8 Ocak 2008 Salı

kim ne derse desin .......

aslında
ajda pekkan
olsa - olmasa çok farketmez
benim için...
fakat
neden bilmem
sesi bana medeni olmayı hatırlatır
fiziğiyle alakalı olduğunuda
düşünmüyorum
estetige karşı olduğumdan değil
doğal olmak/olmamakla alakalı...

kelimeleri
hatta
harfleri
o kadar doğru telaffuz ediyor ki
kusursuz
herhangi bir şarkıyı
söylediğinde temizlik - huzur - kaos yok
gibi şeyler hissettiriyor
benazir de
öyleydi
doğunun batılı yüzü...
bir aile düşünün ki
tüm fertleri ülkeleri
demokrasi - özgürlük
uğruna öldürülmüş...
başını öne eğmeyen
dik duruşlu
güzel kadınıda mı?
ülkesinin
saçları siyaha boyalı yöneticisi
halkını selamlamak için
arabadan inmemeliydi
suçlu dedi
aydınlık insanları
yada
insanları öldürerek
birşeylerin değişecegine
inanmak
bu nasıl oyun !!!
kanla beslenen
gezegen yöneticileri
ağlamayı bilen uluslara
dahası da var mı
demeye çalışıyorlar
usame
haklı çıkacak
ha gayret

5 Ocak 2008 Cumartesi

Kar Tanesi

İşte kar taneleri yavaş yavaş düşmeye başladılar. Birbirlerinden farklı biçimleri, özgür hareketleri, ağırlıksız beyaz renkleri ile biraz sonra şehrimizi kaplayacaklar. Ve biz, birden ne kadar az şeyle de yaşayabileceğimizi anlayacak; karla örtülü dünyanın dışında kalan kendimizi görecek, sahiden kendi sesimizi dinleyecek; kitaplıkta ki dizili kitaplar gibi karın altında kalan nesneleri, istediğimiz zaman, istediğimiz kadar ve istediğimiz gibi elimize alıp okşayıp okuyayacağız.

Sıcağın aksine soğuk, bütün varlıkları birbirine yakınlaştırır. Serçeler penceremizin kenarına dizilecekler. Bir baştankara, neşeli sesi, yeşil sırtı, sarı karnı, siyah başı, beyaz yanakları ile aniden borunun içine girip kışı borunun içinde geçirmeyi düşünen örümceği yakalayıp yiyecek. Beyaz kağıtlar üzerinde ki suluboyalar gibi, kuru dalların üzerinde baharı bekleyen tomurcukları; sığırcıkların simsiyah değil, üzerlerinde gümüş pullu yemenileri olduğunu; ingiliz asmasının çardağında kalmış tek kırmızı yaprağın bütün yapraklardan daha güzel, daha yaprak olduğunu farkedeceğiz. Akşamları terleyen camlarımız, geceleri kristal buzlarla kaplanacak; bütün gece uyumayıp, bu desenleri yaratıp, cama işleyen sanatçıyı kıskanacak, bizler de tırnaklarımızla bu yaratıcı oyuna katılıp, kristal desenlere yeni desenler katmaya çalışacağız.

İşte, bir noel daha yaklaşıyor. Şu kır sakallı, kırmızı poturlu, beyaz pon pon şapkalı adama çok kızıyorum. Hem, bu berbat sistemin bir parçası olmasına; hem de zengin çocuklarına pahalı hediyeler götürüp, yoksul çocukları ufak tefek hediyelerle geçiştirmesine.

En sonunda bu Noel Baba’ya karşi gizli bir örgüt kurmaya karar verdim. Adı: “Kar Tanesi”. Örgüt gizli olduğu için diğer üyelerin adlarını açıklamıyorum.

Örgütümüzün amacı: Noel hediyelerinin bütün çocukların maddi ve manevi ihtiyaçlarına göre dağıtımını sağlamak. Noel Baba ve kurulu sistem ile çocukların arasında ki çelişkileri derinleştirip, sistemin adaletsizliğini; çocukların duygularının ve yaratıcılıklarının yok edilmesine Noel Babanın nasıl araç olduğunu göstermek. Çocuklara gerçekçi, doğal, paylaşıma dayalı ilişkiler yerine Noel Baba ve hediyeleri ile dayatmalarda bulunan anne ve babaların iki yüzlülüklerini ortaya çıkarıp, onların çocukları ile olan ilişkilerini insani bir düzeye çekmek.

Hediyelerin ihtiyaca göre dağıtılmasının çocukları şaşırtmaması, eylemimizi sistemin ve onun işbirlikçilerinin engellememesi için; sadece çocukların anlayacığı, bir semboller ve işaretler dili ile çocukları bilgilendirme ve ajitasyon çalışmaları yapacağız.

Bu amaçla varlıklı mahalelerinin bahçe duvarlarına; bahçe çitleri olmayan, sınırsız ormanlık ve kırlık alanlarda, bakıcısız ve dadısız şeytan uçurtması uçuran; çelik-çomak oynayan; rengarenk kuşların arkasından koşup, onlara kırmızı lastikli sapanlarla kirazlar atan; ağaçlardan meyva koparırken düşüp, dizlerinin kanamasına rağmen ağlamayan; sabahları okula dadılar ve çocuk bakıcıları tarafından değil de, anne ve babalarının elini tutarak gidip yine anne ve babalarının ellerinden tutarak zıplaya zıplaya okuldan dönen; elinde kaval, koyunları otlatan, yeni doğmuş kuzuları seven, çamurlara batmış mutlu çocuk resimleri yapacağız.

Yoksul mahalelerin duvarlarına ise; içinde kıpkırmızı yalazaların döndüğü, üzerinde kestanelerin, kuzinesinde ayvaların ve kabakların pişirildiği; sobaların yanında ki minderde uyuyan uzun tüylü iran kedileri; kapının önünde bekleyen -gecekondunun kendisi kadar büyük- san bernard köpekleri; sarı lambaların ışığının altında, bilgisayarda, hiç bitmeyen renklerle resimler yapan; foto-shop programında küçük gecekondularına iki oda daha ekleyip, bahçede ki tuvaleti evin içine alan; dijital fotograf makinesi ile 46 torunu ve torununun torunu ile birlikte ninesinin kırışık, tarih dolu yüzünün fotoğrafını çeken çocuk resimleri yapacağız..

Örgütün ilk toplantısında zengin çocuklarına hediye edilecek şeytan uçurtmasının nasıl yapıldığını örgüt üyelerine öğretiyorum. Defter kağıtlarindan tam 217 tane şeytan uçurtması yapılacak, ip olarak hafif, beyaz makara ipliği kullanacağız. Ben de bisiklet iç tekerleğinden kestiğim kırmızı lastiklerle, 54 tane sapan yapacağım. Sek sek oyunu için mermer taşlarını, yeni yapılan inşaatın malozlarının arasında arayıp bulacağız. Sek sek oyunu kutularını çizmek için gerekli beyaz tebeşirleri alçıdan dökeceğiz. Okulda kompozisyonu en iyi olan X1 ise maddi değerleri değil de, çocukların yaratıcılıklarını, doğa ve insan sevgilerini, meraklı olmayı yüceltip, ruhsuz ailelerine başkaldırmalarını sağlayacak masal kitapları yazacak. Tüm okulda bütün dersleri kötü olmasına rağmen; sadece geceleri gördüğü rüyalarının değil, görmediklerinin bile resmini yapabilen X7, bu kitapları resimlendirecek. X13, noel gecesi gizlice sarmaşıklardan tırmanıp odalara girecek ve hediyeleri toplayacak. Sık sık kaç X oldugunu unutan en küçüğümüz X4’e, X2 tarafından X4 olduğu hatırlatılacak; X5, gereksiz ve çocukların ruh sağlıklarını olumsuz etkileyen hediyeleri imha edecek, X6, ise X13’un açtığı yollardan geri dönüp, yeni hediyelerin dağıtılmasını sağlayacak. İran kedilerinin olduğu evlere camdan reçel kavanozlarına yerleştirdiğimiz kırmızı balıklarla girilip, kediler oyun oynar gibi evlerden çıkartılacak, daha sonra da iran kedilerini gösterip san bernard köpeklerinin onların arkasından evlerden çıkması sağlanacak.

Eylemimizi hiçbir kayıp vermeden, başarılı bir şekilde tamamlamış, hediyeleri çocukların ihtiyaçlarına göre dağıtmış, işlevi kalmayan örgütümüz “Kar Tanesi”ni bu sıcak ortamda eritecek iken. Örgüt arkadaşlarıma hediye vermediğimi farkediyor “Çocuklar ne olacak şimdi? Sizlere hediye ayırmadık” diyorum. Örgüt üyeleri hep bir ağızdan “Bizim hediyemiz bu öykü olsun, büyüdüğümüz zaman çocuklarımıza anlatır, noel babanın artık neden olmadığını da açıklamış oluruz.” diyorlar. Benim yüzüme bir gölge düşüyor. “Bu anlar, aşklar gibi sadece yaşanılır, anlatılamaz. Öyleyse, henüz büyümeden öyle bir Noel Çocuk yaratın ki, büyüklerinkine değil de; sizlerin saflığına, temizliğine, umutlarınıza, oyunlarınıza, önyargısızlığınıza benzesin.” diyorum.

4 Ocak 2008 Cuma

GÖNLÜN ADI ARTIK İLAHİ AŞK' TI

(Sevgili Navanalini, Sevgili Nilambara'nın incesaz'da (http://www.nilambara.blogspot.com ) bizlerle paylaştığı "ilahi aşk" yazısından sonra, bu yazıyı da Tofu'da bizlerle paylaşmak istedi. Yazı alıntıdır)

Günlerden bir gün güneşe uyandı gönül. İlk kez gözlerini açtı varlığa. Önce aslına baktı. Yüzünde binlerce ışık gezinen bir aynaydı özü. Aynasında iç içe geçmiş binlerce göz saklıydı. Sonra baktıkça baktı etrafına. Bir çiçeğe değdi gözleri önce. Zarif boynu, incecik renkli yapraklarıyla ne hoş şeydi bu. Çiçeğin kokusuna büründü gönül, binbir rayihadan geçip, beyazı seçti en çok, alın, morun, sarının arasından. Beyazı sevdi. Aklığa, saflığa, katışıksızlığa özlemdi bu belki. Beyaz, renklerin sultanı, beyaz sinesinde gökkuşakları saklı. Kök salar her renk boyasına beyazın ya, sevdası beyaza ondandı.
-
Sonra bir kuşu sevdi gönül. Kanatlanıp alabildiğine, kucak açtı masmavi göklere. Uçtu, uçtu, uçtu sonsuz ufuklara. Gökler hiç kimsenin olmadığı kadar onundu. Bir düş gördü gönül kuşun kanatlarında. Apak bulutlar, uçuşan kar taneleri düşüne renkler kattı. Düşe sevdalandı gönül. Adı hürriyetti onun.Sonra bir ağaca özendi gönül. Bir tepeye kurulup sapasağlam gövdesiyle yüzyıllarca yaşayan, kolları göklere uzanan, kökleri toprağın damarlarına karışmış bir ulu ağaçtı o. Güneşin altın ışıklı ikindilerinde yemyeşil yaprakları tatlı hışırtılarla bir o yana bir bu yana salınırdı usulca.Gelinlik giyerdi baharlarda, meyvelerle dolardı elleri yazlarda.Kuşlara, sincaplara yuvaydı merhametli kolları. Ağaç bir türkü söylüyordu ılık bir meltem gibi yalayarak geçerken ona bakan gözleri. Yemyeşil ovalarda asırlardır duyulurdu sesi. Ağacın türküsü huzurdu. Gönül huzuru sevdi.
-
Sonra gönül toprağı gördü. Sımsıcak ve kara yüzüyle ana toprağı.Bağrında nice nazireler saklıydı. Vakti gelince kapıları açılırdı hazinelerin, fışkırırdı ağaçlar, otlar cümle nebatat. Toprağın elleri sımsıcaktı, cömertlik kokuyordu; hele de yağmur sonrası. Severdi gönül vereni. Toprağa sevgisi bu yüzdendi.
-
Sonra göklere uzandı gönül. Uçsuz, bucaksız maviliklerde yüzen bulutları sevdi. Susayan canlara damla damla serinlik göklerden gelirdi.Çöllere dönerdi yeryüzü, buluşmasaydı suyla. Çölü kim severdi? Ve gönül gördü daha binlercesini. Sevdi ayrı ayrı her birini.Sevdikçe yüzünü sevdiğine çevirdi. Ona hep gülümseyecekti ebedî. Madem ki cömertlik, huzur, sevgi, güzellik yüzündeydi her birinin. Varlık en değerliydi. Gönül sevdi her gördüğünü aynasında. Yüzüne tutulan renklere bulandı her gördüğüyle. Doğduğundan beri sevdi hayatı, yaşamayı, sonsuz varlığı. Hep sürseydi bu böyle, düşünmeden fazla ötesini, oh ne güzeldi! Hangi çocuk oyuncaklarla oynamaktan bıkardı ki?
-
Bir gün ama bir gün... Ölümü gördü gönül. Nefesini duydu tam da yanında.Daha önce gördüklerine benzemiyordu ölüm. Korktu, kaçtı önce, gözlerini yumdu binlerce kere. Oysa kaçış yoktu hiçbir nefse, göz yummak nafile. Dünya güzel, dünya capcanlı, dünya onun iken ölüm de ne demekti? Elveda tüm sevgililere, gülen yüzlere, öyle mi? Bir kara deliğin bağrına dökmek varlığı ve varlığını, ölüm bu mu? Ölüm, yokluk mu, bitiş mi, son mu? Ölümü şikâyete gitti gönül sevgililerine. Dile geldi onca varlık.Ölümün kapısından giremezdi onunla ne çiçekler, ne kuşlar, ne toprak, ne ağaçlar, ne gökler. Gelmeyecekti hiçbiri beraberinde. Arkadaşlıkları ve alıştıkları yoktu yalnızlığın en koyusundayken gönle. Elleri uzanmazdı hiçbirinin o an ellerine.Gönül küstü, gönül darıldı tüm sevdiklerine. Güler yüzler solmuştu birdenbire. Gönül acı çekti bir zaman kendi içinde. Arayanı, soranı olmadı ölümün eşiğinde.
-
Peki bunca güzellik, sevgi, hikmet, temizlik, sanat, ilim.. neydi varlığın bedeninde görülen? Köksüz ağaç olur mu? Güneşsiz ışık gelir mi? Öyleyse neydi kaynağı buncanın? Özünde neler saklıydı varlığın?
-
Nihayetinde gönül anlamaya başladı. Önce hayatı anladı ölümün yüzünde. Ölüm anlattı hayatı. Göründüğü gibi değildi özü hiçbir şeyin. Ne toprak cömert, ne gökler güzel, ne bulutlar merhametliydi. Gönül aynasına yansıyanların ışıkları başka yerdendi. Sonra hayat anlattı ölümü. Herkesin ebedî yolculuğunda uğrayacağı bir eşikti o. Lezzetleri acılaştıran son değil,bitiş değil, sadece bir duraktı ölüm. Ve ne mutluydu hazırlığını yapanlara. Cennetlere açılan kutlu bir koridora dönüşürdü o zaman ölüm.Gönül kendine dönüp baktı... Anlamı neydi öyleyse varlığının. Sonra duydu ansızın uzaklardan bir seslenişi. Aradıkça kuvvetlendi sesleniş, aradıkça çoğaldı, sisler dağıldı. Tatlı bir çağrıydı bu. Samimî, katışıksız, apaydınlık. Çiçeklerin olmadığı güzellikte, ağacın tatmadığı huzurda, göklerin bilmediği özgürlükte, toprağın hissetmediği merhametlilikteydi sesleniş.
-
Gel... Gel... Batırıp gidenlere, yitip kaybolanlara bağlanma. Onlar sadece Yaratan'a götüren vasıtadır. Bedenleri kırılmaya mahkûm aynadır. Işıklarının kaynağı Yaratan'dır. O ki Ebedî Dost'undur, seni bekliyor, varlıkların dilleriyle sana mesajlarını yolluyor. Ne duruyorsun.
-
Gel...Gel... Gel... Gönül ayağa kalktı. Varlığın silinmişliğinde yudumlarken yalnızlığın en koyusunu, çağrıya uydu. Gönül cennetlere çağrılıyordu. Gönül aşk denizine daldı. Sonsuz damlaların arasına kendi özünü de kattı. Aktı, aktı, aktı ebediyetlere...
Gönlün adı artık 'ilâhî aşk'tı.
-
[ALINTIDIR]