30 Kasım 2007 Cuma

Anushila'nın Doğum Günü



Sevgili Anushila,
Doğum gününü Tofu ailesi olarak kutluyor, sağlıklı, sürprizli ve bol çoşkulu güzel bir yaş geçirmeni diliyoruz..
Yaşama daima gülümseyen gözlerinin ışığı ve yumuşacık bir ses tonu ile kattığın sıcak renklerin hiç solmamasını diliyoruz.
İyi ki doğdun, iyi ki varsin, iyi ki bizlerlesin..
Nice yaşlara hep beraber...

24 Kasım 2007 Cumartesi

28 Ekim - Saatler


“Canan ki, gündüzleri gelmez ,Akşam görünür havz üzerinde” Ahmet Haşim
“Canan ki, De Gustasyon’a gelmez ,Balık Pazarına hiç gelmez” Orhan Veli


Saatler bir saat ileriye alınacakmış. Ben de saatimi bir saat ileriye alıyorum. Saat onda TÜYAP'a geldiğimde, fuarda sadece bekçiler var. Bu arada, fuarın önceki yıllardaki gibi saat onda değil de, onbirde açılacağını öğreniyorum.

Olsun. Saati yanlış ayarlamam, bana kimseye söz vermediğim, bir üç saat hediye ediyor. Fuar binalarının arasından uzaklaşınca ufukta Büyükçekmece Gölü’nü görüyorum. Hemen asfalta çıkıp Büyükçekmece'ye giden ilk otobüse biniyorum. Sabahın sekizinde Büyükçekmece’ye vardığımda; bütün dükkanların kepenklerini kapalı, kasabayı uyur buluyorum. Tek açık yer, simit sarayı. Susamlı sıcak simitlerin lezetti, demli bir çayın buharı ve masaların üzerinde taze mürekkep kokan gazeteler beni kandıramıyorlar.

Az ileride, aksi yeşil sulara düşmüş, fildişi renginde Mimar Sinan’ın Köprüsü; köprünün ayaklarına sakal bırakmış yosunların içinde saklanan şefaf karidesler; akıntının getirdiği yemleri karşılayan tirsiler; havada tirsileri kertirizleyen martılar; kuyrukları ile girdaplar yapıp oyunu bozan kefaller; suyun kenarında hareketsiz duran gri balıkçınlar; rüzgar serpintilerinin kırıştırdığı yeşil sularda çinli bir balıkçıya değil de, halkasız boğazlari ile kendi hesaplarına balık tutup, kendi hesaplarına uçan karabatak sürüleri; kamışların arasında pusuya yatmış, kocaman ağızlı, solungaçlarında bile keskin dişleri olan turna balıkları var.

Düne ve bügüne ait olan bütün hislerimi birbirine karıştırarak hemen kıblemi buluyorum.

Çiğ düsmüş çimenler; ayakkabılarımı, pantalonumun paçalarını ıslatıyor. Ayakkabılarımın topukları, çimenlerle karışık çamurlarla kaplanıyor. Elimde okul çantası, takım elbisem, gravatımla okulu kırdıgım günlerdeki gibi; çimenlere, akisleri suya düşmüş kamışlara, culk diye suya dalan sakar mekelere, Ahmediye’den havlayan köpeklerin seslerine ters düşen bir halim var. Tabiki bu dış görünüş yanıltıcı. Gravatım, takım elbisem; beceriksizce ütüleyip paçalarında tren yolu yaptığım pantalonum ile sıralarında dörder dörder oturduğumuz seksen kişilik sınıfımızda iken de ben oraya ters düşerdim.

Rüzgarların şarkılar söylettigi sazların üzerinde, parlayan bir misina görüyorum. Gözümün önüne oltasını kaza ile kamışlara taktırıp kaybeden balıkçı geliyor. Mutlaka yedek misinası ve oltası vardi ki bu misinayı kurtarmaya çalışmayıp orada bırakmış diyorum.

Ama benim yedek bir misinam yok. O misinayı orada bırakamam. Hemen ayakkabılarımı, sonra pantolonlarımı çıkarıyorum. Yükselen güneşe güvenip altı-yedi metre ilerideki kamışlara takılmış misinaya doğru gitmek için suya giriyorum. Dizlerimi biraz fazla geçen suya girerken gomleğimi ve kazağımı çıkarma gereği de duymuyorum. Ayaklarımın altında küçük taşlar, kadın saçları gibi bileklerime dolanan yosunlar ve yosunların içinde rahatsız edip kaçırdığım balıklar var. Birden ayaklarım suyun altındaki bir kamış kütüğüne dokunuyor. Jilet gibi kesen kamışlardan ayaklarımı korumak için kütuğün üzerine çok temkinli olarak çıkıyorum. Ama suyun altında sabit bir yere bağlı olmayan kütük birden dönüyor, dengemi bulamıyor, ama kendimi boylu boyunca suyun içinde buluyorum.

Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın deyip, gidip misinayı alıyorum . Misinanın üzerinde hala sarı fırdondüsü ve ucunda turna yakalamakta kullanılan bir kaşık-oltası var.

Kıyıya dönüp bütün ıslanan elbiselerimi kamışlara asıp kurumaya bırakıyorum. Güneş, bir pastırma-yazı güneşi. Oltam tekrar kamışlara takılmasın diye biraz daha ileriye gidiyor ve kaşık-oltasını culp diye sulara atıp ağır ağır çekiyorum.

Önümde rüzgarın titrettigi camgöbeği sular. Suların içinde kerevitler, kızıl- kanatlar, sazanlar, tirsiler, turnalar; suların üzerinde beyaz martılar, siyah beyaz patkalar, gri dantelli elmabaşlar, sıcak güney ülkelerine giden göçmen kuşlar, onların suya yansıyan renkleri var. Benim elimde onbeş metrelik bir misina, misinanın ucunda büyük turna balıkları yakalama hayalleri ile bağlanmış bir kaşık-oltası.

Güneş alçalıyor, ben üşümeye başlıyorum. Pastırma yazının kurutamadığı elbiselerim kamışların üzerinde hala ıslak.

“Fink Fink sanat fuarına gelmez/ Büyükçekmece Gölü’ne hiç gelmez” diye düşünürken. Aaaa!

Fatih Mika

22 Kasım 2007 Perşembe

Hayat bir şarkı olsa...



Sitenin, sağ alttan müziğini stoplayıp, play'e basıp, bu şarkıyı dinleyebilirsiniz.. Bu şarkı benim içimdeki melodiyi anlatır hep bana.. Ve ben hep salınırım bu şarkıyı dinlerken.. Bu yazı da bu şarkıyı dinlerken çıktı. Paylaşmak istedim.. Yann Tiersen - La Valse D'Amelie (Amelie Soundtrack)

Hayatı bir şarkı gibi yaşamak sanırım harika bir şey olurdu. Ritmiyle, melodisiyle ve aslında anlattığı sizin öykünüzle....O öyküye ruh katan melodi, bazen davullarla çoşup, bazen keman ile ince ince yüreğinizi seslendirse, bazen de duyulması güç bir tını da birşeyler fısıldasa.. Derinlerinizdeki çığlığınızı, hüznünüzü ya da yanlızlığınızı anlatsa da yada..

O bizim öykümüzü anlatsa, sessiz ve sözcüksüz, ama bir dolu şeyi yüreğimize eş hissettirse.. O melodinin tamamında kendi öykümüzü bulabildiğimiz bir şarkı olsa...

Hayatınız bir şarkı , bir melodi olsa hangisi olurdu ? Ne hissettirirdi size?

Hayatı bir şarkı gibi yaşamak.. Ama o şarkının bir yerine takılı kalmadan... Başa alıp alıp durmadan... Müzik bizi nereye götürürse, sürüklenip, kendimizi alıkoymadan, aynı hayat gibi bırakabilir miyiz ritme ve ritmin bize yaşattıklarına...

Müziğe kendimizi bıraktığımız gibi dans etmeye başlar mıyız peki sonra... İçimizden geldiği gibi.. Ezberlediğimiz figürleri bir kenara bırakıp...Hissettiğimiz gibi... Acaba saçmalıyor muyum demeden....Gözlerimiz; bize bakan gözlerin ne düşündüğünü umursar bir halde dışarıya dönük olmadan... Hatta gözlerimiz olmasa...

Kapatın gözlerinizi...Elleriniz hareket etsin, salının ve içinizdeki tempoyla melodiye bırakın kendinizi....Kontrol etmeden o hareketleri....Sağa üç adım, hoop sola 3 adım olmadan.... Bildiğimiz tüm figürleri-hissettiklerimiz ile yer değiştirebilir miyiz peki...

En iyi dans edenlerin gözleri açıkta olsa, aslında dışarıda bir şey görmediklerini gözlemlerim hep...Ve benim için profesyonel dansçılar belli bir eğitimin yanı sıra, ruhlarında da o ritmi hissederek aktarırlar danslarına... İzlerken hissettirirler, çünkü gözlerimle değil, ruhumla algılarım o duyguyu.. İçim titrer.. Aynı, eş duyguları hissederim.. Onlar dans ederken, ben hissederim.

Dansı bir oyun gibi görenler, sadece oyunu oynar ezbere... Sağa dön , Sola dön, tempo tempooo...Tempoyu tutturmak için direnen beden ile, aklın ısrarı eşlemez ya bir türlü... O bir dans değil savaş olur... İçinde ruh olmadan, hissedilmeden yapılan herşey bir savaş değil midir? İçinde direnme olan, içinde ezber olan, kazanan kaybeden olan, olması gereken olan,....

Bir başka dans şekli ise, hissettiği gibi dans etmektir... Bir ortamda dans ile profesyonel olarak alakası olmasa da hissettiği gibi dans eden birine güldüklerinde, genelde kızarım.Adamın eli kolu ayrı, bacağı farklı oynasa da, bilindik tüm figürleri es geçse de, gözleri kapalı-kendinden geçmiş meditatif bir haldedir.. Bedenini, ruhunu tempoya bırakır....Aklı ezberlenen figürleri çöpe atmış, kalbiyle teslim olmuştur ritme...Ben böyle insanları hep takdir ederim.. Hissettikleri gibi dans edebildikleri için...Dışarıda bir şey yoktur..Ona bakanların ne dediği de... Beden, ruh ve ritm içselleşip, hareket olmuştur teslimiyetinde... Özgürdür... Dışardan ona bakanlardan alkış beklemez..Öyle bir kaygısı da yoktur..Onun hissettiği – onun ritmi budur, hayat gibi hissettikleri de dışarıdan takdirle beslenmez çünkü... Kendini kanıtlamak için figürleri yoktur.. İçinde bir tempo vardır ve bir de teslim oluş, figürsüz-kuralsız...Ben böyle hissettiği gibi dans edenlere gülenlere kızarım.. Hissettiğinle kendini akışa bırakmanın komik bir yanı yoktur çünkü......

Hayatın bin bir hali aslında çok şey anlatır bize...
Dans gibi yaşamak, içimizdeki ritme ayak uydurur gibi akışa bırakmak kendini ...

Bir şarkı, bir melodi düşünün.. O sizin şarkınız, sizin yaşamınız olsun..
Gözlerinizi kapatıp, yüreğinizden hissedin şarkınızı.....
Sonra bırakın ritme kendinizi...
Teslim olun ona, hayat gibi...
Hissettiğiniz gibi dans edin....
Salının..ellerinizi kollarınızı kullanın...

Ve bir hayat seçin, o sizin müziğiniz olsun..
Ritme bırakacağınız kendinizi..
Tümünde hayatın çoşkusunu, hüznünü beraber görebileceğiniz...
Siz olan..Sizin olan..Temposu sadece sizin içinizle eş olan...
teslim olun ritme ve akışa...
Direnmeden..Ezber bilmeden...Dışardan takdir beklemeden...

Ve elleri kolları serbest bırakın...

dans edin hayatla..
O sizin sevdiğiniz melodiyi
Zaten size şu anda mırıldanmakta...

Brajeshwari / 22.11.07