27 Nisan 2007 Cuma

Torbalar dolusu anıyla vedalaştım geçen gün...


Hani bir söz vardır bilirsiniz, “ele verir talkını kendi yutar salkımı” ben biraz öyleymişim galiba...

Feng shui ile ilgili konuşurken hep söylediğim ana başlıklar
“öncelikle dağınıklıklarınızdan kurtulun, ne kadar çok dağınıklığınız varsa hayatınız da o kadar çok dağılır”


“6 ay kullanmadığınız bir eşya varsa demek ki ona ihtiyacınız yok, değerlendirebilecek birine verin ya da atın, ama o ağırlığı taşımayın”


“kırık, bozuk eşyalarınızı hemen tamir ettirin ya da tamiri mümkün değilse atın”


“yarım kalan işlerinizi tamamlayın, yarım kalan heriş omuzlarınızda büyük ağırlık yaratır”

Çok uzun zamandır yapmak istediğim ama bir türlü fırsat yaratamadığım bir şeyi yaptım nihayet, kendime vakit ayırdım geçen haftasonu... ve farkettim ki çok uzun zamandır kendime vakit ayıramamışım, kendim için bişey yapmamışım, en önemli şeyi kendimi hafifletmeyi ihmal etmişim... Meğer ne çok ağırlığım varmış... 2 gün sadece 2 gün yeterliymiş kendime zaman ayırmak için... tüm çekmecelerim, tüm dolaplarım, tüm evrak çantalarım... aklınıza gelebilecek kapalı ne kadar şey varsa pandoranın kutusu misali tek tek açıldı tek tek elden geçti... ve neredeyse % 80’i ile vedalaşıldı...


Neler neler... 20-25 yıllık anılar... o evden o eve taşınıp evlenip boşanıp sonra gene ana evine dönen bir sürü gerekli-gereksiz anı... okul yıllarında yaptığım resimlerden, yazdığım yazılar-şiirlerden tutun da gezdiğim tüm ülkelerin çekmeceler dolusu broşürleri, uçak biletleri... Aldığım ve verdiğim birsürü ders notları - draftları, sınıf listeleri... özene bezene sakladığım konser, tiyatro broşürleri... bu kilolar verilecek deyip içine sığmamın imkansız olduğu giysiler, ben bunu çok seviyorum deyip kıyıp ta kurtulamadığım herşey... ama herşey elendi, atıldı ya da birilerinin işine yarayabilecek olanlar ayrıldı, ya birgün lazım olursa diye sakladığım ama senelerdir hiç lazım olmayan bir sürü şey...

Özetle kendimi hafiflettim, hayatımı hafiflettim, duruşum bile değişti, sanki omuzlarım daha dik, çok daha canlı dinamik yürüyorum, uykularım harika, inanılmaz dinç uyanıyorum 3-4 saat dahi uyusam...

Evren boşlukları sever ve hemen doldurur ya... hayatımda yer almasını istediğim ne varsa onlar için yer açtım, boşluk yarattım, yenileri ile dolsun diye eski ve kullanılmayan, ömrü biten herşeyin kapladığı alanlar da boşluk var şimdi...

Ama bir düşünce sardı birden beynimi bugün... o, olur da zayıflarsam diye ya da kıyamayıp, bunca yıl tuttuğum giysiler... acaba onlara dokunmasamıydım... orada boşluk yaratmasamıydım... ya kocaman, yerlere kadar uzanan kolu, kupu, omuzu, düğmesi olmayan şekilsiz kara kara bişeylerle dolarsa... bugün biraz paniğe kapıldım galiba... yok yok hemen silmeli bu düşünceyi, buna odaklanmamalıyım... daha güzel, daha şık olanlara odaklansam iyi olur... bu kara kara şeylere odaklanıp hayatıma çekmemeliyim... hayallerimi hep daha iyi olanlarla süslemeliyim ki hayatıma onları çekebileyim ve eskileri arayıp yanacağıma yenilere şükredeyim... umarım!!!...

Hastalık mı-Sağlık mı bunun adı?

23 Nisan haftasonu, çocuklar gibi şendim. Pazartesinin de tatil olduğu bilinciyle, hızlı bir haftasonu geçirdim. Her şeye yetiştim.. Gidilmesi gereken her yere gittim. Annemlere, İnci annelere, Anneanne ile Pazar bruncha... Kedim Shiraz’ın tüylerini taramaya... Bunlar bir yana, Selma’nın kızı Efla hanım’ın 40.gün banyosuna... En genç halimle Cumartesi Mirkelam’in geçtiğimiz yazımda yazdığım konserinden ve kulisinden sabahın 6’ sında evime bile vardım.

Fakat gelin görün ki, Salı gününden haftasonunun hızı boğazlarıma vurmaya başladı. Hani derler ya bazıları “ midelerim ağrıyo” - “başlarım tuttu”.. tekil ağrıları çoğul çoğul olur, ağrının tanımlamasını güçlendirsin diye... Benimkisi de farklı değil...”boğazlarım bi ağrıyor ki” sormayın..

Salı günü, kalbimin boğazımda attığını hissettim... Oyle ki yutkunamıyorum. Boğazımın üstü ve boğazımın altı diye ikiye ayrılmış vücudum adeta.. .Zonk zonk...Nefes alıyorum ama sadece kafamın içinde dolaşıyor nefes...Vucudum artık lime lime olmuş.. Kemiklerim ağrıyor. Uzun uykulardan uyanıyorum ama sanki uykumda maratona katılmışım.. Koşmuşum koşmuşum, varamamışım...

Salı günü gribal hastalık diye ilaçlara başladim fakat hiç önemsemedim doğrusu... Çarşamba uyanıp, ofise geldiğimde bunun bu kadar basit olmadığını anladım. Ofiste koltukta uyuya kalmışım sızarak... Kalktığımda bi ton daha yorgun uyanarak, paniğe kapıldım.. Eve sanırım gidemeyeceğim paniği.. Demgem şaşmış, yürüyemiyor, yutkunamıyor, birileri etlerimi uykum sırasında iyice çimdiklemişcesine ağrılar duyuyorum.

Perşembe dinlenmeye karar verdim. Size kaç saat uyuduğumu söyleyemem. Uyku, ilaç, atıştırma ve uyku arasında bir gün geçirdim.. Hastaydım.. Dünyadan kopma noktasında hastaydım.. Dışarda havanın güzel oluşu, çevrede olup bitenler, insanların anlattıkları, yaptıkları o kadar uzak geliyordu ki bana.. Sadece bedenimin içinde- yıllardır bu durumda ve çok yorgun hissediyordum kendimi... Hareketin ismi bile yoruyordu..

Herşeye rağmen hastalığım devam ediyor.Uykulardan uykulara geçiyorum.. Bazen herşey durmuş gibi geliyor.. Aslında çok önceleri yapmam gerekeni yapıyorum belkide.. Bu sayede içime döndüm. Hiçbirşey için endişe etmiyor, hiçbirşey için can hıraç efor sarfedemiyorum kendimden geçip... Boğazım neye elverirse o kadarını yapıyorum.. O kadarı da yapabildiğim oluyor zaten... Mazaretim bu gibi görünsede, aslında bu dönem bana iyi geldi.. Bunun adı hastalık olsa bile, ruh sağlığı açısından çok yararlı geçiriyorum günlerimi.. Kendimi hiçbirşeye üzmeden, koşturmadan, acele etmeden, birşeyin üstüne bi milyon kere düşünmeden sakince geçirdiğim, uykuyu kendime lüks değil ihtiyaç olarak gördüğüm, sakinliğimi hiçbirşeyin bozmadığı bir dönem..

Bazı dönemler vardır insanın hayatında, bu bir yaz tatili olabilir, tanıştığı yeni bir insan olabilir bilmiyorum.. Hani hayata bakışı değişir ya insanın bir anda.. Benim de yaşadığım böyle birşey diye düşünüyorum..

Kısacası, hastayım... Çevreye rahatsızlık vermemek için karantina günlerim devam ediyor.. Kimseden ilgi beklemeden, ilgiyi kendi içimde buldum. Mukozamdan yenilenmiş olarak çıkacağım çok yakında.. Hastalığınız sırasında -sağlıklıyken yaptıklarınızı özlersiniz ya.. bende hiç öyle birşey de yok.. Ne yaptığımı hatırlamıyorum inanın..

Hiç acelem yok, kendimi zamana yaydım.. Herkes mi hızlı- ben mi yavaşladım bilmiyorum...

Tek bildiğim Boğazlarımın ağrıdığı çok fena..

BU ARALAR LUCİFER LE TAKILIYORUM....

gerçekten
şeytan
bana musallat oldu bugünlerde
gözümü açıyorum aklım yemek yemekte
yatarken
hala ne yiyebilirim diye düşünüyorum
durum onu gösteriyor ki
gayet başarılı
iş yerine
elim kolum yiyecek dolu gelmeye başladım
pastane - tuzlu birşeyler - peynirli pogaça - suböreği
tamam abartmayın
su böreğini yapamam
su böreğini anneler yapar
ben
liva pastanesinden alıyorum
hiçbirşey bulamazsam da simit alıyorum
gün içinde dışarı çıkamıyorum
telefonla getirtiyorum
dün aşure yedim
evet
şaşıracak ne var aşure yedim
gece uyumadan da magnum yedim
ya magnum işte
reklamları var ya
büyüklerinden
güzeldi ama
sonra tekrar dişlerimi fırçaladım
komik olan ne biliyormusunuz
bütün bunları yiyorum
sağlıklı beslenmenin gereklerinide
hiç aksatmıyorum
akşama kadar yeşil çay içiyorum
işkence gibi
devamlı ot - çörçöp yiyorum
songül hanım
günde iki tane elma yememiz gerektiğini
söyledi
onları da yiyorum
en kötü olanı da
ikibuçuk litre su tüketmek

lucifer mi ???
mutlu - öyle canım biliyorum
zafer işareti bile yapıyor

berrin