26 Haziran 2007 Salı

sirius tan gelen kurbağa.....

rafta kitabı gördüm
biri benim için kitap yazmış dedim
gerçekten
çevremde
benim siriuslu olduğumu düşünen
insanlar var
bunu sık sık söylüyorlarda zaten
sende biraz garipsin
dememek için
siriuslusun sen diyorlar
kibar insanlar tabii
benim üzülmemi istemediklerinden
aslında aklımdan
kelime hazneniz yetmiyor
siriuslu olmak = prensipli olmak
demektir diye bir düşünce geçer
çocukken bile
prensip sahibiydim
bizim evimizde
benim saçlarımı taramam diye
bir problem vardı
saçlarımı ne tarardım
nede tarattırırdım
annem
keçeleşmiş saçlarıma bakıp
bitleneceksin derdi
prensiplerime sadık kalmak adına
hala
evet
hala
mecbur kalmadıkça saçlarımı taramam

bu yazının tek ciddi bölümü burası
sirius tan gelen kurbağa
tom robbins in
benim okuduğum üçüncü kitabı
ezber bozdurup - tersten düşündürüyor
hiçbirşeyin göründüğü gibi olmadığını
dünyamızdaki altüst olmuş değerleri
trajikomik bir dille sorguluyor
okurken kahkahalar attırıyor
tom robbins bilge birisi

bu bölüm önemli
o yüzden koyu renkle yazıyorum

irem
afrikanın bir ülkesinde
bozo diye bir kabile varmış
ve sirius yıldızıyla ilgili
sırlara binlerce yıldır vakıflarmış
diyorumki
sen bir araştırsanda
uygun bir zamanda
bir gezi ayarlasak
gidip bozo kabilesinin
insanlarıyla görüşsek
benim
zaman zaman aklıma takılıyor
ya bana siriuslu diyenlerin
bir bildikleri varsa diye

yazının bu bölümünün hiçbir şeyle alakası yok
öylesine içimden geldi
bilmiyorum
bu siriusta olağan bir durummu
bazı sabahlar uykudan
şarkı söyleyerek uyanıyorum
bu sabah öyle bir sabah
dilime takıldı

festival gibisin katılmak istiyorum
önlerden yer kapıp gözünü kalbime bekliyorum
asaletinin bedeli çok gören var belli biri
hem biraz deli azdan çokda serseri

sizinle paylaşmak istedim

böyle işte
son günlerde kendimi
dalaylama nın kızı gibi hissediyorum

25 Haziran 2007 Pazartesi

kapadokya hikayesi

en son kapadokya seyahatim 2003 te filan yapmisim. NATO asker grubunu goturmustum. ondan once bir kac sefer gitmistim ama boyle bir kapadokya hikayem olmadi zannedersem. yani kolay kolay unutmam.

diesel araba kiralandi, ankara trafiginden cikmak icin sabirsizlaniyorum. tehseena turkiye'nin bir kac kosesine gezmis, hasta da olmus ve tamamen kendini teslim etmis durum da bulunuyordu. bana soruyor "ee trafik pakistan trafigine benziyor mu?" bundan bir gun once zeynep bana anlatiyor "bak irem kayseriye giden yolda tir soforler ve tipler oluyor, bayan sofore acayip bakiyorlar dikkatli ol" demisti. tehseena'ya ne diyecegimi bilemedim.

arabada dualarimizi yaptik. yola ciktik. kasetlerimiz hazirdi. depoyu euro diesel'le doldurduk. kendimi arabada direksyona ellerimi sardim ve dedim "ben araba istiyorum ve sevdigim arabami kullaniyorum su anda" dedim (secret'teki visualization egzersizleri uyguluyordum). aa hemde araba cekilis varmis, ona katildik! sarki soyleye soyleye gittik. hava sicak, yollar tek serit, tuz golun kurumus bir hali vardi. urgup'e vardik ama otelimizi bulamadik. arabalar yol kenarinda park edilmisti, ben de park ettim. otelimizi aramaya basladik, her tarafta bisikleticiler... yaris varmis hafta sonu. razziye evi nerde nerde derken romy'i aradik. romy isvecli hanim, razziye evin sahibi, 11 senedir turkiye'de ve turkcesi cok tatli. bizi hamam onunde buldu ve goturdu. ne kadar cici bir yer! magara icinde odalar ve ozenle koyulmus esyalar. odalar buyuk, oturma grubu da vardi, disarda oturulacak yer, bahce cok sevimli... cok sevdik. simdi arabamiza gidelim de yerleselim dedik. o sicakta geri yuruduk. o yolda tek bizim araba kalmis, arkada bir tane daha var, camimda bir kagit "trafik polise acil gidin" gibi bir yazi. park edilmeyecek bir yerde etmisiz. uuuuufffffffffffffffffffff inanmiyorum! 10 dakika olmus geleli yani. oturan bisikletciler "simdi geldi koydu, esnaflardan birinde takiliyordur, buralardadir" dedi. tehseenayla aramaya basladik. bulamadik. romy'e gittik. o fatma'ya sordu "fatma ne yapcaz simdi? polis'in cezasi mi bu? genelde 1 lira verilir ve park edilir" dedi. cantasini aldi hadi gidelim polise dedi. bizimle birlikte geldi. o yuruyus belki 7 dakika surdu ve o 7 dakika icinde hayatinda ne olmus ne bitmis herseyi ogrendik. cok sevdim kendisini. polise gittik o konusttu. sonra ben kagidi uzattim, trafik polisi "bu sadece uyari, elemana soylerim ceza kesmez size" dedi. romy cikarken bize "urgup'e hosgeldiniz mesaji veriyor" dedi.

tehseena sadece gulumsuyor. kapadokya ile ilgili film izlemis ve ayni yerde bulunmasi ona pek inanamiyor. bana da olmustu yeni zelanda'ya gittigimde. her gun annesi ariyor karaci'deki haberleri iletiyor. evlerindeki kadinin stresli halini, hangi yemek pismis, yagmur yagmis bir tane cam kirilmis filan, alis veris merkezde yangin cikmis biliyormusun!.... tehseena telefonu kapatiyor bana soyluyor. kac gundur ne televizyon izliyor ne de hangi gun oldugunu biliyor. tatil budur iste. hatta arabada tuz golune geldigimizde hangi ulkedeyiz diye kendime soru sorarken yakaladim. nasil bir sey bu seyahat?

tehseena'nin gelmesi hayatimda onemli bir yeri var. onunla paylastigim universite seneleri ve her gittigimde olan olaylarin bir kismini unutmusum. yeniden anlatmasi beni cok guldurdu. ne kadar degismisim. tehseena ne kadar degismis. bugun ona bye bye demek zor oldu. daha dogrusu bye bye dedim ve işe verdim kendimi. insan cok cabuk alisiyor.

23 Haziran 2007 Cumartesi

Yeni icatlar çıkarma başımıza...


Herkes aslinda birşeyler bırakmak istiyor geride.. İyi birşeyler.. Başarının da, çocuk büyütmenin de, iyi anılmak istemenin de altında geride iyi birşeyler ya da iyi anılan bir ad bırakmak olduğunu düşünüyorum..

Küçükken en büyük icadımız ( ki bunu bize babam öğretmişti icat sayılmaz) iki kibrit kutusunu orta yerinden delip, birbirleri arasına ip gerdirerek telefon aksamı kurmaktı. Kulağını kibrit kutusuna dayayan, karşı tarafta kibrit kutusuna konuşanı duyardı. Artık ipin verdiği titreşimden mi oluyordu bu bilmiyorum.. Gerçi telefon çoktan icat edilmişti ama, biz ablamla evin belli koşelerinde iki kibrit kutusunun uzaklığı mesafesinde " alo aloo duyuyormusun " diye çok deneme yapmıştık. Amacımız neydi bilmiyorum.. Babam bizim mucit ruhumuzu yakalamak istemiş olabilir.. Olmadı baba.. İkimizde hiçbirşey icat edemedik..

Benim icatların tamamen pratik zeka ürünleriydi. Üniversitede desen çalışmasında kullandığımız kalın duralite, bir karton torba taşıma ipi yapiştirarak güzel sanatlarda moda yaratmıştım. 50x 70 duraliti koltuk altı taşımak zordu çünkü.. Başka birşey ise, kullanmadığım kot pantolonları bacaklarından kesip dikerek canta yapmakti. Bu sonralari moda oldu. Şimdilerde bulaşık makinesinde meyveleri, ıspanağı falan yıkıyorum.. Pratik zekam bu şekilde çalışıyor sadece. Henüz birşey icat etmiş değilim.

Universite döneminde Leman dergisinde Zihni Sinir karakterini okurdum. Adam her hafta inanılmaz icatları "procelendirip"çizerdi.. Bence en iyi icatı, başa giyilen tuvalet kağıtlı şapka tasarımıydı. Nezle olana birebir bu icat, mendil arama derdinizi ortadan kaldırıyordu.. Harikaydı. 2000’li yılların başında Zihni Sinir bu projelerini gerçeğe dönüştürüp, taksimde bir dükkan açtı. Ama hiçbir icadını almadım sadece uzaktan takdir ettim..

İcat denilince anladığım şeylerin sonu bitmez. Evimizde harika bir atolye var aslında.. Buzdolabı , yiyecek malzemeleri, kaplar, mixerlerden ve daha sayamadığim bir sürü aletten oluşan mutfaklarımız.. Ben mutfakta yaratılan her yeni tadın aslında ciddi bir icat olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden Berrin’i hep çok takdir ediyorum. Esmer şekerin karamalize oluşuyla verdiği tad ile, tereyağının veya soya sütünün ne tad vereceğini bilmek bence bir mucit sabrı ve insanlara güzel tadları sunma arzusuyla kendini unutarak birşeyler üretme keyfini veriyor ona..

Mucit olmak neyi gerektirir bilmiyorum. Biraz merak belki, zeka, inanç ve başarma arzusu… Bunun için eğitimli olmak gerekmiyor.. Bu noktaya nasıl geldiğimi merak edenlere hemen söyleyeyim.. NTV’de yayınlanan Türk Mucit’in finalini izledim biraz once.. Uzun zamandır yayınlanıyormuş sanırım, finalinde ilk kez izleme şansı doğdu.. Gerçekten etkilendim. Finale kalanlar inanılmaz etkiledi beni.. Türk insanının birşeyler icat etmesi değildi beni etkileyen.. Finale kalanların eğitim seviyeleri, icatlarına inançları, ortaya çıkış öyküleri, yüzlerindeki birşey gerçekleştirmiş olmanın pırıltısı… Finalde neler mi vardı?

Urfadan gelen bir mobilyacı düz bir direğe iki elin boşta olarak tırmanabileceğin ve sadece yürürmüşcesine iki bacagini kaldirarak yukarı çıktığın bir merdiven icat etmiş.. Merdivenin adı geldiği şehrin adını koymuş "Urfa merdiveni".. Avanoslu ev kadını Resmiye hanımı " ekolojik lavoba" icat etmiş. Mutfak lavabonuzda iki gider deligi oldugunu düşünün. Bir deliğe gerçekten kirli yada detarjanlı olan suyu kanalizasyona göndermek için kullanıyorsunuz. Diger delik ise meyve sebze yıkadığınızda aslında temiz olan su için kullanılıyor. Temiz olan su haznesi sonra bahçeyi sulamak için kullanıyor. Ve Avanoslu ev kadını Resmiye hanım ekliyor "su kaynaklarımız biterken, bunu düşündüm ve yaptım"... Perde tak diye bir alet vardı icat edilen mesala... Elinizde perdeyi bir kornişe geciriyorsunuz.Bir tür tabanca sistemiyle kornişi gerçek takılacak kornişe bitişik konuma getirip, alttan düğmeyi çekiyorsunuz hoopp perde kornişe diziliyor..Ya da Konyalı bir amca "baca basmaz" bir baca sistemi yapmış. Poyrazlarda evin içine giren dumanı önleyen çok basit ve mantıklı bir çözüm üretmiş. “Böylece sobadan zehirlenme ölümleri bitecek diyor amca" ve ekliyor "nasreddin hoca göle maya caldı, o en buyuk mucittir " diye... Bir kapı kilidi icat edilmiş mesala.. Bu sistemle anahtarı evde bırakmanızin imkanı yok.. Bir digeri depremde kullanılacak olan "gaz keser" (Not: finale kalan mucitlerin projelerini izleyebilirsiniz. ( http://www.turkmucit.tv/ )

Beni en cok etkileyen Mardinli bir itfaiyeci olan Oktay beyin yaptığı icattı.. İsmi “Baca temiz".. Hava kirliliğini önleyen bir sistem... İcat beni çok ilgilendirmedi ama hikayesi içime dokundu. İtfaiye memurluğunu birakip bu proje üzerinde çalışmaya başlayan, 4 çocugunu geride bırakıp yarışmaya gelen ve belki de maddi kaynakları olmadığı için icadını sadece çizimiyle kekeleyerek anlatan Oktay bey.. İçimden ne mühendisler çıkıyor ama Mardin’den de böyle insanlar çıkıyor dedim.. Çok takdir ettim.. Gaziantep, Urfa ve Diyarbakır’dan yarışmaya çok katılım olmuş. Finalde sadece 3 muhendis vardı. Herşeyin sadece eğitimle olmadığını düşündürttü bana bu durum.

Daha önce otomatik kıble makinesi, alarmlı çocuk bezi makinesi ve hatta çiğ köfte yoğurma makinesi icat edilmiş olsa da, henüz hepimizin beklediği "zaman makinesi" icat edilmedi malasef.. Türkiyemin dört bir yanındaki mucitlere bunun üzerinde çalışmalarını öneriyorum. Çok tutar, harika olur.. Bir ileriye –bir geriye gider dururuz..

Ve denerseniz devamlı mucitmucitmucit dediginizde, çok anlamsız geliyor bu kelime... Deli gibi görünebilirsiniz, ama mucitlere de deli deniyor unutmayın... Benim icadım da dört yıllık üniversite, masterlarla işte bu kadar oluyor.. İdare edin..

Mucitmucitmucitmucit....