18 Temmuz 2008 Cuma

Sinou

Sinou

Kızgın ağustos güneşinin, poyrazın Karadeniz’den sürüklediği berrak serin suları henüz ısıtamadığı; daha utanmayı öğrenemedikleri için kızaramamış kırlangıç balığı yavrularının, mavi-yeşilli yüzgeçleri ile şeffaf suların çırpıntılarının, denizin dibindeki kumların üzerinde ışıktan yaptığı kıpır kıpır ebruların arasına gizlendiklerini sandıkları; tekir balıklarının, bir kadının dolgun göğüslerindeki inci bir kolye gibi dağılıp dağılıp toparlandıkları, beyaz bıyıkları ile kumları karıştırarak yiyecek aradıkları bir yaz sabahı.

Ben, ilkbaharda altlarını laciverde, üst kısımlarını maviye boyadığımız; küpeştelerine beziryağı ve vernik çektiğimiz kayığın; iskarmozuna yağlı kayışlarla bağlanmış kürekleri gıcırdatarak ağır ağır çekiyorum. Havada sadece kayığın yardığı dalgalar ile küreklerden damlayan suların sesi var. Üzerimizde martılar dolaşıyor. Sinou yanıbaşımda kulaç atıyor. Hedefimiz Menekşe’den Kalinora Burnu’na kadar gidip gelmek. Aşağı yukarı beş kilometrelik bir mesafe bu.

Suları kulaçlıyan Sinou’nun terleyen sırtı artık su tutmuyor. Yuvarlak su taneleri bronzlaşmış derisinin üzerinden kayıyorlar. Sinou suların içinde neler görüyor, aklından neler geçiyor bilmiyorum.

Sonra dönüp Haylaf Plajı’nin duvarlarından karides süzeceğiz. Atatürk Köşkü’nun önündeki kırmalıkların üzerine sandalı demirleyip, pirçon zogalarımızın kurşunlarının üzerini çakı bıçağımız ile temizledikten sonra civa ile parlatacağız. Yem olarak karides taktığımız parlak pirçonu denize, masallar dünyasının balıklarına atacağız. Biz hep büyük balıklar, iri karagözler, eşkinalar, mercanlar düşlerken; karideslerimizi kuçüçük izmaritler çalacaklar. Ama akşamüstü kayıkhaneye dönerken yinede elli parça ispariyi, birkaç iri istavriti livara koymuş olacağız.

Anılarımız, çoktan hücrelerimizde erimiş elle tutulamayacak kadar uzak, fakat yalan olamayacak kadar da yakınlar. Biz Taksim’in göbeğinde Sinou’nun dört duvar arasındaki bürosundayız. Ben e-maillerimi kontrol ediyorum, o otelin çalışanlarına bordrolarını imzalatıp maaşlarını ödüyor. Bir ara “Fatih çıkalım” diyor. Eski İstanbul apartmanlarının döne döne inen dar merdivenlerinden inmek için koluma giriyor. Benim gözlerim yaşarıyor. Ağırlaşan saçlarımız, fazla kilolalarımız, dört duvarlar arasına sıkışan hayatlarımıza aldırmıyorum da; bir merdivenden bile tek başına inemeyen, gençliğimizden bu kadar uzaklaşmış vücutlarımıza katlanamıyorum.

Harun ısrarla telefon ettiğinde benim ikinci göz ameliyatımı merak ettiğini sanıyor, biraz sonra eve dönünce “ben ararım” diyor telefona cevap vermiyorum. Ama mesaj hemen yetişiyor “Şinasi’yi kaybettik”. Donup kalıyorum. Azizi kaybettiğimizdeki gibi hıçkıra hıçkıra ağlayamıyorum.

“ne diye korkalım ölümden

ölüm yaşayacaklarımızı alabilir

yaşadıklarımızı değil “

Sinou ile, bir kısmını TOFU’da da yazdığım ( daha da yazacağım bitmez tükenmez) anılarımız; kuşlarla, balıklarla, denizle, politika ile, kavgalarla birlikte geçirdiğimiz kırk yıllık arkadaşlığımız var.

Güneş ile MSN’de yazısıyoruz. “Fatih Ağbi, önümüzdeki çarşamba günü babamın evini boşaltacağım, özellikle istediğin bir şey var mı?” diye soruyor. Gözümün önüne Şinası’nin evi, eşyaları, duvarlarındaki benim gravürlerim, iki kuş kafesi. Sinou’nun öldüğünü öğrendiğimde aklıma ilk gelen iki kuşu. İşte gurbet bazen böyle bir şey, o kuşları alamayacağımı, onlara bakamayacağımı biliyorum. Ağlamaya başlıyorum. Gözyaşlarım bilgisayarın tuşlarının üzerine düşüyor. “Güneş, bana varsa balık takımı sandığını, olmazsa bi iki zoga, biraz misina ayır” diyorum.

Roma 14 Temmuz 2008

15 Temmuz 2008 Salı

zihnimin rengi uçuk mavi....

hayatı
ezbere okuyabilsem....
ezber bozdurabilsem..
biraz bilge
biraz cool
biraz cool/bilge
akla gelmeyenleri
düşündürebilsem....
hayatın çömleğini
ellerimle
şekillendirebilsem...
işte bu
hayatın çömleği
tasarımını ben yaptım
diyebilsem...
ve
gülümsesem...
basit ilgileri
tutkuya
dönüştürebilsem..
tutkuyla
dost olabilsem...
böyle işte

hava sıcak
tatil zamanı
fotoğraflar cumhur şener in

4 Temmuz 2008 Cuma

Haritayi saklayabileceğin en güvenilir yer


Bugün gardrobumunda feng-shui yaptım.Gardrobumu kendime benzettim sonra... Bir sürü giymedigim kiyafet, bırakamadığım düşüncelerim gibi... Sonra bulunursa içimin rahat edecekleri.. Atmaya kıyamadıklarım.... Büyük yada küçük gelen kıyafetler hani olur ya dediklerim..

Hepsi bir şekilde classify edildi.. Dizildi.. Vazgeçemediklerimi bir zaman için elimde tutmaya karar verdim. Ama gözümün önünden uzaklaştırarak.. Onları da bir mevsim sonra elden geçireceğim.. Sonuçta gardrobum 6 ay öncesinde 10 kilo vererek, beklettiğim hiçbirşey kalmadı. 5 torba atılacak, 2 torba tekrar elden geçirilecek... Gardrop şimdi bomboş görünüyor gözüme... Olsun.. Hepsi görevlerini yapıp, başkalarının işini yarayacaklar artık.....Güzelce vedalaştım.

Hayatım boyunca, elimde olanlara bağımlı olmayayım diye alışkanlık edinmekti amacım.. Oysa ben, başka yerlerde yattığı yatağı yadırgayıp, eve geldiğinde “yatağımm” diye koşan biri olmuştum... Olmazsa olmazlarım beni düğüm düğüm bağlıyormuş çokca... Artık bunlardan kopmaya başladım.. Çünkü kafam her yere benimle geliyor ki, bu yeterli... Kendime sahip olmak dışında istediğim birşey yok...Yatak, sedir, çadır hiç farketmez her yerde uyurum artık...Tanrı bana uykuyu verdiği sürece, uyuyacağım yerin ne önemi olabilir ki..

Ancak açlıktan ölecek insan “Açlığı” ve “doymayı” bilir diyor okuduğum kitap.... Sıfır noktasından bahsediyor.. O nokta ancak öğretebilir bize elimizdekinin değerini ve yaşamak-elde etmek istediğimiz şeyin tükenmez arzusunu... Oysa herşeyin fazla fazlasına boğuluyoruz... Bir mağazaya girdiğimizde, istediğimizden fazlası üstümüze üstümüze geliyor –gözümüze gözümüze sokuyorlar... 5 parça ihtiyaç almaya gidip, torbalarla dönüyoruz marketten eve... Hani olur ya diye aldıklarımız, bu da olsun dediklerimiz ve daha neler neler..

Beynimizde de düşünceler birikip birikip, biz biriktirip- biriktirip öğütemez duruma getiriyoruz o düşünceleri... Sonra herşeyin bir dolu yargısı, geçmişi, gelecek kaygısı başlıyor böyle...Tıkıştır tıkıştırabildiğine...Yer varsa artık...

Sadeleşmek istiyorum. Yada ağırlığı fazla gelen bir gemi gibi hafiflemeye karar verdim.. Artık “olsun, dursun, bakarız” yok...Var yada yok...Evet yada hayır olmalı...İnternette her gün girip spam mail sildigim iki hesabimi da sildim... Zaman kaybediyordum, Niye vardı onlar onu da bilmiyorum.. Sonra o da yetmedi facebook hesabimı da sildim.. Rahatlıyorum adım adım... İnternettin sonu yokken, bende bu sanal çöplükte yer işgal ediyormuşum bilinçsizce... Sildim...Umarım internet ve benim içinde boşluklar gerektiğince iyi bir şekilde dolar...

Bugün kendim için birşey daha yapacağım...İzninizle bunu size de bildirmek isterim..

Yıllardır yazı yazıyorum..Yazmaya da devam edeceğim...Çünkü ben olduğum sürece sözcükler- cümleler hep var olacak. Elbet izdüşümü bir yerlere yansıyacak..

Tofuda geçirdiğim 2 yıl boyunca, yazı yazma disiplinimi tekrar aktive ettiğim için –Tofuya ve onu oluşturan birlik ruhuna müteşşekkirim. Ayrıca blog oluşturma konusunda, sadece başlangıç adımını attığım halde beni editör olarak sık sık onurlandırdığınız içinde hepinize teşekkür ediyorum.. Hepiniz artık blog konusunda bir uzmansınız.. Görüldüğü gibi blogumuz yavrular verdi bir sürü...

Beraber yazdığımız sürece-birbirimizden haberler aldık.. Kendimizi paylaştık.. Zaman ve mekan kavramından sıyrıldık Tofu sayesinde... Ayrıca buluşmalarımızda sohbetlerimize yazılarımız hız kattı, daha çok ilerledik “nasılsın”- ne yapıyorsun” diye sormaktan öteye...Tofu iyi bir birlik oldu... Çok keyifle yaşadık onu hepimiz...Dostluğumuzu pekiştirdi, varolanı güçlendirdi veya yeni dostlar kattı ailemize...

Ama Tofu artık ilk gün ki heyecanını taşımıyor... Taşımamasından kimseyi sorumlu tutamam... Hizmetini çok güzel yaptı Tofu benim için... Kelimelerle aramızı yaptı, bize kendimizi yazdırdı, birbirimizle kaynaştırdı... Ben artık hayatımdaki temizliklere bir yenisini daha ekliyorum.Tofu’ya şimdiye kadar verdiği hizmete teşekkür ederek....Onu daha fazla yormayarak – zorlamayarak.... Şimdiye kadar yaşattıkları ve yaptığı bağımlılık için minnettar kalarak...

Hepinizi ayrı ayrı çok seviyor...Güzel Tofu günlerini çok güzel anmaya devam ediyor olacağım..

Bu bir sitem asla değildir.. Bu tamamen kişisel bir karardır...Lütfen böyle algılayın..Hepinizin saygı duyacağından eminim.. Dışarda harika bir hayat var....Orada görüşeceğimizi ve yeni paylaşımlara açılacağımızı biliyorum hep beraber veya teke tek?...

Kendinize iyi bakın...
Ayrica hepiniz blogta herşeyi yapabilecek yetkilere sahipsiniz artık...

Tofu’nun ilk nefes bulduğu “başlangıçlar güzeldir” yazısından bir cümle ile bitirmek istiyorum son sözlerimi... Sessiz kalıp, içten içe Tofuyu terketmek yerine...Yazarak onunla vedalaşmaktı niyetim sadece... Çünkü bence Tofu benim için böylesi güzel bir son’u hakediyor...

“ Haritayi saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir."
Hoşçakal Tofu.... Benimle yüreğimdekileri şimdiye kadar paylaştığın için teşekkür ederim..

İyi günlerde buluşalım hepiniz ile yine....
Sevgiyle kalın...