28 Şubat 2007 Çarşamba

DÜŞLERİMDEKİ YAŞAM - 1


Ben gene tembellik yapıp, stokları kullanmaya devam ediyorum ;)
2006 yaz aylarında yazdığım bir yazımı paylaşmak istedim sizlerle... devamı var ama hepsi çok uzun olacaktı, ben de bölümlere ayırdım ki stoklar hemen tükenmesin :) Umarım seversiniz;
*
İçimdeki benin beni aydınlatmasına, gerçek insan olabilmem için yardımcı olmasına, yönlendirmesine izin verip kendimi onun ellerine bıraktığımda, gördüm ki sadece bana değil içinde bulunduğum dünyaya da, bu dünyayı paylaştığım tüm insanlara da mesajları var. Ve bu mesajları sadece kendime saklamanın çok büyük bencillik olduğunu düşünüyorum. Niyetim kendimi deşifre etmek “vayy ben neler yaptım, bakın” demek değil, biliyorum ki herbirimiz kendimizi içimizdeki kendimize bıraktığında aynı sözleri aynı mesajları alacaktır, alıyordur, almıştır.

Okuyacaklarınız hepimizin bildiği şeyler ancak lütfen unutmayın ki bilmek yetmiyor, uygulamak gerekiyor. Gerçek yaşam en basit gerçeklerin ardındaki en derin anlamlarda gizli. Sizden rica ediyorum lütfen beni unutun ve bu sözlerin kendi içinizdeki sizden geldiğini hatırlayın ve ona kulak verin, yüreğinizi açın.

Hepimiz aynı öze sahibiz ve o gerçek büyük özün parçasıyız, ben sizim siz de bensiniz, ne ben benim ne de siz sizsiniz, hepimiz oyuz ve hepimiz biriz...

Herşeye rağmen yaşam gülücüklerimizi hakediyor. Lütfen, yaşama gülümsemeyi ihmal etmeyin...

DÜŞLERİMDEKİ YAŞAM

Biliyorum orada, içimde biryerlerde beni bekliyor. Bunca zaman sabırla bekledi, sessizce çığlıklar attı onu farkedebilmem, ona ulaşabilmem için. Pekçok yol kullandı bana sesini duyarabilmek için. Bazen rüyalarımı süsledi, coştu... Bazen zihnimde çırpındı... Bazen yüreğimde gönlümde çiçekler açtı, esti, gürledi... bazen de parmaklarımı zorladı, dök beni kağıtlara, aktar o satırlara ve OKU dedi içimdeki ben bana... Ve devam etti...

“Sana vereceğim her duygu ve düşüncenin altında ilahi bir mesaj var, doğru insan olman için, sağlıklı bir yaşam sürmen için, geleceğe transferini sağlıklı gerçekleştirmen için... Sana rehberlik etmeme izin ver, aç bana kendini, serbest bırak kendini, ben buradayım, içindeyim ve çok doldum, izin ver bırak artık kendini bana... kendine ve bana inan, sev ve inancını, sevgini beslemeye devam et, pes etme, ben daima içinde olacağım ve sana ayna olmaya, ışık tutmaya, içinde bulunduğun ve bulunacağın her durumu sağlıklı atlatmana yardımcı olacağım ve hiç bırakmadım seni hiç bırakmayacağım, güven bana...”

“Zaman sizleri de bizleri de bir noktada buluşturacak, o zamana kadar sizlere ayna olmaya, ışık tutmaya ve bu süreci sağlıklı atlatmanıza yardımcı olmaya devam edeceğiz. Lütfen, unutmayın ki herzaman herşey sizler için, en doğruyu bulabilmeniz için tasarlanmakta. Size düşen en önemli görev ise sadece akışa uyum sağlamanız, yargılamadan ve direnmeden.
Olayları değiştirmeye çalışmanız, direnç göstermeniz hiçbirşeyi değiştirmez sadece sizi yorar, bekleyin ve görün, kendinizi bu akışın içinde zamana teslim ettiğinizde sonsuz güzelliğin derin şefkatinde olmanın verdiği güven ile herşeyin kolaylaştığını ve olması gerektiği gibi olduğunu görecek ve anlayacaksınız.

Sizlerle yaşayacağımız bu serüven bizler için de ilginç bir deneyim olacak, buradan hepiniz birer ışık odağı olarak parlamaktasınız. Aradaki mesafenin uzunluğu sizleri ürkütmesin, hepinizin de farkında olduğu gibi zaman çok büyük bir hızla akmakta ve mesafeler kısalmakta. Yakında aynı düzlemde buluştuğumuzda birlikte daha da güçlenerek yollarımıza devam edeceğiz. Sizler bizim gücümüz bizler sizin ışığınız olacağız.

Bu yolculuk sırasında lütfen hep duyduğunuz ama birtürlü gerçekleştiremediğiniz bahanelerinizi bırakın artık. Bu yolculukta öfke, hırs, kıskançlık değil sevgi ve yardımlaşma olmalı yükünüz. Öfkeleriniz, hırslarınız, kıskançlıklarınız yol aldıkça ağırlaşacak ve sizleri yavaşlatacak hatta düşürecek yüklerinizdir. Oysa, sevginiz ve yardımlaşma duygularınız, gittikçe hafifleyerek sizleri taşıyacak olan araçlarınızdır.

Geleceğinize ve dolayısıyla insanlığın geleceğine açın kollarınızı kanatlarınızı... sonsuz ve bağışlayıcı sevginiz ile... Yüzünüzden gülücükleriniz, yüreğinizden umudunuz eksik olmasın. Hep artarak hep çoğalarak buluşmak üzere günleriniz gönlünüzün aynası olsun ve hep parlasın sonsuz haşmeti ile...”

Hayaller herzaman gerçeği yansıtmıyor ya da gerçeğe dönüşmüyor, bazen sadece hayal olarak kalıyor... Galiba buradaki sır, ne istediğimizi tam olarak bilememek, karar verememek. İsteklerimizi, önceliklerimizi net olarak belirleyebildiğimizde hatta detaylandırabildiğimizde ise tüm hayaller gerçekleşebiliyor.

Kişisel isteklerin-hayallerin, toplumsal gerçeklere dönüştüğüne inanıyorum. Çoğunluğun yaşam tarzı toplumun yaşam tarzını belirliyor. Kendi yaşam tarzımızı mutlu, huzurlu olacağımız şekilde düzenleyebildiğimizde yani isteklerimizi – hayallerimizi gerçekleştirdiğimizde ve çoğunluk bunu başardığında toplum olarak mutlu-huzurlu bir seviyeye ulaşılabileceğine inanıyorum. Herbir bireyin bu anlamda farkında bile olamadığı kadar büyük sorumlulukları var. Yaşamımızı planlarken, hayaller kurarken, isteklerimizi belirlerken bu sorumluluğun bilincinde, idrakinde olmalıyız. Kendimizi gerçekleştirirken toplumu şekillendirdiğimizi de unutmamamız gerekiyor.

Sanıyorum, genel toplum tarzını kendi tarzımız haline getirmekle en büyük hatayı yapıyor trend denen tuzaklara düşüyoruz. Oysa inanıyorum ki “kendi için doğru olanı yapan herkes için doğru olanı yapmış demektir.” Başkalarına zarar vermeyecek, başkalarının yaşam alanını kısıtlamayacak şekilde bizi mutlu edecek ve huzurlu kılacak olanı yaptığımızda toplum için de doğru olanı yapmış oluyoruz. Bunlar hepimizin bildiği ve kabul ettiği ancak uygulamada zorlandığı gerçekler. Galiba atladığımız sır, anahtar kelime “içsel huzur”. Öfkeden, hırstan, rekabet duygularından arınmış kendine ve çevresine sevgi ve şefkat duyguları ile beslenmiş bir içsel huzur... Gerçek doğruya ancak bu yolla ulaşabiliyor ve ancak bu yolla kendimiz için doğru olanı çevremiz için doğru olan haline çevirebiliyoruz.

Bu düşünce doğrultusunda bireyden topluma oluşumun aynı şekilde toplumdan bireye analiz olduğunu ve bu döngünün yaşam tablosunu belirlediğini düşünüyorum.

Toplumsal gerçekleri sorgular ve yargılarken, aslında toplumu oluşturan bireylerin düzeyini sorguluyor ve yargılıyoruz. İnanıyorum ki, toplumsal değişim istiyorsak önce bireyden yani kendimizden başlamalıyız değişim sürecine. Kendimizde gerçekleştireceğimiz her değişim, tıpkı suya atılan taş misali önce yakın çevremizi sonra toplumu dalga dalga etkileyecektir. Bu bilinçle hareket etmenin en önemli sorumluluğu bu değişimi güçlü ve kararlı bir şekilde sürdürebilmektir. Taşı suya atarken ki gücümüz dalgaların yayılma gücünü belirler. Hafif bir değişim hafif bir etki yaratır, oysa güçlü bir kişisel değişim güçlü bir toplumsal değişim demektir.

“Öfke, hırs, kıskançlık, rekabet” duygularının kontrolü ele geçirdiğini ve her sorunun altında bu temel sorunların olduğunu farketmek insanın içini, ruhunu acıtıyor. Nedir paylaşılamayan, nedir eksik olan içimizde değil de dışarıda aradığımız. Neden içimizde varolan sonsuz kaynak sevgi ve şefkat duygularınin hafifliğini yaşamak varken kendimizi bu yüklerin altında ezmekteyiz. İçim acıyor, ruhum acıyor, kanıyor...

Neden yeni yıl mesajlarının özü hep “dünya barışı” dır da “içimde barış” hiç akla gelmez... “Yurtta sulh cihanda sulh” istiyorsak güçlü bir iç sulh gerçekleştirebilmeliyiz.
Sağlıklı bir toplum istiyorsak, unutmamalıyız ki sağlıklı toplum sağlıklı bireylerden oluşur. Toplum sağlığı için önce kendi sağlığımızı gerçekleştirmeliyiz, her bakımdan her düzeyde....

“Buradan bakınca hepiniz öyle zararsız görünmektesiniz ki bu yanıltıcı vizyonunuz, dünyaya yaptıklarınızı görünce nasıl da dehşet veriyor... Bırakın artık bırakmanız istenenleri, çekin gidin girdaplarınızdan.. bırakın öfkelerinizi, hırslarınızı; besleyin sevginizi, şefkatinizi...”

Ah ben... içimdeki ben, ne çok geç kaldım sana kulak vemekte...

“Sevgili ben, dışımdaki ben bana olan inancın ve sevginin devamlılığını rica ediyorum ve bana kulak verdiğin için teşekkür ediyorum. Ben senin ışık rehberinim, bana ihtiyaç duyduğunda sadece sakin bir zihinle beni davet etmen yeterli, saygına dostluğumla cevap alacağından hiç şüphen olmasın. Bil ki içini acıtan ruhunu kanatan herşey geçici, bil ki tüm dünya ve tüm insanlar evrensel ışıklar ile yıkanmakta, arınmakta ve korunmakta... kendinizi güven içinde hissedin, herne yaşanırsa yaşansın korunmaktasınız, endişe ve korkularınızı silin.

Bil ki bu arınma süreci tamamlandığında, daha rahat ve daha sevgi dolu bir dünyaya kavuşacağız. Dünyada yaşanan olumsuzluklar, savaşlar, depremler, toplu kayıplar seni üzmesin, ürkütmesin, değişim daima zorludur ve doğal seleksiyon içerir.

Bu seleksiyon kaçınılmazdır ve zannetme ki bu seleksiyon sadece olumsuz varlıkların temizliğidir. Bu aynı zamanda olumlu varlıkların da kurtuluşudur. Görevlerini tamamlamış olumlu varlıklar veda ederken görevli olanlar devam ederler. Olumsuz varlıklardan da umutsuz durumda olanlar temizlenirken, umut vaadedenler görevlerini anlamak, kendilerini tanımak üzere yaşama devam ederler.

Birlikte yürüyeceğimiz bu zorlu yolda, cesaretini, inancını herzamankinden daha fazla beslemeni rica ediyorum. Dikenli yolların sonunda harika bir gül bahçesinin sizleri beklediğini unutma, bu gül bahçesinde elde edeceklerinizi şuanda hayal etmen, tahmin etmen pek mümkün değil. O bahçeye geldiğinizde göreceğiniz renkler, duyacağınız sesler, alacağınız zevk şimdiye kadar tanımadığınız düzeyde, farklı düzeydeler. Tanıdığınız tüm renk, ses ve zevkten çok daha üstünler. Hedefinize kitlenin lütfen, sizleri bekleyen sonsuz şefkat dolu güzelliklerin hedefiniz olduğunu unutmayın ve sevgi- yardımlaşma duygularınızı açın ve çoğaltın, yüklerinizi hafifletin ki sizleri kolayca bu zorlu süreçten muazzam güzelliklere taşısınlar.”

Direncimi kırdım..

Haftalardır, nelere direndiğimi takip ediyorum... Ediyorum etmesine de hiç de kolay değilmiş.. Zekam hep bana oyun oynuyormuş.. Bu oyun ki bazen dilime vuruyor –duyduklarıma inanamayan” direncimi kırma isteğim” ortada kalakaliyormuş öyle.. Standart bu ya.. Şimdiye kadar nasıl devam ettiyse-öyle gider diye elimi taşin altına sokmuyor-sistemi olduğu gibi koruyormuşum.. Korkumdan değil tabiki.. Nasıl yapacağımı nasıl başlayacağımı bilememekten.. Bu; çikolatayı azaltıp, meyveye ağırlık vermeye benzemiyor.. Sanırım insan, en zor düşünce ve sonrasında davranış olarak yaptığı alışkanlıklardan vazgeçmeyi beceremiyor.. Bilse de-denemeye çalışsa da zorluyor insanı... İnsanlar, bu yetkinliğe ulaşabilse belki daha az boşanma olur- belki daha çok insan içinde huzuru yakalar-çocuklar ailelerinin kabuslarıyla büyümez – Ne bileyim daha mutlu olur hayat...

Kafamda bir sürü söz –anı yer etmiş. Kimden –hangi kitaptan öğrenmiş olduğumu hatırlamıyorum ama insan hep kendinden başlamalı değişmeye- değiştirmek istiyorsa hayatı..Ve hep suçluyu ararken- aslında suç ve suçlu olmadığını –herşeyin hayatta ortak olduğunu anlamakla başlıyor herşey... Ben sana kızıyorsam, senin yaptığın şeylere neden olan benim davranışımı görmekten kaçtığım için sana kızdığımı anlamam gerek önce... Sonra başkaları bize birşeyler dediğinde, aslında direnen yönlerimize parmaklarını soktukları için kızdığımızı farketmek gerekiyor... Çünkü biz onu sarıp-sarmalamış/ savunma mekanizmaları geliştirmişken bu parmakta ne oluyor diyoruz...Ve babamın çok güzel sözü geliyor aklıma “başlamak yolun yarısıdır”...

Ben bu adımları atmak için günlerdir ayağımın agirligini hesaplıyorum.. Baldırlarımdan tutup-kaldırıp atabilirmiyim acabaya bakıyorum.. Çünkü bir adımım değil bir sürü adımım varmış atılması gereken...O yerimde duruşlarım aslında direnişlerimmiş.. Neye direnirmişim? bir sürü şeye.. Kendime çıkıp, yukardan baktım.. Kızmadım kendime-insani buldum direnişlerimi... Aslında dilime pelesenk olan şeylerin savunma mekanizmam olduğunu farkettim.. Dert yanmanın aslında bir konuşma tarzı - ortak konu bulma yolu değil, bir yardım çığlığı olduğunu farkettim... Bu çığlık; aslında karşımda beni anladığı kadarıyla dinleyene değil kendimeymiş onu duydum.. İlk kez duydum onu... Önce o düşüncemi yakaladım... Aslında nasıl savunma mekanizmasıyla sardıp sarmaladığımı - pişirip öyle sunduğumu - sonra hiç o sunduklarımda kendi hatalarımı görmeyişimi – işime gelen ve ezberlediğim sitemkar cümleleri - en önemlisi tüm bunları farkedip içimdeki bunu değiştirme isteğini hissettim... O koca adım için kararlı olmaya karar verdim sonra..

Gandhi’nin güzel sözleri geliyor aklıma şimdi... "Düşünceleriniz olumlu olsun, çünkü düşünceleriniz sözleriniz olur .Sözleriniz olumlu olsun, çünkü sözleriniz davranışlarınız olur… Davranışlarınız olumlu olsun, çünkü davranışlarınız alışkanlığınız olur.. Alışkanlıklarınız olumlu olsun, çünkü alışkanlıklarınız degerleriniz olur .Ve degerleriniz açık olsun ,çünkü degerleriniz kaderiniz olur."

Mesala neydi bunlar diyeceksiniz..ve o koca adımı merak edeceksiniz belki de..
En küçük adımımdan bahsedeyim..Mesela ben hiç su içmem.. Su yani... Hani hayatın kendisi –olmazsa olmazı.. Niyeyse hiç ihtiyaç duymuyorum. Anca aklıma gelecek –ya da ciddi ciddi susayacağım da içecegim suyu.. Hani o gazetelerin saglık sayfalarında yazar ya “vucut günde 3 lt suya ihtiyac duyar” gibi.. İnanın ben hiç umursamazdım o yazıları... Niyeyse hep şöyle bir savunma mekanizmam vardı “Ben su ihtiyacımı çok meyve yiyorum ya onlardan alıyorum” gibi.. Hatta geçenlerde su içmek değil - doğal meyve yiyerek su ihtiyacı karşılamak daha iyidir diye bir yazı okudum da gururum tavan yaptı.. Tabi işime geldi, okuduğumu hemen benimsedim.. Fakat ben hala hiç su içmiyordum.. Su konusu karşıma çıkınca acaip sözcükler çıkıyordu ağzımdan... Resmen ben ve su içmek bir araya gelemiyorduk. Bahanelerim vardı-konuşulanlardan kulagımı tıkadıgım - yazanlardan hafizama yazmadıklarım... Ama başka bir yandan gün içinde çok yoruluyordum- Parlak ciltli insanları kıskanıyordum-Yemeginin yada iceceginin yaninda su içenleri “ne sağlıklı” diye bakıyordum - sonra Nilambara’ya bile söz verdim “su içicem” diye ama verdiğimde tutmakta zorlandım itiraf ediyorum..... Gördüm kendimi bunları içime yazarken-direnirken.. Herşeyin zamanı varmış heralde.. Tam ben bu konudaki direncimi kavramaya başlamışken gazetede şöyle bir yazı okudum... ”Vucut 6 haftada bir suyunu yenilermiş”... Ben de bir panik başladı anlatamam. Benim vucudumda su yoktu ki yenilenecek.. Tüm organlarımın pütür pütür kuruduğunu düşündüm.. Çok huzursuz etti beni bu düşünce...O korkuyla bu sabah ofise gelmeden marketten 1.5 litrelik su aldım.. Adımımı attım. Sanki çok acaip birşeymiş gibi İrem’e ve Nilambara’ya söyledim... Aferin desinler diye bana.. Çok büyük birşey başardım ya.. Dediler de sağolsunlar..

Şimdi su içiyorum.. Masamda bana bakıyor şu anda 1,5 litre.. Gün sonunda hepsi midemden geçmiş olacak.. Sevdim su içmeyi.. İçimi dolduruyorum minik minik dikerek kafama koca şişeyi.. Şimdi herşey harika..Tüm iç organlarım, boğazımdan suyun akışını hep bir ağızdan “ yuppi” diye bağırarak, çoşkuyla karşılıyorlar, suya banıyorlar mutlukla kendilerini adeta... Kurumaması gereken iç organlarımı hergün mutlu etmek istiyorum artık... Vucudumun 6 haftalık suyunu yenileme suresinde, tertemiz olacak hep içim,dışım-ne guzel..

Bugün benim cildim daha mi parlaklaştı acaba? Su ihtiyacımı onlardan aldığımı bilen mandalinalar küsmez di mi bana? Sizce bu pet şişeye bir isim takmalımıyım? Ne de olsa artık hep yanımda taşıyacağım bu Şişecan’ı..

Yıllardır süren direncimi kırmak şerefine bir yudum daha içiyorum şimdi.. Bu şişe bugün bana yetmeyecek gibi.. Çantasından 5kg’lık Ace taşıyan Ayşe teyze gibi, galon taşımaya başlarsam bilin ki, yılların acısını çıkarırcasına çok susuyorum..

SAYGI YAZISI..........



büyük resme baktığım zaman
bu ülkede yaşayanların
büyük bir kısmının
mutsuz olduklarını düşünürüm
yani
bir kaç tane
stand up yapan
komik adam dışında yüzü gülen kimse
yok gibidir

neyse
geçtiğimiz pazar
hasta yatıyorum
grip - öksürük - ateş
betül telefon da
biliyormusun
teomanın yeni cd si çıkmış
bülent ortaçgil ve teoman birlikte
konser albümü...
paramparçayı da en güzel
müslüm gürses söylüyor gibi
birşeyler söyledi

bu ülkede ayrıntılarda var
çoğu zaman vayyy be
dediğim ayrıntılar
galiba
bu sebepten seviyorum
bu ülkeyi
ve
bu ayrıntılar beni mutlu ediyor
her zaman
bu insanlar iyi ki var diyorum

türkçe bu kadar güzel bir lisan mı
böyle güzel müzik olur mu canım
nasılda doğallar
bana mı öyle geliyor
ışık saçıyorlar
ankara da ne güzel bir şehirmiş
songül hanım da ıspanağı ne güzel pişiriyor
canım çikolatalı pasta istiyor
ben iyileştim mi ne
müziğin şifa etkisi
böyle birşey mi

berrin