*Metin Altiok (Yerlesik Yabanci/1991)
Bir onceki yazimdan oturu belli ki cok uzulmus ve“niye keyfin yok, bana dogruyu soyle” diyor Gulcin telefonda..Sesi cok endiseli geliyor.. “Inan bana yazdiklarimin disinda hicbirsey yok diyorum.. Insan hergun cok keyifli olamaz ki.. Eger oyle birsey olsa endiselenmek gerekir bence”.. Inanmiyor biliyorum.. Gulcin’i ablam oldugu icin degil, insan ozelliklerinden oturu cok seviyorum ve aramizdaki bunca mesafeye, hem kendimiz hem de cocuklarimiz icin uzuluyorum..
Hayat, cok buyuk sevincleri bekler, buyuk acilardan korkup kacarken yasanan siradan(!) gunlerin farkina varmadan gecmemeli.. Kucuk denilen mutluluklarin aslinda payimiza dusen en buyuk mutluluklar olup olmadigini nereden biliyoruz..? Duygularimi dinlemeyi, onlari anlamayi ve anlamlandirmayi seviyorum ben.. Kizginliklarin, kirginliklarin, kiskancliklarin, karamsarliklarin, kacmalarin, karin agritan kahkahalarin, kopmalarin, kucuk kavgalarin, kalp agrilarinin ve “k” harfiyle baslamayan daha bir cok durumun ve duygunun kendilerine gore bir tadi ve anlami var benim icin, Cunku hepsi benim (burada Tarkan’in sarkisi dinlenecek ) ve ben hepsiyim..
Bunlari dusunerek araba kullanirken cevre yolunda cikisi sasirip, kendimi Napoli’ye dogru hizla giderken buluyorum.. “Hizla giderken” tanimlamasi 2 kilometre sonra kendimi “salyangoz hiziyla giderken” buluyoruma donusuyor. Cunku yolda tamir var ve trafik neredeyse durarak ilerliyor (yani arkadaki ondekini itiyor). Enyakin cikisin 6 kilometre sonra oldugunu tabeladan okuyunca, universitedeki dersimin ilk iki saatini kaciracagimi anliyor, once bir benzin istasyonunda kahve-kruasan molasi veriyor, yanimda “koy bir kaset, nesemizi bulalim” diyecek bir Semra hanim olmadigi icin de , kendi CD’mi kendim koyuyor ve Fatih Erkoc’un o guzelim sesini dinleye dinleye otoyoldan cikip para oduyorum, tekrar Roma istikametinde otoyola girip, tekrar para oduyorum. Gec kaldigim icin park yeri bulamiyor, semsiyemi benzincide unuttugumu anliyor, “olsun uzun zamandir semsiye kaybetmemistim” (yaklasik 1 haftadir) diye kendime aferin diyor, derse sirilsiklam ulasiyorum.
Aromaterapi dersinde konu bir ara nar esansina, bu esansin zor bulunduguna, cok pahali olduguna filan geliyor. Fatih’in Federico’ya hediye ettigi nari dusunuyorum. Tomurcuklarinin cicegi donusmesi neredeyse 1 ay suren, soguga, ruzgara, yagmura dayanan bu nari cok seviyorum ve birgun guzel bir bahcede agaca donussun, Fatih, Cosetta ve Ambra gelsinler, onlara nar ikram edelim, “bak Fatih, bu senin hediye ettigin nar, oglen yemekte de senin bana sus biberi diye verdigin ama dolmalik biber cikan biberden yaptigimiz dolmalari yiyecegiz diyelim..”
Ben boyle hayal kurarken ikinci ders basliyor. Gozleri cok az goren Profesorun iki asistani var. Biri kizi, oburu de yegeni.. Peruggia’dan geliyorlar bu ders icin.. Birara ayaktan boyuna dogru lenf drenajini gostermek icin icimizden birini yanina davet ediyor. Epeyi arandiktan sonra, bir doktor hanim sedyeye uzaniyor. Dik yakali kazagi cekistirile cekistirile iyice sunduruluyorsada , boyun alt bolgesine ulasilamiyor, ve bu mucadeleden biraz bunalan 50’li yaslardaki doktor hanim, onca kisinin onunde birdenbire siyah kazagini cikartiveriyor. Bu programda ders gorenlerin cogu orta yas civarinda ve iclerinde, bolum baskanlari, hastane yoneticileri, profesorler filan var. Birdenbire bir alkis kopuyor. Yanimdaki plastik cerrah (Burberry’s in canli katalogu da diyebiliriz) “Eyvah !” diye ellerini yuzune kapatiyor. “Siyah kazagin altina beyaz sutyen giymis, inanmiyorum!..” Hemen kendi camasirlarimi dusunuyorum.. (ohh neyse, hersey yolunda).. Yani hayat bu, belli mi olur? Doktor hanim, perizom giydigini soyleyerek, ust bacak bolgesini bilimin hizmetine sunmuyor, bu kez iki erkek meslektas araniyor ve biri gonullu genel cerrah, digeri biraz itile kakila gonullendirilen, kadin dogum bolum baskani sahneye iniyorlar. Pantolonlarini cikartiyorlar, biri mavi kareli boxer, oburu beyaz slip giymis. Kahkahalar, alkislar girla gidiyor. Ceketleri, kravatlari, kol dugmeleri altinda ciplak bacaklariyla gercekten de komik bir durum olusturuyorlar ve yan anfiden sesimize gelen tip ogrencileri de izleme pencerelerinden olaya dahil olup, karmasayi daha da artiriyorlar.
Bana boyle birseyi kabul ettirmek icin once iki sise votka icirip, sonra da siseleriyle kafama vurmak gerekir. Aslinda 10 yil once degil boyle birseyi yapmak, yazmak bile imkansizdi benim icin.. Demek ki 10 yil sonra Tofu’da size (hala benden bikmadiysaniz) bir bilimsel streap hikayesi anlatabilirim.. Ortada olan ben olmadigim icin cok mutluyum ve herkes gibi guluyorum ben de..
Aksam yattigim yerde elimde haftalardir surunen kitabimdan sadece ama sadece iki satir okuyabilip (kitap okuma hizi konusunda Berrin’i cok kiskaniyorum), kendimi uykunun sicak kollarina birakmadan once dusunuyorum… Ne guzel sey su yasamak dedikleri.. Hic birsey olmamis gibi gecip giden bir gunden, ne cok sey kalmis aslinda.. Dusunecek, gulumseyecek, kas cattiracak kucuk kucuk ama aslinda bir butunun parcalari olduklari icin buyuk ne cok sey.. Herkesin, hergun bir benzerini yasadigi, ama asla birbirinin ayni olmayan yasam kesitleri.. Hani Burcu diyordu ya, “gectigin yolda gordugun manzaralardir yasam” diye.. Oyle galiba..
*Olsem ayiptir, sussam tehlikeli
Cok sevmeli oyleyse, cok soylemeli..
Mehtap Pasin Gualano
Roma’19/XI/2007