminin tesadüfi olmadığı ve mutlaka derin, önemli anlamlar ifade ettiği. İsmin anlamının öneminden daha da önemli olan ise o ismin enerjisidir. İsmin enerjisinin, ismi alan kişinin enerjisi ile tam uyumlu olmasının da ötesinde, kişinin enerjisini yükseltme, kişiyi içsel aydınlığa biraz daha yaklaştırma gibi önemli etkileri vardır, bir devi dasinin isminin.


Bu yüzdendir ki, Sevgili Jahnabi Devi Dasi, sen artık sadece Jahnabi Devi Dasi’sin.
Jay Jahnabi Devi Dasi...

HK

Sevgilerimle,
Nilambara Devi Dasi

25 Mart 2008 Salı

İki Kaptan


Rüzgarı arkasına almış, beyaz köpükler çıkararak dalgaları yaran küçücük pembe teknesini; beyaz şeker çuvallarını birbirine ekleyerek yaptığı yelkeninden tanır; eski bir kaptan olan Puşt Hakkı’yı uzaktan saygı ile izlerdik. Eski mesleği kaptanlıktan dolayı Marmara’nın balıklarının göç ettiği kanalları, akıntıları, gizlendikleri kayalıkları; o balıkları yakalamanın sırlarını herkesten daha iyi bilirdi.

Puşt Hakkı Küçükçekmece Gölü’nü Marmara Denizi’ne bağlayan derede kış-yaz pembe teknesinin içinde yaşar, yaşamını sürdürebilecek parayı bulursa balığa çıkmaz; ama aç kalırsa herkesin çekindiği fırtınalı havalarda bile korkusuzca denize açılırdı. Şimdiki gibi balık çiftliklerinin olmadığı; levreğin adı anılırken önüne bismillah konulduğu o devirlerde; Puşt Hakkı balığa çıktığında; takımını nasıl hazırladığını, zarganayı oltasına nasıl taktığını, hangi sularda, hangi hızla giderken bu beş altı levreği nasıl yakaladığını kimse anlayamaz, ama herkes onu kıskanırdı.

O zamanlar, Marmara’da tek tük tutulan levreğin bir tanesi, Haliç’teki balıkhaneden uyanık bir İstanbul delikanlısı tarafından satın alınırdı. Sultan Hamam’da kumaş; Mısır Çarşısı’nda baharat; Tahtakale’de karaborsacılık; Mercan Yokuşu’nda çantacılık; Cağaloğlu’nda kağıt, kırtasiye, kitap, gazete, mecmua yada matbaa; Kapalı Çarşı’da altın işleri ile uğraşmış esnafın Boğaz kıyılarında oturanları akşamları Boğaz’ın iki yakasına da uğrayıp kendilerini tek tek; ıslak yağ ve tuz kokan halatların kıvrıldığı, martıların çığlıkları ile örtülü iskelelere bırakacak vapura bindiklerinde bu boğaz sakinlerinin önüne bu levrek konurdu. Herbiri bir kura numarası satın alan bu boğaz sakinlerinden en şanslısı o akşam levreği solungaçından geçirilmiş telinden tutup; yanında ipe dizilmiş Yedikule bostanlarından iki kıvırcık marul, bir demet yeşil soğan, bir demet turp yada roka ile birlikte evine götürürdü. Eğer evin hanımı balık kokusuna yüzünü asmayan birisi ise hemen akşam yemeğinin menüsü değişir; beklenmedik bu misafirin hatırına masaya belki de küçük bir şişe Yeni Rakı da konur; evin içi balikla birlikte mis gibi anoson kokardı.

Puşt Hakkı, balığa çıkarken yanına kimseyi almaz, denizi nikahlı karısı gibi kıskanır, denizi ve gizlerini kimse ile paylaşmazdı. Paraya çok sıkıştığı bir gün yanında iki çelebi balıkçıyı sinarit tutmaya götürdüğü söylenirdi. Tekneyi sinaritlerin olduğu nişanın üzerinden geçecek şekilde akışa bırakmış. Tekne tam nişanın üzerinden geçerken zogalara atlayan sinaritleri kayığa almakla uğraşan çelebiler, nişanın kerterizini alamamışlar. Belki de Puşt Hakkı’nın Puştluğu buradan geliyordu.

O zamanlar İstanbul’un tekne yapım merkezi Ayvansaray’dı. Menekşe’de sahillerinde ahım şahım bir kalafat yoktu. Puşt Hakkı ekmeğini çıkarmak için bu ufak tefek kayık tamir işlerine de bakar, küpeştelerin yumrularını, deniz kurtlarının yediği omurgaları, kıyıya yanaşırken kayalara yada iskele kazıklarına bindirip zarar görmüş teknelerin deliklerini onarırdı. Birgün Pehlivan’ın teknesinin bir kısmını onarmak için kayıkhaneye gelmiş, kızağa çekilmiş tekneye ayakkabılarını çıkararak bir mabede girer gibi girmiş, biz yeni bitme denizcilere denizde dalgalarla boğuşacak kadar güçlü bir teknenin suyun dışında iken bir galete kadar narin olduğunu öğretmişti.

Bir gün ölüm haberi geldi. Puşt Hakkı’yı pembe kayığında ölü bulmuşlardı.

O kadar kolay olsa, öyle pembe bir tabutum, ismimin önüne o “Puşt” kelimesini koymayı çok isterdim.


●●●

Birgün, egzoscu Salih’in tamirhanesine Samatyalı Hüsnü gelir.
- Agop Mehmet Ali buraya takılırmış kendisini görmek istiyorum.
- Agop Mehmet Ali, ehli keyif adam, buraya takılır, ama istediği zaman takılır.
Samatyalı Hüsnü’nün içi içini yemekte bir an önce Agop Mehmet Ali’yi bulmak istemektedir. İnadına Agop Mehmet Ali ortalıklarda yoktur.

Samatyalı Hüsnü dayanamayıp anlatmaya başlar. Bu sahillerin çapari ile balık tutan en iyi balıkçısı benim. Ama bunu kime söylesem herkes bir ağızdan “senden daha iyisi Agop Mehmet Ali’dir” diyor. Ben bu duruma açıklık getirmek için bir gün onunla birlikte çapariye çıkmak ve bu sahillerin çapari ile en iyi balık tutan balıkçısı kim göstermek istiyorum.

Agop Mehmet Ali keyif adamı. Ya kırlarda bülbüllerin peşine düşmüş. Ya da Kum Kapı sahillerinde lodosculuk yapıyor. Günlerce süren kuvvetli lodosun sahile yığdığı kumların önüne bir kum eleği koymuş bu kumları elekten geçiriyor. Elekten geçirdiği sadece kumlar değil, Marmara Denizi’nin bütün geçmişi. Bir bakmışsın eleğe bir midye kabuğu takılıyor, sonra Marmara’nın renkli çakıl taşları, menevişlenmiş bir Bizans parası, altın bir kolye, yada içine isim yazılı bir yüzük, bir Ceneviz kanyonundan sarı bir çivi. Lodosun ölü dalgalarının eşliğinde bir sürü hayal. Kimsenin evinde okumak için bulamayacağı bu kitabın sayfalarını, Kum Kapı sahillerinde Agop Mehmet Ali keyifle lodosa çevirtitiyor.

İstanbul, balıkların geçit yolunun üzerinde; koca Karadeniz’in balıkları sürüler halinde birbirlerine sürtünerek Boğaz’dan geçiyor. Böyle balık akını olduğu zamanlar it izi ile at izi birbirine karışır. İyi balıkçıların günde kırk kilo balık avladıkları zaman, acemi çelebilerin, çoluk çocukları da adam başına onbeş kilo balık avlarlar. Bu balık akınları sırasında genellikle çapari adı verilen bir balık takımı kullanılır. Çapari takımı, oltanın ucuna istavrit ve çinekop için beyaz kaz yada ördek tüyü; palamut için genç horozların boyun tüyü; kolyos ve uskumru için ise hindi yada yaşını doldurmamış kırçıllı martı tüyü kırmızı ibrişimle bağlanarak hazırlanır. Sahici balıkçılar üzerleri inci bir gerdanlık gibi balıkla dolan 25-30 iğneli çaparileri ustalıkla kullanırlar. Ortalarından havaya kaldırdıkları bu gerdanlığın gümüşi balıklarını tek elleri ile ayıklarlar.

Samatyalı Hüsnü, en sonunda Agop Mehmet Ali’yi bulur. Düello eden iki silahşör gibi oltalarını seçip iki ayrı sandalla denize açılırlar. Kumkapı önlerinde motorları durdurup çaparilerini suya indirirler.

Değişik çapariler hazırlamıştım. Kısa köstekliler, uzun köstekliler, siyah sinek iğnesinden bağlanmış olanları, yirmi iğnelisi, otuz iğnelisi, hindi tüyünden, martı tüyünden, kaz ördek tüyünden. Bir kaç denemeden sonra balığın iki akıntı arasındaki dar bir suya sıkıştığını anlamıştım. Öyle bir takım kullanmalıydımki bu iki suyun arasına sıkışmış balığı delip geçmeyip, içine enlemesine girsin. Kısacık köstekli sinek iğnesinden yapılmış otuzlu bir çapari takımını seçtim. Balığı bulduğumda takımı sürünün içine yatırıyor, her seferinde tekneye otuz balıklı bir gerdanlık çıkarıyordum. Dalıp gitmişim. Birden Samatyalı Hüsnü’nun teknesini yanıbaşımda buldum. Hüsnü elini bana uzatmış “haklıymışlar bu kıyıların çapari ile en çok balık tutan balıkçısı senmişsin.” diyordu.

Fatih Mika
25 Mart 2008 Roma