19 Kasım 2007 Pazartesi

*COK SEVMELI OYLEYSE, COK SOYLEMELI...



*Metin Altiok (Yerlesik Yabanci/1991)


Bir onceki yazimdan oturu belli ki cok uzulmus ve“niye keyfin yok, bana dogruyu soyle” diyor Gulcin telefonda..Sesi cok endiseli geliyor.. “Inan bana yazdiklarimin disinda hicbirsey yok diyorum.. Insan hergun cok keyifli olamaz ki.. Eger oyle birsey olsa endiselenmek gerekir bence”.. Inanmiyor biliyorum.. Gulcin’i ablam oldugu icin degil, insan ozelliklerinden oturu cok seviyorum ve aramizdaki bunca mesafeye, hem kendimiz hem de cocuklarimiz icin uzuluyorum..

Hayat, cok buyuk sevincleri bekler, buyuk acilardan korkup kacarken yasanan siradan(!) gunlerin farkina varmadan gecmemeli.. Kucuk denilen mutluluklarin aslinda payimiza dusen en buyuk mutluluklar olup olmadigini nereden biliyoruz..? Duygularimi dinlemeyi, onlari anlamayi ve anlamlandirmayi seviyorum ben.. Kizginliklarin, kirginliklarin, kiskancliklarin, karamsarliklarin, kacmalarin, karin agritan kahkahalarin, kopmalarin, kucuk kavgalarin, kalp agrilarinin ve “k” harfiyle baslamayan daha bir cok durumun ve duygunun kendilerine gore bir tadi ve anlami var benim icin, Cunku hepsi benim (burada Tarkan’in sarkisi dinlenecek ) ve ben hepsiyim..

Bunlari dusunerek araba kullanirken cevre yolunda cikisi sasirip, kendimi Napoli’ye dogru hizla giderken buluyorum.. “Hizla giderken” tanimlamasi 2 kilometre sonra kendimi “salyangoz hiziyla giderken” buluyoruma donusuyor. Cunku yolda tamir var ve trafik neredeyse durarak ilerliyor (yani arkadaki ondekini itiyor). Enyakin cikisin 6 kilometre sonra oldugunu tabeladan okuyunca, universitedeki dersimin ilk iki saatini kaciracagimi anliyor, once bir benzin istasyonunda kahve-kruasan molasi veriyor, yanimda “koy bir kaset, nesemizi bulalim” diyecek bir Semra hanim olmadigi icin de , kendi CD’mi kendim koyuyor ve Fatih Erkoc’un o guzelim sesini dinleye dinleye otoyoldan cikip para oduyorum, tekrar Roma istikametinde otoyola girip, tekrar para oduyorum. Gec kaldigim icin park yeri bulamiyor, semsiyemi benzincide unuttugumu anliyor, “olsun uzun zamandir semsiye kaybetmemistim” (yaklasik 1 haftadir) diye kendime aferin diyor, derse sirilsiklam ulasiyorum.

Aromaterapi dersinde konu bir ara nar esansina, bu esansin zor bulunduguna, cok pahali olduguna filan geliyor. Fatih’in Federico’ya hediye ettigi nari dusunuyorum. Tomurcuklarinin cicegi donusmesi neredeyse 1 ay suren, soguga, ruzgara, yagmura dayanan bu nari cok seviyorum ve birgun guzel bir bahcede agaca donussun, Fatih, Cosetta ve Ambra gelsinler, onlara nar ikram edelim, “bak Fatih, bu senin hediye ettigin nar, oglen yemekte de senin bana sus biberi diye verdigin ama dolmalik biber cikan biberden yaptigimiz dolmalari yiyecegiz diyelim..”


Ben boyle hayal kurarken ikinci ders basliyor. Gozleri cok az goren Profesorun iki asistani var. Biri kizi, oburu de yegeni.. Peruggia’dan geliyorlar bu ders icin.. Birara ayaktan boyuna dogru lenf drenajini gostermek icin icimizden birini yanina davet ediyor. Epeyi arandiktan sonra, bir doktor hanim sedyeye uzaniyor. Dik yakali kazagi cekistirile cekistirile iyice sunduruluyorsada , boyun alt bolgesine ulasilamiyor, ve bu mucadeleden biraz bunalan 50’li yaslardaki doktor hanim, onca kisinin onunde birdenbire siyah kazagini cikartiveriyor. Bu programda ders gorenlerin cogu orta yas civarinda ve iclerinde, bolum baskanlari, hastane yoneticileri, profesorler filan var. Birdenbire bir alkis kopuyor. Yanimdaki plastik cerrah (Burberry’s in canli katalogu da diyebiliriz) “Eyvah !” diye ellerini yuzune kapatiyor. “Siyah kazagin altina beyaz sutyen giymis, inanmiyorum!..” Hemen kendi camasirlarimi dusunuyorum.. (ohh neyse, hersey yolunda).. Yani hayat bu, belli mi olur? Doktor hanim, perizom giydigini soyleyerek, ust bacak bolgesini bilimin hizmetine sunmuyor, bu kez iki erkek meslektas araniyor ve biri gonullu genel cerrah, digeri biraz itile kakila gonullendirilen, kadin dogum bolum baskani sahneye iniyorlar. Pantolonlarini cikartiyorlar, biri mavi kareli boxer, oburu beyaz slip giymis. Kahkahalar, alkislar girla gidiyor. Ceketleri, kravatlari, kol dugmeleri altinda ciplak bacaklariyla gercekten de komik bir durum olusturuyorlar ve yan anfiden sesimize gelen tip ogrencileri de izleme pencerelerinden olaya dahil olup, karmasayi daha da artiriyorlar.

Bana boyle birseyi kabul ettirmek icin once iki sise votka icirip, sonra da siseleriyle kafama vurmak gerekir. Aslinda 10 yil once degil boyle birseyi yapmak, yazmak bile imkansizdi benim icin.. Demek ki 10 yil sonra Tofu’da size (hala benden bikmadiysaniz) bir bilimsel streap hikayesi anlatabilirim.. Ortada olan ben olmadigim icin cok mutluyum ve herkes gibi guluyorum ben de..


Eve dondugumde Federico’nun kapiyi acisindan babasiyla birseyler karistirdiklari hemen anlasiliyor. Odanin daha dogrusu halinin ortasinda bir kafes duruyor ve Federico “anne, bak bak ne aldi ben baba kricet kricet” diye bana turkce sevimlilik yapmaya calisiyor. “Kricet kricet” dedigi bir cesit kuyruksuz fare ve Italyancasi criceto. Herzaman yaptigi gibi turkcesini bilmiyorsa italyancasini buduyor. Bir tane degil iki taneler ve kardes hatta ikiz(!)olduklarini,ayirmaya kiyamadiklarini, aslinda geride biraktiklari 4 kardes icin cok uzgun olduklarini filan anlatip duruyorlar. “Keske onlari da alsaydiniz” diyorum, Federico hemen ayakkabilarina dogru kosuyor. (Cocuklara ironik sakalar yapmayin diyor psikoloji kitaplari) Kafes kurulmus, baba ogul fotograflar cekilmis, minicik mikroskopik ikizler (!) yataklarina alismislar bile.. Gercekten o kadar sevimliler ki, bu beklenmedik misafirlerin isimlerini soruyor, bos akvaryuma ne oldugunu merak bile etmiyorum..

Aksam yattigim yerde elimde haftalardir surunen kitabimdan sadece ama sadece iki satir okuyabilip (kitap okuma hizi konusunda Berrin’i cok kiskaniyorum), kendimi uykunun sicak kollarina birakmadan once dusunuyorum… Ne guzel sey su yasamak dedikleri.. Hic birsey olmamis gibi gecip giden bir gunden, ne cok sey kalmis aslinda.. Dusunecek, gulumseyecek, kas cattiracak kucuk kucuk ama aslinda bir butunun parcalari olduklari icin buyuk ne cok sey.. Herkesin, hergun bir benzerini yasadigi, ama asla birbirinin ayni olmayan yasam kesitleri.. Hani Burcu diyordu ya, “gectigin yolda gordugun manzaralardir yasam” diye.. Oyle galiba..

*Olsem ayiptir, sussam tehlikeli
Cok sevmeli oyleyse, cok soylemeli..

Mehtap Pasin Gualano

Roma’19/XI/2007

Ne Gokte Ne Yerdeyim


Asit, tiner, alkol, petrol kokulari; metal talaslari, recine tozlari, yagli murekkepler ile verdigim savasta nerede oldugumu anlamak icin beyaz kagitlari islatiyorum. Davetkar bir kadin gibi suyu emen kagitlar; sisiyor, genisliyor, yumusuyor, canlaniyor; iki gramlik renkli toprak tozlarinin, uzerlerinde anlamlar yaratmasini bekliyorlar.

Bir sanatcinin kendisi ile yuzlesmeyi goze aldigi zor bir andir bu.

Guvercin gravurleri yapiyorum. Kaliplari guvercin bicimlerinde kesip beyaz kagitlar uzerinde ucuracagim. Eski yunancada peristera denen guvercinler umarim benim de perilerim olurlar. Yoksa guvercin beslememi engelleyen anne-babamin bana tattirdiklari uzuntuyu yasayacak; yine guvercinsiz kalacagim.

Kaliplari murekkeplendiriyor, prese yerlestiriyorum. Sonra kagidin uzerindeki fazla suyu almak icin gerekli olan temiz, su emici kagitlarimin kalmadigini farkediyorum. Bu is icin eski gazeteleri kullanmaktan baska carem yok. Eski bir gazeteyi alip islak kagidin uzerine koyuyor, fazla suyu beyaz kagidin uzerinden aliyorum.

Aman tanrim. Gazete kagidinin uzerine yazilmis bazi notlar ve karalamalar, beyaz gravur kagidina geciyor. Tertemiz beyaz kagidim kirleniyor. Ters donmus harfler, susam tanelerinin biraktiklari yaglar, cay tabaginin izi ve ters donmus bir telefon numarasi.

Telefon numarasini duzeltiyor, bir kenara kaydediyorum.


●●●

Fuarda cok yoruluyorum. Basimin uzerinde yuzlerce ampul, uzerime hava ufleyen gurultulu vantilatorler. Gunduz onbirden aksam sekize kadar suren uzun bir gun. Disarida yagmur yagiyor.

Angelo ile Giorgio biz Taksime gidiyoruz istersen sen de gel diyorlar. “Bu aksam eve gidip dinlenmek istiyorum, ustelik evde lufer var.” Diyorum. Yalniz giderken beni eve birakin.

Otomobilin islak camlarindan parcalanmis sari isiklar giriyor. Silecekler, bizim camlari degil de sanki onumuzden akan otombillerin kirmizi isiklarini siliyorlar. Dogru durust disarisini bile gormedigim herhangi kiralik bir otombilin icindeyken “Istanbul’da olmak, anne evinde olmak gibi bir duygu.” diye dusunuyorum.

Telefonum caliyor. Ses “Fatih ben bir saat sonra Taksim’de olacagim, gelebilecek misin?” diye soruyor. Tamam, bir saat sonra ben de oradayim. “ diyorum . Eve telefon edip “bu aksam italyanlarla olacagim” diyorum. Italyanlar suratima bakiyorlar.

Sanayi Odasi’nin oraya geldigim de Eren’e telefon ediyorum. Bulundugu noktayi tarif ediyor. Eski bir dost ile sokak ortasinda bulusup kucaklasiyoruz. Beni Ece’nin Bar’ina goturuyor. Sohbetler ediyoruz. Sonra Ece Hanim da sohbete katiliyor. Herkes hem sehirde, hem de sehirden uzakta olmak istiyor. Ben sadece sehirden uzakta olmak istiyorum. Herkes sehirden uzakta, dunyayi yakalayamamaktan, dunyanin gerisinde kalmaktan korkuyor. Ben dunyayi yakalamak istemiyorum. Biliyorum dunya cok kocaman. Ben dunyanin bir kosesinde kendi hesabima kendi sarkimi soylemek istiyorum. Eger simdiye kadar kendi hesabima yasamissam, neden bir sarkim olmasin.

Ece Hanim’in etsiz mezeleri cok lezzetli. Annemin zeytinyagli domates dolmalari ile yillar sonra tekrar karsilasiyorum. Kuzu kulaklarinin mayhos lezzetleri beni cocukluk yillarima goturuyor. Bir kuzukulagini taniyana kadar yedigim butun baska otlar, onlarin karmakarisik tadlari aklima geliyor.

Roma’ya dondugum de Eren’e bir e-mail ile bu gece icin tesekkur ediyorum. Eren de yanitinda “benim programim da oldukca yogundu.yilbasi yaklastikca yuz islemleri artiyor..bir kez bile gorusmus olmak gene de cok iyi geldi.” diyor.

Eren’e yuzlerini, vucutlarini duzeltmeye gidenler, acaba Eren’in onlarin ruhlarini da duzeltebilecegini biliyorlar mi?

●●●


27 Kasim’da Roma’da kisisel bir sergim var. Beni yakindan taniyan galericilerim, serginin adini “Neverwhen Neverwhere” koymuslar.

Galiba Turkcesi:
"Ne gokte ne yerdeyim
Bir garip seferdeyim" olmali.

17 Kasım 2007 Cumartesi

hayatın içinde mi dışında mı...

Hangisi doğru? Hayatın içinde varolup, kaybolmamak, herşeye – tüm kaoslara rağmen yol alabilmeye çalışmak için sürekli mücadele etmek mi yoksa herşeyden, hayattan izole olup, kabuğuna çekilip korunmaya çalışmak ve olduğun yerde hazır lokmaları bekleyip ilerlediğini sanmak mı...

Evet, hayat kolay değil, sürekli mücadele gerektiriyor, sürekli dikkat gerektiriyor... Ama bu mücadele ve dikkat değil mi insanı insan yapan, köklendiren, güçlendiren...

Havuzda yüzmek, hayatta kalmak kolay ama önemli olan okyanusta, dalgalarla boğuşarak hayatta kalabilmek değil midir... insanı insan yapan güçlendiren de bu dalgalar değil midir...


Hayatın içinden çıkıp, yarattığımız havuzda rutin bir döngünün içinde kalıp, emek sarfetmeden, çaba harcamadan bilgi lokmalarını alıp çiğnemeden yutmak insanın kendisine de bilgiye de yaptığı en büyük haksızlık değil midir... Emek harcamadan yaşanan hayat ne kadar hayattır, emek harcamadan edinilen bilgi denenmezse – çiğnenmeden yutulan lokma ne kadar yararlıdır...

Hayat – bilgi hepimize, herkese ait... Sırası gelen herkes, sırası geldiğinde yaşaması gerekeni yaşıyor, alması gereken bilgiyi alıyor eğer havuzda olmanın verdiği mahmurluk yerine okyanusta olmanın dikkat ve uyanıklığını yaşıyorsa, farkındaysa... Ve yaşadığı deneyim, aldığı bilgi o kişinin yolunu açıyor ve ilerletiyor... Hayatın dışına çıkıp, mahmur mahmur havuzda debelenmek ise bir arpa boyu yol bile ilerletemiyor ne yazık ki...

Yok mudur bu ikisinin ortası?
Hem hayatın içinde hem hayatın dışında, dengede kalmak mümkün değil midir?
Hayatın içindeyken, okyanusda dalgalarla mücadele ederken hayatın dışında kalabilmek, dalgalardan en az zararla ve güçlenerek çıkabilmek... çok mu zor?
Hayır hiç değil...
Korkularından, öfkelerinden, hırslarından yani yüklerinden arınmış hafiflemiş ve paylaşmayı, vefayı bilen kişi zaten hayatın içinde gibi olsa da aynı zamanda aslında hayatın dışında değil midir...
Yükler varsa havuzda debelenmek ya da okyanusta mücadele etmek neyi değiştirir, sadece yeni dalgalar yaratır, dalgalara dalga katar, boşa güç harcatır, enerji tükettirir...


Yüklerinden kurtulmayı başarabilen, hafifleyen ise havuzda da denizde de okyanusta da olsa dinginliği ile suları durultur ve uçar gider...

Yaşayıp, farkeden, düşünen, çözüm üreten ve yaşamına aşkla adapte eden gelişmeye açık değil midir? Hazır bilgiyi yaşamadan kopyalayan ise ancak anlık ve sadece bir arpa boyu yol almaz mı?
5 Nisan 2007