28 Ocak 2008 Pazartesi

"Tofu Bağımlılığı" krizi...


İnsan herşeye nasıl da çabuk alışıyor... iki gün sadece iki gün hafif bir kriz dönemi sonra hemen alışıyor ve yaşamın yeni akışında yerini alıp keyifle akmaya devam ediyorsun...

20 Ocak Pazar gecesi, evde oturmuş yeni bir haftaya başlamayı planlarken, bir telefonla tüm planlarım alt üst oluyor ve bir arkadaşımın sözleri kulaklarımda çınlıyor; “Hayat siz plan yaparken başınıza gelenlerdir...”

Hayat yine bana hoş bir sürpriz yapıyor ve bir telefonla tüm planlarım başlamadan bitiyor, yine yol görünüyor... Hızlı bir valiz hazırlığından sonra ertesi gün yayınlanması planlanan “Fırsatlar Yılı 2008” son bir rötuştan sonra Tofuda ve ince sazda yerini alıyor. Bilgisayar ertesi gün ki “kim, ne demiş?” anına kadar çantasına yerleştiriliyor ve yola çıkmaya hazır bir huzurla uykuya geçiliyor...

21 Ocak Pazartesi, yine buz gibi bir Ankara sabahı... saat 10:00, yola çıkma vakti ve ısı -6... Gerede-Bolu arası az karlı ama tüm dalları buz kaplanmış ağaçları ile müthiş bir manzara sunuyor günümüze... Boludan itibaren ise pırıl pırıl bir güneş eşlik ediyor... İstanbul ise müthiş güzel bir baharı yaşıyor, ısı +14... Aynı gün içinde 20 derecelik farkla kara kıştan harika bahara geçişin keyfi...

Ne yazık ki bu güzel keyif, akşam hafif bir sarsıntı geçiriyor... INTERNET BAĞLANTISINDA PROBLEM VAR!!!.... ve hafif bir kriz dönemi başlıyor... “kim, ne demiş?” sorusu yerini başka bir meraka bırakıyor... Brajeshwari’den harika mesajlar geliyor... “Fırsatlar Yılı 2008” daha sabah olmadan, henüz birkaç saatlikken eskiyor bile... Tofuda müthiş bir bombardıman var, aynı gün içinde birkaç yazı birden... müthiş meraklanıyorum, parmaklarım kaşınıyor... tuşlara dokunmalıyım, okumalıyım... ve bu krizin adını “Tofu bağımlılığı krizi” koyuyorum... Ne yazık ki bu problem 1 hafta boyunca çözülemiyor ancak insan her probleme alıştığı gibi buna da çabuk alışıyor ve meraklar erteleniyor, hayat kısa sürede normale dönüyor...

yarısı bahar, yarısı sonbahar ama tümü harika geçen bir İstanbul haftası da bugün ki bol karlı, yolları kızaklı, hafif maceralı ancak dostların güzel enerjileri ile uzaktan da olsa desteklenen emniyetli bir yolculuğun ardından sonuçlanıyor... kısa bir ofis ziyareti ardından eve yerleşme, dinlenme ardından tabii ki merak baskın çıkıyor... Tofuya, ince saza, ilahi tatlara ve diğer takip edilenlere hızla bakış ve harika sürprizler... çok şey söylemek istiyorum, kelimeler yarışıyor, hangi birinden başlayacağımı şaşırıyorum... ve tek tek yorum yazıp, yan taraftaki sütunda “son yorumlar” yeniliğini bloke etmek istemiyorum ve tüm duygularımı, düşüncelerimi buraya taşıyorum...

Sevgili Cheetos, şimdiye kadar nasıl da hatırlayamadım birlikte geçen eğitim saatlerimizi... beni şaşırttın... ben de çok isterim en kısa zamanda tekrar görüşmeyi :)
Sevgili Brajeshwari haklısın, hem ciddi uzun bir araştırma, hem eskiler hem de farklı farklı konuların birleşip ortak noktaların yakalandığı yepyeni yorumlar çıktı işte sonuçta... Sevgili Berrin, Sevgili Mehtap, Sevgili Betül, 2008 yeni başlangıçlarıyla çok güzel, çok eğlenceli bir yıl olacak bence de... ve mutlaka ki yeni kilolar riskine karşılık daha fazla hareketle, daha fazla egzersizle :)

Sevgili Navanalini, insanın dharması-özü “aşk” her anımızda var ve ne mutlu böyle coştuğu anlara... ne mutlu ki Lili Marleen cephedeki askerler gibi senin de kendi cephendeki iç savaşında bu coşkuyu tekrar açığa çıkaran bir sebep olmuş... yazının başlığından itibaren ise gözümde ve kulağımda tek canlanan, çocukluğumda izlediğim o güzel filmi ile Marlen Ditrich ve sesi oldu... okudukça filmin her karesini tekrar izledim... Aşk ile dolu nice anlara...

Sevgili Subhankari
, doğumgününde kutlamış olsam da seni, burada da bir kez daha “MUTLU YILLAR”... ve keşke hergün doğumgünün olsa ve sen hep böyle güzel yazılarınla duygularını, düşüncelerini bizimle paylaşsan... daha sık... hiç olmazsa haftada bir... emin ol ayda bir bile çok mutlu eder :) çok güzel, çok keyifle okunan, düşündüren ve keşke bitmeseydi dedirten böyle yazılarınla dolsun yeni yaşın ve yolun hep ışık dolu olsun...

Sevgili Indrani,
kabusun merkür ile güldürdün, gitme haberin ile hüzünlendirdin ama kimbilir belki de İstanbul’da Ankara’dan daha çok görüşürüz ;) Tam da değişim, yeni başlangıçlar döneminde başladığın yeni yaşamında MUTLULUKLAR... :)

Sevgili Fatih, tüm tofucanların senin atölyende ders alması fikri bana da müthiş cazip geldi... hayali bile güzel :) ve bence bu değişim, yeni başlangıçlar dönemine sen de bir yenilik kattın... kendine verdiğin sözü bozdun... her hafta bir yazı sözün bu hafta iki harika yazıya dönüşmüş... evet tofuya her hafta iki yazı yazmalısın ve sonra onları toplayıp kitap haline getirmelisin... eminim bu kitap hiç te sınırlı sayıda basılmayacaktır :)

“bir sakız hikayesi” müthiş keyifli idi... Roma semalarından Fellini “bunu ölmeden önce düşünmeliydim ve senaryoya dönüştürmeliydim...” diye yakınarak seni izledi eminim, sen bu satırları yazıp eğlenirken :)
Ve “Başkalarına söylenmiş her sözün önce kendimize söylenmis bir söz olduğunu, başkalarına söylenmiş bile olsa söylediğimiz her sözü baskalarından daha fazla içimizde tasıdığımızı biliyorum.” Sözüne yürektan katılıyorum...

Sevgili Brajeshwari, bence de bu güzel yazının keyfini çıkarmalısın ve belki filmini de sen yapmalısın... neden olmasın ;)

Sevgili Berrin, giysilerinin beli sıksa bile sen kendini “her halinle iyi hissedebilme” becerisine sahipsin zaten, hiçşüphem yok... 4 kilonun yarattığı paniğin ve diyet kararının ardından, güzel de olsa “pasta pasta” diye beyin yıkayan bir şiiri cesurca paylaşabildiğine göre... :)

buarada izninizle, müthiş keyif veren bir doygunluğu da sizlerle paylaşmak isterim...

“Düşlerimdeki Yaşam” kendim için hatırlatmalarla başlayıp, ortak paylaşımımıza dönüştü ve ardından henüz tanışmadığım kişilerle paylaşımlara dönüştü ve ne mutlu ki tükenmenin sınırındayken “umutları yeşerten” satırlara dönüştü...

ben teşekkür ederim sevgili “gölgecik” umutlarını yeşerttiğin ve hayata sıkı sıkı sarıldığın için... ve gönül dolusu sevgiler sevgili “cheetos”

Sevgilerimle,
Bir "Tofu Bağımlısı"

25 Ocak 2008 Cuma

Söz


Burcu MSN’de “yılbaşı kartını aldım teşekkur ederim, içine sakızımı koyup ben de sana yılbaşı kartı gondereceğim. Sakızımı ne olur Roma’nın güzel bir yerine yapıştırıver” diyor. Ben de “şimdi başıma iş aldım” diyor, ama Burcu’ya bana sakız filan gönderme diyemiyorum. Arkadaşlıklar bedel ödemeden, arkadaşlık olmuyorlar.

Posta idaresinin özelleştirilmesinden midir, Kurban Bayrami ile Noel’in ve Yılbaşının birbirleri ile karışmasından mıdır? Bilmem, mektup gecikiyor. Ben de bu gecikme ve günlük hayatın akışı içerisinde mektubu unutuyorum.

Bir gün apartmanın giriş kapısına geldiğimde polislerin ellerinde kağıtlar zillerin içerisinde bir isim aradıklarini görüyorum. Bir iki dakika içinde aranılan zilin bizim olduğunu ve önümüzdeki salı günü saat 11.30’da karakola gidip ifade vermem gerektiğini ögreniyor, fakat ne için ifade vermem gerektiğini oğrenemiyorum.

Önum, arkam, sağım, solum, bütün yakın tarihimi göz önüne getiriyor, fakat neden polise ifade vermem gerektiğini çıkaramıyorum.

Salı gününe kadar olan dört uzun günü sıkılarak geçiriyor. Salı sabahı erkenden kalkıp kendime çeki düzen veriyor, çok mecbur kalmadığım zaman giymeyi aklımın ucundan bile geçirmedigim takım elbisemi giyip, kravatımı takıp, ayakkabılarımı parlatıp karakola gidiyorum. Karakolun önünde, kokenleri benim kokenlerime benzeyen yabancıların oturma izinlerini almak için yaptıkları uzun kuyruğun arasından sanki ayrıcalığım varmış gibi geçiyor, ama bu randevunun yerine o kuyrukta bekliyor olmayı tercih ediyorum. Kapıdaki görevli, gitmem gereken odayı gösteriyor. Kapıyı çalıp giriyorum. İçeride üniformalı polisler yerine beyaz önlükler giymiş daha çok doktora benzeyen memurlar var. Ama biraz sonra kurt köpekli üniformalı bir polis de odaya giriyor. Ben kendimi tanıtıp, beni çağırmışsınız diyorum. Aynı anda masanın üzerindeki zarf dikkatimi çekiyor. Aklıma hemen Burcu’nun mektubu ve başıma geleceğini tahmin ettiğim şeyler geliyor. Bu hikayenin, bürokrasinin içinde uzayıp gideceğini ama suç işlemediğimi bilip biraz rahatlıyorum.

Beyaz önlüklü polislerden kadın olanı “Bu zarfın içinde içerigini tespit edemedigimiz bir madde bulduk. Bu madenin, yeni, deşifre edilmemiş bir uyuşturucu madde olmasından şüpheleniyoruz. Bir örnegini Amerika’ya NASA laboratuarlarına gönderdik. Ama sizin de bize yardimci olmanızı istiyoruz. Eger bize yardımcı olmayıp soruşturmayi yanlış yönlendirmeye calışırsanız bütün bunları sizin aleyhinizde delil olarak kullanacağız. Biz gerekli örnek parçayı aldık, mektubu ve bu yabancı maddeyi size veriyoruz. Buyrun.” diyor.

Zarfı alıp karakoldan cıkıyorum. Daha karakoldan disari adımımı atar atmaz aldığım her nefesin bile izleneceğini biliyor, sokağın köşesini dönerken gayrı ihtiyari yan gözle arkama bakıyorum. Içimden zarfı ilk cöp tenekesine birakıp kurtulmak, olayın dışına çıkmak duygusu geçiyor. Nasılsa Burcu’ya “San Pietro’nun kubbesine yapıştırdım” derim iş biter diye düşünüyorum. Aslında işin bitmeyeceğini biliyorum. Başkalarına söylenmiş her sözün önce kendimize söylenmis bir söz olduğunu, başkalarına söylenmiş bile olsa söylediğimiz her sözü baskalarından daha fazla içimizde tasıdığımızı biliyorum.

1980 oncesi, Osman “Ben nişanlanmak icin Sivas’a gidiyorum.” diyor. Ben de Osman’a “Bana Sivas’tan boynuz saplı, küçük, bir köylü çakısı getirir misin?” diyorum. Osman Sivas’tan döndügünde parlayan nişan yüzügünü taşıdığı eliyle bana boynuz saplı çakımı hediye ediyor. Ben de cok saf bir şekilde “ Bu çakının ömrü sizin evliliğinizin ömrü kadar uzun olsun.” diyorum. Hemen çok büyük bir yemin etmiş gibi kızarıyor, “şimdi sözünü tut Fatih” diyorum. Son otuz yılda başımdan ve yanımdan geçenleri, geride bıraktıklarımı saysam elbette bitmezler. Yaşadığım ülkeler bile paramparça parçalara bölünmüşler. Ama Osman’ın Sivas’tan getirdiği cakıyı hala saklarım. Ustelik Osman ile son yirmi yıldır bir türlü görüşemedik, belki de ona söylenmiş bu sözü o hiç duymadı. Ama ben agzımdan cıkanı nasıl duymam?

Dikkatli olmalıyım. Gündelik yaşamda her insanın yapabileceği yanlışlardan bile kaçınmam gerektiğini biliyorum. Çünkü mercek altına alınmış durumdayım. Bundan sonra, yeşil ışık yanmadan ara, boş sokaklarda bile karşıdan karşıya geçmiyor. Büfeden aldığım kağıt mendilin KDV fişini istiyor, metroda ve otobüste küçük çocuklara ve kendimden biraz daha yaşlılara bile yerimi veriyor. Acelem olsa bile komşu kadının pazar arabasını sekizinci kata kadar cıkartıyor. Üst kattakilerin gürültülerini konser yerine sayıyor, son otuzbeş yıldır olmadığım sinek kaydı sakal traşımı oluyor, sessiz sakin yaşamıma devam ediyorum.

Ama Burcu’ya sözüm var. Artık kurumuş olan bu sakızı, yapıştıracağım yere kendi öz gücü ile değil de, bir yapıştırıcı ile yapıştırmam gerekiyor. Aklımdan slikon, uhu, ve japon yapıştırıcısı geçiyor. Kimyager bir arkadaşıma hangi yapıştırıcının daha kaliteli olduğunu soruyorum. O da bana bunun sadece yapışkana değil, yapıştırılacak yere de bağlı olduğunu söylüyor. Eğer bir ağaca yapıştırırsam bir botanikçi ile, bir yapıya yapıştırırsam bir inşaat mühendisi ve bir restarasyon uzmanına danışmamın iyi olacağını söylüyor. Botanikçi agaçlara yabancı bir madde yerine sakızı çivilememi ve bunun ağaca bir zararı dokunmayacağını söylüyor.İnşaat mühendisi ise sakızı eğer bina yeni bir bina ise,çimento ile; eğer bina tarihi bina ise, yumurta akı ve kil karışımı bir harç ile yapıştırmamı öneriyor. Bu yumurta akı ve killi harç restarasyon uzmanında kafasına yatıyor.

Şimdi iş, sakızı yapıştıracağım yerin tespitine kalıyor. Bu araştırmaya akademiden cıktıktan sonraki bütün zamanımı ayırıyor ve Roma’yı tekrar ilk geldiğim zamanki gibi gezmeye başlıyorum. Fakat bütün bu araştırmalarımın sonucunda sakızı Villa Borghese’de ki terasın bir kenarına yapıştırmaya karar veriyorum. Bu terastan bütün Roma’nın San Pietro’nun kubbesine kadar güzel bir görüntüsü var.

Şimdi bütün sorun, erkenden evden çıkıp, peşimdeki bütün polisleri atlatip Villa Borghese’ye ulaşmak. Evden çıkınca hergün metro’ya gittiğim yol yerine önce şehrin dışına giden bir otobüse rastgele biniyor. Otobüsün içindeki yolcuları sayıyor, benimle aynı durakta inenleri mimliyor. Sonra şehri enlemesine kesen başka bir otobüse biniyorum. Benimle aynı durakta inen sekiz kişiden, üçü bu yeni bindiğim otobüse biniyorlar. Bunlardan biri bıyıklari yeni terlemiş bir lise öğrencisi, ikincisi cok süslü püslü çırtlak yeşil paltolu genç bir kadın, üçüncüsü gri paltosu kadar silik orta yaşlı bir adam. Beni izleyen adamın bu silik kişiliklinin olabileceğini düşünüyorum. Bu işleri yapanlar, genellikle baskalarının akıllarında kalmak istemezler.

Birden aniden otobüsten iniyor, iki sokağı iş olsun diye gezdikten sonra şehre doğru giden banlio trenine biniyorum. Çok kalabalık olan vagondaki yolcuları gözden geçiriyor ve hemen gri paltolu adamı yolcuların arasında yakalıyorum. Fakat yolcuların arasında ilk otobüsten benimle birlikte inen iki kişi daha var. Bunlardan biri emekli olmuş bir memur izlenimi veriyor. Diğeri latin amerikalı bir yuze sahip. Ikisini de gözhapsine alıyor; bir müddet sonra emekli izlenimi vereni bir genç kiza sürtünürken yakalıyor ve beni izlemediğini anlıyorum. Latin amerikalı tipli ise elindeki gazete ile herkesin görüşünü kapatıp gazetenin altından elini bir yolcunun çantasına sokuyor. Içimden gidip gri paltolu adamın boğazına saılıp beni izleyeceğine bu hırsızları yakala demek geçiyor ama susuyorum.

En sonunda aman be deyip gidip sakizi Villa Borghese’de ki terasa yapıştırıyorum.

Bir gün sonra tekrar polisler eve gelip beni karakola davet ediyorlar. Karakolda bütün bu olanlar konusunda en bilgili kişinin Burcu olduğunu ve masraflarını ödedikleri takdirde kendisini Roma’ya getirtebileceğimi söylüyorum. Kabul ediyorlar. Ornek olarak polise verilmek uzere elinde bir kutu “Dandy” sakizi olan Burcu’yu Roma Leonardo da Vinci Havaali’ninda karsılıyor, eline bir Roma haritasını, evin adresini, evde dikkat edilmesi gereken bir kac önemli noktanın yazıldığı pusulayı ve evin anahtarlarını veriyor. Burcu, biz bir saat sonra Istanbul’a uçuyoruz diyorum.

Burcu’dan ayrıldıktan sonra hemen havaalanının barına gidip barın büfesindeki bütün sakızları alıyor. Alelacele çiğniyor, Havaalanının postanesinden dünyadaki bütün arkadaşlarıma postalıyorum.


Fatih MİKA

Pasta..


mutluluk pasta
ben pasta
sen pasta
o da pasta
belki
kaldırımda yürüyen de
mutluluk pastası
pasta kadınlar yapmak isterdim
pasta erkekler de
birbirlerini yediklerinde
mutlu olsunlar diye
pasta dünya
ufolar geldiğinde barış garanti olsun diye
pasta pasta gazeteler isterdim
sabah kahvemle
pasta haberler olsa nasıl olsa kandırsa
kanardım ben pastaya
aşkım pasta olsa yerdim bile bile onu
bitinceye kadar
pasta olsun diye aşk
pastadan kapıcı isterdim
pastadan merdiven ve asansör
pastadan bir araba ve yollar
işe gidince işim
pasta tarifleri tasarımı olsa
pastadan balıklar
pasta bir su ve deniz
içinde yüzsem
ve yorulunca üstünde sırt üstü yatsam
pastadan bulutlara baksam
kremalar aksa üstüme
ama kaslarım sert göğüslerim dik olmalı
yaşamım hızlı
arabam yapışkan
yollara
ama yaşam bazen süprizler yapmalı
biraz tuzlu
bazen sadece su
ve ben biraz tuzlu ve sadece suyu
da
sevsem
pasta böylece
özlenince
güzeldir
olsa
su pasta
tuz pasta
olsa
yaşamın değeri
bir tek nefeste saklı
bu keşke
anlaşılsa....


şiir
nesimi ozan veryeri nin