20 Ağustos 2007 Pazartesi

Yeni Nesil Aristo ve Platon

Yarım saat boyunca, 40km hızla, çevik bir yılanın dönüş hareketlerini arabayla takip ettiğimiz bir yolda etrafımızdaki güzelliklere biraz inanamayarak biraz da oradaki tarihi resmen koklayarak bir tepeye ulaşıyoruz. Tamam şimdi geldik, yok bak şu köşeyi döndük mü galiba geldik, yok yok bir sonraki tepe kesin bizi şehre çıkartacak diyerek artık kaçıncı “son” dediğimiz tepeydi hatırlamıyorum ama bir tepeye vardık ki.... Öyle bir tepeye vardık ki.... Önümüze seriliverdi o muhteşem maviliğiyle, muhteşem büyüklüğüyle Ege Denizi... “Nasıl? Bu kadar yolu geldiğinize değdi değil mi?” diyordu bize... Yazık ki şurada durup bir resim çekelim deme şansımız yoktu o dar yolda ama karıncalarla aynı hızda gittik diyebilirim o manzarayı kaybetmemek için...

*

Çok geçmeden tekrar dağların içine daldık. Bu sefer tepeleri daha saymadan pat diye Behramkale – Assos çıkıverdi karşımıza... Tarihin; “Sakın buradan ayrılma, seni bulduklarında medeniyetleri anlayacaklar” dediği taş yapılar, kaleler ve yürümesi zor ama en zevkli küçük taşlı yollar... Arabamızı park ettikten sonra o keyifli yoldan yukarıya doğru yürümeye başladık. Daracık yolların iki tarafında da, ya yerli halkın yaptıkları takıların, çanakların, çömleklerin, örgü işlerinin olduğu tezgahlara ya da Assos’un tarihini hatırlatıcı anı ve hediyelik eşya tezgahlarına, kilim tezgahlarına uğraya uğraya gidiyorduk. Biraz yaşlıca teyzeler, amcalar o güneşte bile gülümsüyordu bize. Hele iki teyze vardı... Armut, dağ kekiği, defne yaprağı, nane gibi kendi yetiştirdikleri, ürettikleri ne varsa getirmiş 1-2 milyona satıyorlardı... Fotoğraflarını çekmek istedik.. Pek gönüllü olmadılar ama gazeteci olmadığımızı anlayınca çekmemize izin verdiler. Bir tanesi anlatmaya başladı: “Bir gün gazeteciler geldi, fotoğrafımızı çektiler, ertesi gün mahallenin bebeleri bizimle alay koyuverdiler bir daha da istemedik fotoğraf çekilmeyi”..... Ah teyzeciğim :).... Haydi hayırlı işler dedik ve yokuşu tırmanmaya devam ettik.


Yokuşun sonunda Athena Tapınağı çıkıverdi karşımıza... Athena; Zeus'un kızı ve 12 Olimpos Tanrısı’ndan biri…Babası Zeus'un; kafasından silahlı ve elinde kargası ile doğmuş savaş tanrıçası… El işçiliği ve el sanatlarını koruyan tanrıça olarak da biliniyormuş. Mitoloji'ye göre kadınlara dokumayı o öğretmiş. Bu bilgi, yolda gelirken gördüğümüz o güzel kilimleri, el sanatları ürünlerini nasıl da açıklıyor! Behramkale ve çevresindeki halı ve kilim dokumacılığı, gelişmesini belki de Athena'ya borçlu. Peki bu tapınağın önemi nereden geliyor? Ankaik çağda Anadolu'da dor üzerine yapılmış tek örnek olması ve kabartmalı frizlerin bulunması nedeniyle büyük önem taşıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi bu bilgiler önünde birçok turistin bulunduğu beyaz açıklayıcı levhalardan:)


Tapınağın manzarası da bir o kadar harika! Edremit Körfezi’nin güzelliği, karşıda Midilli….


Tapınağın bulunduğu tepeden aşağılara doğru gidiliğinde bir antik tiyatro göze çarpmaktadır. Daha birçok alan (agora, stoa, nekrapol) gezilebilecek yerler arasındaydı fakat bizim vakit darlığımız nedeniyle bu bölümleri başka bir yaza bırakmak durumunda kaldık.


Tekrar aynı sevimli yoldan arabamıza geri döndük ve Assos’un içine doğru yola çıktık. Sevimli küçük evlerin, zeytinliklerin yanından geçerek zor da olsa bir yere park ettik ve acıkmış karnımızın sesine kulak verip denize küçük bir iskeleyle komşuluk yapan bir balıkçı lokantasına girdik.. Ne yediğimiz söylenmez ama oraya has, özel “sacda kalamar” spesiyallerini yedik, yedik, yedik ve mutlaka yemenizi tavsiye ederiz. :)


Biz iki midesine düşkün, Assos’a gelip oraya özgü dondurmadan da yemeden duramadık. Sanki bir orduya yetecek kadar şey yememişiz gibi..:) Dondurmanın sunuşu bizi cezbetmişti; külahları yaptıkları hamuru, yuvarlak halde bırakıp, arasına dondurmayı koyup servis yapıyoyrlardı. Ağzımız gözümüz dondurma olup maymunlar gibi dolaştığımız Assos gezimiz “Buralara daha sık gelmeliyiz!” şeklinde bitiyordu.


Dönerken Assos’un tarihini anlatan bir broşür elimize geçti..Aristo ve Platon buralarda dersler vermiş, felsefeyi buralarda yaymışlar… Felsefe derslerinde öğrendiğimiz bilgiler, “Bilgi nedir?” sorusunun aranan cevapları bizim ülkemizde yayılmış, öğretilmeye de devam edilmiş. Bu ne büyük bir misafirperverlik :)


Eh, tabii dönüş yolunda Burak oldu Aristo, ben de Platon, başladık felsefe yapmaya.. Düşündük de bu yolun da felsefi bir yanı olmalı, biz de hakkını vermeliyiz:)

3 yorum:

gulcin dedi ki...

Ilk Berrin bana bloglardan bahsettiginde nerdeyse hepsini okumaya bakalim neler yazmislar diye anlamaya calistim.Birinde Assos'tan bahsederken Assosa gittik yapicak hicbirsey bulamadik yedik ictik donduk diyordu.Icim ciz etti.Yazik.Hicbirsey anlamamislar dedim.Nerdeyse her tasiyla tanisik oldugum Assos.Butun sevdiklerimle paylastigim Assos.Bir tarihin yattigi yer.Zeynep o kadar guzel anlatmiski.Keske yllar once cekilen resimlerde digital olsaydi.Hemen gonderirdim.Her gidisimde korkudan nefesimi tutup ta done done indigimiz o yol yesille mavinin o muhtesem buyusu,sahildeki mor salkimli kahve,dunyanin neresine giderseniz gidin bulamiyacaginiz lezzeteki balikci restoranlari,Aristo'nun ders verdigi tepe.Hele saticilar.Ne cok alisveris yapmisimdir orda.
O tepe boyunce butun koy evleri satilmis.Kimi restore edilmis kimi oldugu gibi kullanilan evlerin yeni sahipleri tarihle tezat lux arabalarini o daracik yollara park
etmis.
Akliniz da olsun giderseniz Yagcibedir halisi almadan donmeyin.
Ya da bir avuc toprak yerden tarihi avuclariniz da bulucaksiniz.Sakin atmayin.

Teskkurler Zeynep.
Gulcin

Nilambara dedi ki...

Zeynep'ciğim, belli ki dolu dolu bir 15 gün olmuş, harika... :)
devamını merak ediyorum...
Sevgili Gülçin,yağcıbedir halısı ile ilgili düşüncelerini söylemesen de anlaşılıyor ve kesinlikle katılıyorum... tamamen kök boya kullanılan bu halıların renginin ne yaparsan yap asla solmadığı, ilkgünki parlaklığını hep koruduğu tecrübe ile sabit :)

beto dedi ki...

Assos'a giderken denizin kendini
gösterdiği an bencede muhteşem bir
zaman dilimi.

Beto