21 Ağustos 2007 Salı

Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? III


Sinouların evi, zamanında özenle ağaçlandırıldıgı belli olan bir bahçenin bittiği yerde kurulmuştu. Fakat bu özenle ağaçlandırılmış bahçeyi de yaz aylarının dışında Sinou ve ben kullanıyorduk. Alçak bir briket duvarın iç kısmına boydan boya lükstürüm ağaçları yüksek bir duvar gibi dizilmişti. Lükstürümlerin iç tarafında kavaklar vardı. Bahçenin tahta giriş kapısının olduğu bölümde ise bu düzene sağ tarafta bir top akasya, sol tarafta bir ihlamur ile bir fıstık çamı katılmıştı. Girişin sol tarafında ki, komşu bahçeyi bu bahçeden ayıran duvarın iç kısmında, bu düzene eklenmiş bir iğde agacı vardı.

Bir gün Sinou’nun babası Pehlivan Amca anlatmaya başladı:

“Şurada bir iğde ağaci vardı, komşunun bahçesi ile bizim bahçeyi ayıran sınırda. Birgün bahçeyi ayıran sınıra bir çit çekelim dedik. Fakat komşu çiti öyle çekmek istiyordu ki iğde ağacı onun tarafında kalsın. Ben de tersini iddia ediyor, çiti çektiğimizde iğde ağacı bizim tarafta kalsın istiyordum. Bir iğde ağacı yüzünden komşu ile aramız açılıyordu. Bahçeyi ayıran çiti bir türlü çekemiyorduk.

Neyse yaz bitti. Komşu şehirde ki kışlık yaşamına döndü. Sonbaharda iğde ağacı gümüşi unlu yapraklarını döktü, kavuniçi rengindeki iğdeleri sığırcık kuşları gelip çalmaya başladılar. Içimden iğde ağacını öldürüp, sorunu bitirmek, komşu ile aramızın açılmasını engellemek geçiyordu. Ağaca kıyamıyordum da. Her ilkbahar diğer ağaçların yeşilleri arasında bu ağaç, gümüşi ışıklar içinde parlıyor, diğer yeşillere de bir anlam ve zenginlik katıyordu. Mayıs ayında açan kibar sarı çiçeklerinin baygın kokusu bütün bahçeyi kaplıyordu.

Iğdenin yanına gittim. Dallarını okşamaya başladım. Parmaklarımla okşadığım dallarının üzerinde ki un tabakasını temizlediğimde alttan parlak koyu kahverengi bir gövde çıkıyordu, dalları dikenliydiler. Cebimden çakımı çıkarıp bir dal kestim ve bahçenin bizim tarafına sapladım. Ertesi gün gidip bakkaldan bir şişe kezzap aldım, iğde ağacının gövdesine açtığım deliğe kezzapı döktüm. Ve olayı unutmaya çalıştım.

Ilkbaharda tekneleri boyama derdi, balığa gidip nafakayı çıkarma derdi derken bahçe de yeşermeye başladı. Iğde ağacı yeşeremeyen dalları ile yeşil ağaçlar arasında bir hayalet gibi duruyordu. Cesaret edip yanına gidip bakamıyordum. Bir gün korkumu yenip o tarafa dogru giderken ayaklarımın altında ki otların içinde o iğde ağacından kesip te toprağa sapladığım dalın üzerinde yeşeren gümüşi yaprakları gordüm.”

Sonra başını şimdi kocaman olmuş iğde ağacına doğru çevirip “bu ağacı görüyorsun ya, çakımla kesip toprağa sapladıgım daldır bu” dedi.

Sinounun evi ahşap üç gözlü bir barakadan ibaret idi. Evin hemen önünde güvercinlerin kümesi, köpeklerin kulübeleri, yan tarafta ise tavuk ve ördeklerin kümesleri vardı. Tavukların, piliçlerin, civcivlerin koşuşturmacalarına köpek ve kedilerinin ki de karışır; Bahçede ki iskelelere ve kızaklara çekilmiş kayıkların sahibi amatör balıkçıların kendileri, bazenda çoluk çocukları da bu koşuşturmacaya katılırlardı.

Pehlivan Amca birgün, oniki tavuk, altı piliç, iki horoz takasla siyah beyaz puanter bir av köpeği aldı. Köpeğin adi Jim idi. Sinou da ben de çok heyacanlıydık. Tüfekle göle ördek avlamaya gidiyorduk ama bir av köpeğimiz hiç olmamıştı. Üstelik bir av köpeğinin avda ne rolü olduğunu bile tam bilmiyorduk. Bizim için av sezonunun açılmasından başka çare kalmamıştı.

Bir gün bir avcı gelip gölün karşı tarafında “curnata” (herhalde italyancada ki giornata=belirli bir gün anlamında) olduğunu söyledi. Yazları Rusya’da üreyen bıldırcınlar eylül ayının ilk yarısından itibaren güneye doğru göç ederler. Küçük bir tavuğu andıran bu kuşların kanat yapısı da tıpkı tavuklarınkı gibidir. Zaten yapıları ve renkleri uçmaya değil saklanmaya uygundur. Eğer üzerlerine basmaz iseniz uçup kaçmayı tercih etmezler. Bu yüzden bıldırcınlar ancak uygun hava akımlarını kollayarak Karadeniz’i aşmayı becerirler. Bazı kuşbilimciler, bıldırcınların bu yeteneklerini yavaş yavaş geliştirdiklerini öne sürerler. Bugün Karadeniz’in bulunduğu yerde henüz deniz yok iken başlayan bu göçlerde (Karadeniz yavaş yavaş su ile dolarken) bıldırcınlar da yavaş yavaş bu yeteneklerini geliştirmişlerdir. Bu kadar narin ve düşmanı bol olan bu kuşlar, göçlerini geceleri yaparlar. Fakat her zaman işler yolunda gitmez. Kuşlara güven verip yola çıkmalarını sağlayan bu hava akımları birdenbire değişir yada yağmurlar yağarsa bıldırcınlar oldukları yere dökülürler. Yavru av köpekleri, yıllarca erişemeyecekleri olgunluğa böyle bir iki curnatada erişir, tam anlamıyla av köpeği olurlar. Bir zamanlar Istanbul’un dışında kalan Yeşilköy Hava Limanı’nın hemen yanı başında ki Şenlik Köy’ün adı, bu curnata günlerinde buraya gelip şenlikler yapan avcılardan kalmadır.

Bu haber üzerine Pehlivan Amca tekneyi hazırladı. Bu, içinde on beygir gücünde bostanlara su çekmek için yapılmış Viscontin marka bir motor bulunan yedi metre boyunda bir tekne idi. Jim’i, tüfeği, fişekleri aldıktan sonra Sinou ve ben de tekneye yerleştik, hava poyrazdı. Dereyi, Küçükçekmece Köprüsü’nü ve Yalı Burnu’nu da geçince poyrazın hızını arttırdığını gördük. Fakat ilerledikçe dalgalar irileşmeye, kırılmaya ve köpüklenmeye başlıyordular. Kıyıya ulaşan gemi dalgalarının dışındaki dalgaların kırılıp köpüklenmesi her zaman rüzgarın sertliğine işarettir. Ama nedense, Pehlivan geriye dönmedi. Aslında biraz riskli de olsa teknenin burnunu rüzgara karşı verdiğimizde Köşkler Burnu’na ulaşacaktık. Aynı şidette bir rüzgar denizde daha iri dalgalar oluşturmasına rağmen bu dalgalarla boğuşmak daha kolaydır. Oysa gölde dalgalar daha küçük olsalar da, daha sıklıkla ve düzensiz bir şekilde üzerinize gelir, size nefes aldırmazlar. Ardı ardına teknenin burnunun yardığı bu dalgaların serpintilerini sert poyraz yüzünüze çivi gibi saplar.

Buna rağmen, suratımiza çivi gibi saplanan su serpintileri ve teknenin her dalgayı göğüslediginde basınçtan gıcırdıyan tahtalarının tok sesleri eşliginde ilerliyorduk. Birden ilerimizde palazları gördük (Henüz avcı tanımamış o yılın genç ördekleri). Pehlivan tüfeğe fişekleri yerleştirdi. Palazlar tüfeğin menziline girince de tetiği çekti. Pehlivan tetiği çeker çekmez Jim kendini suya attı. Fakat teknenin içine bir zincirle bağlı oldugu için teknenin yanında sürüklenmeye başladı. Sanzımanı olmayan bu motoru durdurmak, tekneyi dalgalara yan vermek, ölüm demekti. Pehlivan Jim’in tasmasına bağlı olan zincirin kancasını açtı. Jim sadece kafası suyun uzerinde, dalgaların köpüklerinin kırılmasından olusan kocaman mavi-beyaz bir battal ebrunun arasında bir mantar gibi ansızın, hareket halinde ki motordan uzaklaşıverdi. Sinou ağlamaya başladı. Pehlivan bizlerin yaşamlarını düşünüp yola devam ediyordu. Sinou hem ağlıyor hem de yalvarıyordu. (Herhalde ben de, bir gün anılarımı yazarsam gerekir diye beynimin bir köşesine notlar alıyordum.) Pehlivan yola devam ediyordu. Birden, Pehlivan dişbudak meşeden yapılmış uzun yekeyi çevirdi. Herhalde dalgalar arasında göreceli bir boşluk bulmuştu. Hepimiz teknenin içinde oradan oraya savrulmaya basladık. Pehlivan dönüşü çok geniş tutup riski azaltarak sonunda Jim’e yanaştı. Tasmasından çekip Jim’i tekneye aldık. Jim kurulanmak için silkeleniyordu. Ben ve Sinou sevinçten ıslandığımızı ve atlattığımız tehlikeyi unutmuştuk.

Dalgaları böylece yara yara Köşkler Burnu’na yanaştık. Rüzgaraltına girdiğimizden sular durulmuş, kamışların suya yansıyan akisleri ve hışırtıları hepimizi huzura kavuşturmuştu. Tekneyi karaya yanaştırıp çapayı kıyıya attık. Hep beraber tekneden inip yukarıdaki tarlalara doğru tırmanmaya başladık. Jim etrafımızda sağı solu kokluyor, yağlıboya bir tablo gibi hareketsiz ama renkli bir dünyanın içinde siyah beyaz bir gazete parcası gibi uçuşuyordu. Daha anıza adımımızı atar atmaz bir bıldırcın ayaklarımızın arasından parlayıverdi. Pehlivan tetiği çekti. Sonbaharın renkleriyle boyanmış bıldırcın kuru bir yaprak gibi anızın ortasına düştü. Biz hepimiz gözlerimizle Jim’i arıyor ama bulamıyorduk, tüfek sesinden sonra Jim yine kaybolmuştu.

Biz avlandıktan sonra tekneye döndük. Ne görelim bizim av köpeğimiz Jim bizi teknenin içinde bekliyor. Pehlivan’ın oniki tavuğu, altı piliçi, iki horozuna yazık olmuştu.

Daha sonraları birgün Jim’in kafasını okşarken keşfettik ki, ilk sahibi avda, herhalde kaza ile Jim’i vurmuş. O günün anısından kalan saçmaları Jim hala, uzun sarkık kulaklarında taşıyordu.
Av köpeği olarak hepimizin ümitlerini kestiği Jim’e güvercinlerimizi ve bahçeyi bekleme görevi verdik. Jim bu görevini ölünceye kadar başarı ile yaptı.
Fatih Mika

20 Ağustos 2007 Pazartesi

Yeni Nesil Aristo ve Platon

Yarım saat boyunca, 40km hızla, çevik bir yılanın dönüş hareketlerini arabayla takip ettiğimiz bir yolda etrafımızdaki güzelliklere biraz inanamayarak biraz da oradaki tarihi resmen koklayarak bir tepeye ulaşıyoruz. Tamam şimdi geldik, yok bak şu köşeyi döndük mü galiba geldik, yok yok bir sonraki tepe kesin bizi şehre çıkartacak diyerek artık kaçıncı “son” dediğimiz tepeydi hatırlamıyorum ama bir tepeye vardık ki.... Öyle bir tepeye vardık ki.... Önümüze seriliverdi o muhteşem maviliğiyle, muhteşem büyüklüğüyle Ege Denizi... “Nasıl? Bu kadar yolu geldiğinize değdi değil mi?” diyordu bize... Yazık ki şurada durup bir resim çekelim deme şansımız yoktu o dar yolda ama karıncalarla aynı hızda gittik diyebilirim o manzarayı kaybetmemek için...

*

Çok geçmeden tekrar dağların içine daldık. Bu sefer tepeleri daha saymadan pat diye Behramkale – Assos çıkıverdi karşımıza... Tarihin; “Sakın buradan ayrılma, seni bulduklarında medeniyetleri anlayacaklar” dediği taş yapılar, kaleler ve yürümesi zor ama en zevkli küçük taşlı yollar... Arabamızı park ettikten sonra o keyifli yoldan yukarıya doğru yürümeye başladık. Daracık yolların iki tarafında da, ya yerli halkın yaptıkları takıların, çanakların, çömleklerin, örgü işlerinin olduğu tezgahlara ya da Assos’un tarihini hatırlatıcı anı ve hediyelik eşya tezgahlarına, kilim tezgahlarına uğraya uğraya gidiyorduk. Biraz yaşlıca teyzeler, amcalar o güneşte bile gülümsüyordu bize. Hele iki teyze vardı... Armut, dağ kekiği, defne yaprağı, nane gibi kendi yetiştirdikleri, ürettikleri ne varsa getirmiş 1-2 milyona satıyorlardı... Fotoğraflarını çekmek istedik.. Pek gönüllü olmadılar ama gazeteci olmadığımızı anlayınca çekmemize izin verdiler. Bir tanesi anlatmaya başladı: “Bir gün gazeteciler geldi, fotoğrafımızı çektiler, ertesi gün mahallenin bebeleri bizimle alay koyuverdiler bir daha da istemedik fotoğraf çekilmeyi”..... Ah teyzeciğim :).... Haydi hayırlı işler dedik ve yokuşu tırmanmaya devam ettik.


Yokuşun sonunda Athena Tapınağı çıkıverdi karşımıza... Athena; Zeus'un kızı ve 12 Olimpos Tanrısı’ndan biri…Babası Zeus'un; kafasından silahlı ve elinde kargası ile doğmuş savaş tanrıçası… El işçiliği ve el sanatlarını koruyan tanrıça olarak da biliniyormuş. Mitoloji'ye göre kadınlara dokumayı o öğretmiş. Bu bilgi, yolda gelirken gördüğümüz o güzel kilimleri, el sanatları ürünlerini nasıl da açıklıyor! Behramkale ve çevresindeki halı ve kilim dokumacılığı, gelişmesini belki de Athena'ya borçlu. Peki bu tapınağın önemi nereden geliyor? Ankaik çağda Anadolu'da dor üzerine yapılmış tek örnek olması ve kabartmalı frizlerin bulunması nedeniyle büyük önem taşıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi bu bilgiler önünde birçok turistin bulunduğu beyaz açıklayıcı levhalardan:)


Tapınağın manzarası da bir o kadar harika! Edremit Körfezi’nin güzelliği, karşıda Midilli….


Tapınağın bulunduğu tepeden aşağılara doğru gidiliğinde bir antik tiyatro göze çarpmaktadır. Daha birçok alan (agora, stoa, nekrapol) gezilebilecek yerler arasındaydı fakat bizim vakit darlığımız nedeniyle bu bölümleri başka bir yaza bırakmak durumunda kaldık.


Tekrar aynı sevimli yoldan arabamıza geri döndük ve Assos’un içine doğru yola çıktık. Sevimli küçük evlerin, zeytinliklerin yanından geçerek zor da olsa bir yere park ettik ve acıkmış karnımızın sesine kulak verip denize küçük bir iskeleyle komşuluk yapan bir balıkçı lokantasına girdik.. Ne yediğimiz söylenmez ama oraya has, özel “sacda kalamar” spesiyallerini yedik, yedik, yedik ve mutlaka yemenizi tavsiye ederiz. :)


Biz iki midesine düşkün, Assos’a gelip oraya özgü dondurmadan da yemeden duramadık. Sanki bir orduya yetecek kadar şey yememişiz gibi..:) Dondurmanın sunuşu bizi cezbetmişti; külahları yaptıkları hamuru, yuvarlak halde bırakıp, arasına dondurmayı koyup servis yapıyoyrlardı. Ağzımız gözümüz dondurma olup maymunlar gibi dolaştığımız Assos gezimiz “Buralara daha sık gelmeliyiz!” şeklinde bitiyordu.


Dönerken Assos’un tarihini anlatan bir broşür elimize geçti..Aristo ve Platon buralarda dersler vermiş, felsefeyi buralarda yaymışlar… Felsefe derslerinde öğrendiğimiz bilgiler, “Bilgi nedir?” sorusunun aranan cevapları bizim ülkemizde yayılmış, öğretilmeye de devam edilmiş. Bu ne büyük bir misafirperverlik :)


Eh, tabii dönüş yolunda Burak oldu Aristo, ben de Platon, başladık felsefe yapmaya.. Düşündük de bu yolun da felsefi bir yanı olmalı, biz de hakkını vermeliyiz:)

19 Ağustos 2007 Pazar

ISCHIA ADASI


Yaklaşık yirmi yıldır her yaz Ischia Adası’na mutlaka uğruyoruz. Bu adada Cosettaların aileden kalma üçyüzelli yıllık bir evleri var. Adaya eğer trenle ve Napoli üzerinden gidersek yolun en can sıkıcı kısmı bizi tren istasyonundan limana göturen 1 Numaralı tramvayda hırsızlarla boğuşmak. Küçük suçlara girdiği düşünülerek Italyanların bir türlü ciddi bir şekilde üzerine gitmedikleri ciddi bir sorunları. Roma’da ki cepcilere nazaran Napoli’de ki cepciler Napolili de oldukları için çok hırçınlar.

Bazen de Napoli’ye girmeyip Ischia’ya gidecek vapura Pozzuoli’den biniyoruz. Bağırış, çağırışları: Güzel meyve ve balık tezgahları; Birbirlerinin içine girmiş ruhsatsız evleri: Makarna ve pizza şişkosu kızları, kadınları; Boyunlarında ve bileklerinde kalın zincirli altın künyeler ve kolyelerle hep kavga etmeye hazır duran erkekleri; Boyaları dökülmüş büyük binaları; Daha çok ötsünler diye saka kuşlarının gözlerine mil çeken serserileri; Arabalı vapur kuyrukları: Doğru düzgün olmayan yollarında ki trafiği ile hemen Napoli’de olduğunuzu anlıyorsunuz. Ama ben Pozzuoli’den her geçişimde onu yine de gözlerimle okşuyorum. Çünkü Pozzuoli Sofia Loren’in doğduğu kasaba.

Ischia, Napoli’nin bir çok özelliğini taşımasına karşın nihayet bir ada. Turizme bağlı olarak daha güvenli. Ischia’li çocuklar altından kalkamadıkları bir suç işlediklerinde hemen bunu Napolili çocuklara yüklerler. İçine altı belediyenin sığacağı kadar büyük, volkanik bir ada olan Ischia’da otuzun üzerinde krater ve Avrupa’nın radyoaktivitesi en yüksek olan kaplıcaları var. Adaya bir yığma köprü ile bağlı küçük bir adanın üzerinde Türk korsanlardan kaçıp sığınmak için yapılmış bir de kale var. Yani adaya ilk gelen Türk ben değilim. Yetmişli yıllarda eşiyle bu adaya gelip yaşamış ünlü sanatçımız Fahrünisa var. Simdi bir çoğu daha sakin yerlere kaçmış olsalar da birçok ünlüye ev sahipliği yapmış Ischia.

Ischia’dan bende kalan anıların içinde bitip tükenmeyen tamiratlar var. Her geldiğimde evin bir tarafina dokunuyorum ve bu dokunmalar beni tarihin içine götürüyor. Adaların bitip tükenmeyen su sorunu son birkaç yıl içinde çözüldü ise de hep su depolarına bağlı bir yaşam. Buna ben zaten İstanbul’dan alışığım. Su depolarından önceki tarihlerde evlerin sarnıçları ve her sarnıçın içinde, larvaları yiyip suyu temiz tutan bir yılan balığı var.

2002’nin yazında havalar berbat geçiyor, eve kapanıyoruz. Cosetta iş yaratıp çalışma odasının perdelerini yıkayalım diyor. Ben beş metrelik merdiveni açıp perdelere ulaşmaya çalışıyorum. Benim kancayı takmama zaafımdan yararlanan merdiven açılıyor, bulutların arasından merdivenin kalaslarının üzerine düşüyorum. Merdiven de onyedinci yüzyıldan kalma bir presepienin (İsa’nın doğuşunu insan, hayvan ve eşya vb. figürlerle anlatan üç boyutlu maket.) üzerine düşüyor. Bütün anatomim karışıyor, sırtım omuzum kalçalarım acılar içinde. Ama düştüğümde en fazla hissetiğim, omurgamın vücudumun içinde gezinmesi. Tek gözle ve tek böbrekle yaşanabileceğini bizzat kendi deneylerimle bilmeme rağmen omurgasız ne yapabileceğimi bilemiyorum. Hemen onu kontrol etmek isteyip doğrulmaya çalışıyorum ve doğrulmayı beceriyorum. Bütün acılarımı unutmaya çalışırken gözüm presepieye kayıyor. Sadece kendimi degil Hristiyanlığın tarihini de dağıttığımı fark ediyorum. Meryem Ana, kara yosunlarının içine düşen Aziz Giuseppe’nin kucağına; Çocuk İsa, eşeğin sırtına; Yemlik, ineğin önüne gidiyor. Ilk gençliğimde çok dağıtmak istediğim dinlere hala inanmasam bile onlara inananlarla yaşamayı becerdiğim bir zamanda bu hoşuma gitmiyor. Ustelik bu defa dağıttıklarımı yerli yerine koymak bana düşüyor. Hemen Cosetta’ya gidip karıştırdığım tarihi nasıl düzelteceğimi soruyorum, bu benim tek başıma becerebileceğim bir iş değil. Cosetta da yıllardır Baha’i olduğu için içimde biraz şüphe olsa da sorumluluğu kendi üzerimden atabileceğimi düşünüyorum. Aradan bir kaç gün geçince ağrılarım azalıyor, havanın berbatlığı azalmıyor. Işin ilginç tarafı paramparça olmuş presepienin parçaları kırılmamış, sanki usta bir el tarafından sokülmüş gibiler, hatta camekanın dört tarafındaki antika, dalgalı camlar o kadar yüksekten düşmelerine rağmen kırılmıyorlar. Parçaların önüne oturup teker teker yapıştırmaya başlıyorum. Camekanı tamamladıktan sonra Meryem Ana’nın İsa’yı doğurduğu mağaranın kayalıklarını tamamlıyor, beşik yerine kullanılan yemliğin içine Bebek İsa’yı, onun yanıbaşına Meryem Ana’yı ve Aziz Giuseppe’yi, mağarayı ısıtan eşeği ve ineği koyuyorum. Hem ailenin tarihine, hem de Hristiyanlık tarihine saygısızlık etmemenin huzuru içinde rahatlıyorum.

Ischia büyük bir ada oldugu için denizci ve balıkçı değil de köylü bir gecmişe sahip. Hatta “Yeşil Ada” da diyorlar. Fakat dünyada ki iklimsel değişmelerden nasibini alıp eski bitki örtüsünü kaybediyor. Fıstık çamlarının hemen hemen tamamı hasta. Onların yerini başka ağaçlar alacak herhalde. Kayınpederimin kuzeni Franca Teyze’nin bahçesindeki muz bitkileri bu yıl sadece süs için orada durmuyorlar, üzerlerinde ilk defa muz kangalları var.

Bu yıl, yine bulutlu bir günde adanın sekizyüzelli metre yüksekliğinde ki dağı Epomeo’ya çıkıyoruz. Ben bu dağın böğürtlenlerini bildiğim için yanımda sepetimsi kaplar götürüyorum. Ve her seferinde başkalarının neden bu böğürtlenleri görmediğini kendime sorarken bu sorunun yanıtını bulur gibi oluyorum. Çünkü bu dağa tırmananların yorgunluktan böğürtlen görecek gözleri kalmıyor.
Roma’ya dönmeden bir gün önce Capri Adası’ndan teğet geçip Positano ve Amalfi’yi ziyaret ediyoruz. Yolumuzun üzerinde bir tanesine daha once Rudolf Nuruyev’in sahip olduğu “Deniz Kızları Adaları” var. Denize çok diklemesine inen bu kıyılar gerçekten bakir kalmış. Positano ve Amalfi oyuncaklar gibi renk renk ve üst üste dizilmiş evlerden yapılmış mücevherler gibiler. Burcu burası için sipariş vermemiş olmasına rağmen Ischia’da ki gibi yüksek sesle “Burcu, mutlaka buraları da görsün” diyorum.