10 Nisan 2007 Salı

O İNCİLER...

Herşeyi vardı
Yüreğinde...

Zenginliği içindeydi...
Aynaları hep içine dönüktü..

Bilmeceler, içindeydi..
Cevap anahtarları da..

Ona ulaşmak adına
Dağları- tepeleri aşmak gerekmezdi...
Dünyanın bütün çiçeklerinin kokusu yeterdi, gönlünü kazanmak isteyen
en Kazanova’nın bile imdadına..
yeter ki o koku, çiçekler koparılmadan getirilsin isterdi..

Sarı saçlarının- mavi gözleriyle uyumuna
Hep bir inci parıltısı gizlerdi..
Onu hatırladığınız zaman
Aklınıza inciler gelirdi
O inciler
Eşlik ederdi kalbinden gelen parıltısına

Güzel kadındı
Ama güzelliği her kadında görebileceğiniz bir şey değildi..
Estetik değildi sadece
Oran orantı
Albeni yada..

Güzelliği kendine kattıklarıydı..
İçtiği sağlıklı meyve sularında..
Kafiye kafiye okuduğunda
Dinlediği iyi muzik parçalarında
Ve kalbine koyduğu,
Gözlerinde gördüğünüz ışığında saklı..

Yemek yapmayı severdi
Marifetinden mi ya da
Misafir ağırlamayı sevdiğinden mi
Güzeldi o yemekler...
Bu soru sadece tarafından bilinirdi..

Masalar donatır
Tüm misafirperverliği ile
Güleryüzünü takınıp,
Masanın çevresindeki tüm sevdiklerine
Büyülü ortamlar yaratır.
Böylece evinin bereketini binbir kere arttırırdı.
Harika ziyafetler ile misafirleri mutlu eder
Ortama, yemeğin tuzu biberi,
Kahkaha ve çoşkudan çok
en çok sevgisinden katardı.

İçindeki çocuğu hep kendisiyle besler..
Bir çocuğun sevgisini
İçinde yakaladığı yine kendisiyle
Bütünleyebilirdi..
Bu yuzden de çevresindeki çocuklar
ona hep adıyle seslenir,
Abla veya teyze olmaktansa
Onlara yakın bir yürek olmanın bilinciyle
Sevgiyle yetişirdi.

Onun için garip olan
İnsanın insani özelliklerinden uzak düşmesiydi.
Kırmızı saçları olan bir punk’a saygı duyardı
Veya yüzünde binbir makyajıyla-kendini iyi hisseden bir kadına
Ya da sokakta anlamsızca ona gülümseyen bir adama
Onun için normal olanı, kendini ifade edebilen ve bunu özgürce yapabilendi..
Garip olan – kendinden kaçıp
Olmak istediğine bürenen
Büründüğüne uymayan
Yalan söyleyen- çirkin olan
İçindeki öze saygı duymayandı.

Kuşları severdi birde..
Ona romantik şeyler hatırlatırdı..
Harika bir manzara belki..
Belki de şarap eşliğinde güzel bir güneş batışı...
Onları,kendi manzarasında önemli bir parça olduğu için
Sevmezdi sadece..
Canlı oldukları için severdi.
Universite yıllarında, kluplere üye olup
Hepsinin latince, ingilizce isimlerini öğrenip
Kuş gözlemciliği yapmış..
Ve içindeki manzarada kuşları daha anlamdırmıştı
Sadece öğrenmiş olmak için değil
Onlara daha yakın olmak uğruna...

Kaplumbağa Kiraz hanım vardı bir de hayatında
Kış uykusundan mıdır bilinmez
Kiraz hanım yemeden kesilince
Ona zarar gelmesin düşüncesinden
Karışmasın diye diğerleriyle
Bir fırça sürüp kırmızı ojesinden
Yolculadığı pet shop’a..

Sanırım begonville severdi
Ve isterdi ki....
İçi serin evinde, taş verandasında
Yeşille mavinin karıştığı manzarayi seyretmek
şehir hayatından buralara gelmenin
İyi bir karar olduğunu düşünmek..

Kuşlar çıvıldar,
Güneş yaz rüzgarı ile yüzüne ılık ılık çarparken
Çıplak ayaklarıyla yürüdüğü bahçede
İçindeki tüm seslerin yüzüne ve yüreğine
Parıl parıl vurduğunu
Ve pembeli morlu begonvillerini sularken,
Onları ne çok sevdiğini söylemeyi düşlerdi..

Ve en çok istediği şey ..
Bir şiir yazılmasıydı kendine..
Güzel saçlarını anlatmasındı şiir..
Ya da derin mavi gözlerini..
Dudağının kenarındaki kendine has gülümsemesini yada..
Onu anlatsın isterdi..
Ona ait olsun o şiir..
Şiir olsun ama onun olsun..

Sonra Burcu
Sırf seviyor diye
Bir şiir yazmaya başladı Berrin’e...

O harika bir kadındı..
Ve Herşeyi vardı
yüreğinde...
Zenginliği içinde...

Sarı saçlarının- mavi gözleriyle uyumuna
Hep bir inci parıltısı gizlerdi..
Onu hatırladığınız zaman
Aklınıza inciler gelirdi
Ve o inciler
Eşlik ederdi kalbinden gelen
Sıcacık parıltısına....

9 Nisan 2007 Pazartesi

MOLOTOF KOKTEYLİ SOKAĞI - İstanbul’da bir bahar haftasonu


Bu aralar kurtuluşum yok galiba, bu haftasonu gene İstanbul’daydım zorunlu olarak... Burcu’nun ve İrem’in İstanbul maceralarının devamı olarak bir macera da benden... Böyle giderse, hepimiz bir “İstanbul haftasonu” anlatsak sonuçta bir belgesel senaryosu bile çıkarabiliriz...

İstanbul’da pırıl pırıl güneşli sıcacık bir bahar haftasonu... Pazar günü, kuzenimin bir işi nedeniyle Tarlabaşı’na girmek zorunda kaldık ve ana caddeden girdiğimiz andan itibaren film başladı. Çantam ayaklarımın arasında ve sanki “Eşkiya” filminden bir sahneyi izliyorum, az sonra oyunculardan biri çıkacak önüme... Hayır, Şener Şen ya da diğer oyunculardan biri çıkmadı ama bir an da siyah kar maskeleri takmış, sadece gözleri açıkta ve ellerinde pankartlar ve hemen algılayamadığım birşeyler ile kalabalık bir grup çıktı... ikisi önümüzde ve diğerleri arabanın hemen arkasında ilerliyoruz hep birlikte... hemen önümüzdeki kişinin elinde bir bira şişesi ve ağzından sarkan bez parçası... “AMAN TANRIM! Bu molotof kokteyli... neyse ki henüz tutuşturulmamış...” diyemedik!!... gayet soğukkanlı bir şekilde film izliyoruz sanki... derken en öndeki elini kaldırdı ve ucunda alevler olan şişeyi fırlattı... o daracık ve dik yokuşta 5-6 metre önümüzde park halindeki aracın hemen arkasına düşen şişe patladı ve alevler yayıldı... Hiç heyecan yok, panik yok hatta saçma ama yüzümde gülümseme var galiba... muhtemelen ilk şok, donma belirtileri bunlar... buarada diğer şişe, ağzında alevler ile üzerimize gelirken kuzen ani bir hamle ile yan sokaktan çıkmakla geri gitmek arasında bocalayan minibüsün üzerine kırdı direksiyonu ve şöförün karar vermesini hızlandırdı... minübüs şöförü ile göz göze ilerliyoruz sokakta, o geri biz ileri... bu arada kuzen “buranın molotof kokteyli sokağı olduğunu söylerdim hep ama hiç rastlamamıştım, bak bu da bunların parti merkezlerinin binası...” Kuzen sakin ben sakin... İsmini hatırlayamadığım partinin logosu hala gözümün önünde “kocaman bir PEMBE GÜL”... kararsızım bu sahnede gülmelimiyim korkmalımıyım... az önce havada üstümüze gelen bir alev topu vardı... ama ben gülüyorum o “PEMBE GÜL”e ve galiba hafif te kahkaha ile... sokak bitti... sola dönsek... yeni bir kar maskeli grup geliyor... insanlar panik halinde kaçışıyor... minibüs sağdaki sokaktan caddeye fırladı... ardından biz... hertaraftan siren sesleri geliyor ve biz Pera’ya doğru ilerleyen ve hiçbirşeyin farkında olmayan trafiğin içindeyiz ve sanırım güvendeyiz... kuzen bana bakıyor ben ona... “biz galiba ciddi bir tehlikenin içinden geçtik, film miydi gerçek miydi emin olamıyorum”
Çok ilginç bir şekilde sanki görünmez bir kalkan sarmıştı çevremizi ve kayarak, sıyrılıp geçtik aralarından...

Ardından Fener’in harika eski taş binaları ve önlerinden geçen kara kara çarşaflar, Balat’ın sokakları...
Kanyon’un tek amaçları, farklı görünmek için farklı görünmeye çabalamak olan kaf dağı burunları... (bu birgün önceden araya sıkıştı..)
Bu tezatlar arasında da kararsızım, üzülmelimiyim kabullenip aldırmamalımıyım...
İstiklal Caddesinin akıp giden ve önüne geleni akıntısına katıp sürükleyen kalabalığı...
Tünel’de Kave’nin nefis dondurmalı havuçlu keki ile hoş bir sohbet... Bu kez kararlıyım, çok keyifliyim...

Hayır macera henüz bitmedi... Eve dönüş yolundayız ve tam köprüden çıkmak üzereyiz ki önümüzde hızla giden arabalar, hep birlikte birden durmaya karar verdiler... Acı fren sesleri... kapı koluna yapıştım gözlerimi kapadım bekliyorum... göz kapaklarım bana ihanet ederek açıldılar ve yeni bir film... arabalar sağa sola kaçışıyor milimlik mesafelerle... Bu film de kuzenin ustalığı ile sıyrık almadan atlatıldı... gene kararsızım gülmelimiyim korkmalımıyım...

3. film riskine rağmen İstanbul macerasına devam mı etmeliyiz yoksa biran önce evin güven veren sakinliğine mi sığınmalıyız... kararsızız... ama adrenalin kana karışmış bir kere ve programın son aşamasını da gerçekleştirmeye karar verdik... neyse ki yeni bir macera yaşanmadan program sıyrıksız ve başarılı bir şekilde tamamlandı ve kuş seslerinin arasında harika bir boğaz manzarası ile güvenli sakinliğe kavuştuk...

Bir taraftan o muhteşem kuş seslerini ve muhteşem görüntüyü içime çekiyorum, birtaraftan düşünüyorum....
Birgün içinde pek çok İstanbul... Bunlardan hangisi İstanbul?... Galiba tek bir cevabı var bu sorunun “hiçbiri ama ne yazık ki hepsi...”

Ve ne İstanbul’la ne de İstanbul’suz yapamayanları galiba bugün daha iyi anladım... Bu “İstanbul bağımlılığı”nın açılımı aslında “adrenalin bağımlılığı”, bu yüzden Ankara dar gelir İstanbul’dan gelenlere... Bu kadar adrenalini Ankara’da birgün içinde yaşamak imkansız, hatta belki 1 ay içinde yaşamak bile imkansız...

Ve birkez daha anladım ki, “tüm güzelliğine ve çekiciliğine rağmen ben senin ençok Ankara’ya dönüşünü seviyorum İstanbul, bu kadar adrenalin benim için çok çok fazla...”

bilgi dolu iliskiler


eren'in bir arkadasi vardi, ismi egemen. egemen'in doktora tezi futbol uzerindeydi son konustugumda. saclari cok erken yasta dokulmeye baslamis, espiri yetenegi inanilmaz ve gostermek icin odada 1 kisiden fazla olmasi gerekiyor. bir kac sene once parkta hep beraber cimlerin ustunde yatarken kafasini koluma yasladi ve "ne kadar agir bi kafan varmis" dedim egemen'e. bana dondu ve sunu dedi "bilgi dolu, bilgi". eren'le cok gulmustuk.

cok kucukken babam "phrenology" diye bir kitap almisti ve kafa tasiyla ilgili bir takim bilgiler vardi. iste kafanin alt kismi oyuksa ofkeli bir karaktere sahipmissin, kafan buyukse zekisin, cok daha buyukse dahisin falan filan. abimi ve beni onune dikti ve kafalarimizi mezurayla olctu. sansliydik, akilli ciktik. kurtardik. kafamiz bilgi doldurma kapasitesine sahipmisiz.

ben etrafimdaki iliskilerin ne kadar degistigine bakiyorum. okul yillarinda iliskilerin cok tek duzey oldugunu ve yuzlerce kisi arasinda sadece 2 ilk okul arkadasla iletisim halinde oldugumu goruyorum. ne kadar degismis olsak bile ki biri evli, biri yeni anne oldu, ben bekar ve hareketli, bilgi alis verisimizin kalitesi degisti. artik dertlesme seanslar tanidiklardan kim bosandi, kimin isi batti ya da eslerinin isleri hakkinda degil de, cok daha farkli. alternatif terapi hakkinda bilgi istiyorlar, kedileri anormal tavir gosterince kedime reiki gonderirmisin isimize yarar mi, evimin duvarini hangi renk en dogru renk olur...

eren gibi arkadaslarima gelince, bilgi paylasim daha farkli. cikolata bagimlisi olan eren onceden tembel biriydi. ve inatci oldugu icin bildigini yapardi. londra'ya tasindi. simdi egsersiz bagimlisi ve cikolata bagimlisi olmasi ayri mesele de dertlestigimiz zaman "rahat biraksana" "zamana birak" "zamanla olur bak gor" diyen o! bilgiler paylastikca uygulanir denir ama gormemistim. ama gordum!

yeni arkadaslarima gelince onlardan surekli ogreniyorum. selen ve burcu'dan sakinlik ve olgunlugun getirdigi sakinlik nedir, nasil olur onu gozlemliyorum. becerebiliyormuyum bilemem :)) kahve keyiflerimizde kryon kitaplari konusmayabiliriz de, yasamdaki derslerimizi paylasiyoruz ve evrenin hareketlerini rahat birakmak icin neler yapmali, insanlara nasil davranmali, onlari birbirimize aktariyoruz.

bu sabah her sabah ki gibi uykulu uykulu dolmus'a bindim. her seferinde soforlere "gunaydin" derim, degisik sofor ve her seferinde soforler biraz sasiriyorlar. ne kadar komik. dolmus soforlerine gunaydin denilmez mi acaba diye sordum kendime. 5 dakika erken bindim bugun, ve bir kilolu adam hep soforlerin indirmek istemedigi yerde inmek ister, ayrica hep ilk siradaki koltuklarin en dibinde oturur (soforun arkasindaki yer). yani kalkmasi gerektigi zaman dolu olan dolmus yolcularini rahatsiz ede ede iner. ben en arkada oturmama ragmen rahatsiz oldum. hemen ona bir mesaj gondermeye calistim "bak arkadas boyle yapma, kolay bir yerde otur ki zaten gicik olan durumu yumusatmis olursun". bakalim gonderdigim bilgiler ona ulasacak mi....