12 Mayıs 2008 Pazartesi

Dirsek Teması

1 Mayıs günü 17.55 uçağı ile Roma’dan İstanbul’a hareket ediyorum. Üçlü koltuğun öteki ucunda sarışın Amerikalı bir genç kadın oturuyor. Eline aldığı gazeteler içinde Zaman Gazetesi de var. Beyrut’a gidiyor. İstanbul’a uğramadan edememiş.

-Daha önce kaldığım otelde yer yoktu, ama gel dediler. Olsun, koltukta da sabahlayabilirim.

Biraz arapça biliyor. 12 yıldır Roma’da ingilizce öğretmenliği ve gazetelere tercümanlık yapıyormus. Osmanlıca kokan Zaman gazetesinin isminden başlayarak, içindeki tanıdığı arapça kelimeleri bulması zor olmuyor. Bana gravürün nasıl yapıldığını anlattırıyor. On bin metre yükseklikte gravür dersi veriyorum. Lodos’a karşı inecek uçağımız Karadeniz’den başlayarak Boğaziçi’nin üzerinden Yeşilköy’e doğru alçalıyor. Mavi bogazici, kopruler, sonra sehrimin camileri gözüküyor. Benim gözlerim Taksim Meydanı’nı arıyor.

Cemil Usta, Taksim Meydani’nda zemin katındaki dükkanında çerçeve yapıyor. Sohbet etmeyi çerçeve yapmaktan daha fazla seviyor. Hopa’da atmaca avlamaya çıkıyoruz. İşe danaburnundan başlamak gerekiyor. Yakaladığımız danaburnunu kapancaya koyup alacakuş yakalıyoruz. Alacakuşu bağlayıp düz bir sopanın üzerinde durmaya alıştırıyoruz. Atmaca çırpınan alacakuşa saldıracak. Alaca kuş atmacayı görünce korkudan kıpırdayamayacağı için atmacayı görmesin diye gözlerinin üzerini meşin ile kaplıyoruz (atgözlüğü gibi).

Yüzlerce metre yüksekten yeşil otun üzerindeki yeşil kurbağı görebilen atmaca is rengini göremiyor. Ağı is rengine boyuyoruz. Alacakuş, kıpırdattığımız tüneğe konabilmek için çırpınıyor. Atmaca kanatlarını sıkıp, alacakuşa dalıyor. Ağa on metre kala ağı görüyor. Fakat bütün bu durma çabaları sadece ölümcül bir dansa dönüşüyor. Kuyruk tüyleri kanat teleklerine, pençeleri ense tüylerine karışıyor, ince tüyler yönlerini şaşırıp titreşiyorlar. Güzelim keskin, kararlı gözler, sonbahar renkli tüyler, ayakkabıcıların falçataları gibi keskin gaga ağa dolanıyor. Hemen gidip alıyoruz. Bizim aradığımız rastgele bir atmaca değil. Tüyek (yaşli kuş) ise hemen salıyoruz. Tüyek kuş göç yollarını biliyor. Tüyek kuş avda kaçıyor. Erkek atmacalar ise iki avdan sonra yorulup nefes nefese kalıyorlar, bu yüzden bu yılın yavrusu olsa bile erkek atmacaları da salıyoruz.

Hopa’ya 60’li yıllarda körfez ülkelerinden arap şeyhleri lumuzinlerle adamlarını gönderip şahin toplatıyorlar. Cemil Usta’nın amcası atına binip yemyeşil Yavuz Sultan Selim Dağı’na çıkıp onlara şahin tutuyor. Şimdi devlet yasakladı . Artık atmacalar, şahinler Kafkaslardan gelip Mısır’a kışlamaya dümdüz gidiyorlar. Aslında Türkiye’de av için kullanılan atmacalar bıldırcın sezonu bittikten sonra serbest bırakılıyorlar. Atmacanın adı, atmacanın avlanacak kuşun üzerine atılmasından geliyor.

Cumartesi günü Osman’a gidiyorum. Osman ünlü bir holdingte üst düzey bir yönetici. Ortak yanımız sanat ve güvercinler. Osman Bağdat Caddesindeki güzel evinin terasına yaptığı kümeslerde Sırp yüksek uçucuları besliyor. Çay içip güvercin uçuruyoruz. Güneşten yüzüm yanıyor.

-Dün üç tanesi geri dönmedi , atmacaya çok kuş kaptırıyorum. Özellikle göç zamanı İstanbul üzerinden geçen yırtıcı kuşları bizim güvercinler ile besliyoruz.

Şahinden yaralı bir şekilde kurtulmuş bir güvercini görünce üzülüyor “Ben olsam bu kuşu artık uçurmam” diyorum.

Karşı damda Bursa güvercinleri uçurmaya başlıyorlar. Apartmanın kapışıcısı besliyormuş. Bir uçaktan atılmış siyah-beyaz fotoğraflar gibi Bursa güvercinleri göğü kaplayıp taklalar atmaya başlıyorlar. Arka damda beyaz bir Mardin güvercini görüyoruz. Sinan hemen arkadaşı kapıcıyı cep telefonundan arayıp kordinatları veriyor. Bu farklı kesimlerin insanlarının bir güvercin sayesinde de olsa dirsek temaslarını kaybetmemeleri, dost olmaları hoşuma gidiyor. Kavga ettiğimiz, kızdığımız insanların hep kendimizden ayrı yanlarını görüyoruz. Oysa bir gün, aynı demli çayı sevdiğimizi: aynı çiçekleri kokladığımızı; aynı küfürleri; aynı havayı soluduğumuzu bir anlasak belki hepimiz daha hoşgörülü, dünyamız ve ülkemiz daha güzel olacak.

Galericim beni bir şarap partisine davet ediyor. İrem’i arayıp “Gelmek isterrmisin?” Diye soruyorum. İrem “Neden olmasın.” diyor. Saat 19.00’da Galatasaray Lisesi’nin önünde buluşmak üzere sözleşiyoruz. İrem ile sözleştiğimiz saat 19.00’da Galatasaray Meydanın’da göstericiler; Galatasaray Lisesi’nın yeşil kapısının önünde kalkanlı, coplu, gaz maskeli, gözyaşartıcı bombalı polisler var. Aralarına girip İrem’i bekliyorum. Neyse İrem tam zamanında geliyor.

Şarap partisi kalabalık. Her taraftan İtalyan şarapları ikram ediliyor, mezeler de İtalyan mezeleri. İrem et yemediği için mezelerde zorlanıyor. Ciğ kalamarın önündeki garson çiğ kalamara uzandığımı görünce “beyefendi bu çiğ “ diye uyarıyor. Sanki servis yapmak için değil servisi engellemek için oraya konmuş. Ben kalamarların ve pilavın siyah sosundan dudaklarım simsiyah oluncaya kadar çığ kalamar yiyorum. Ahmet Bey tiyo alıyor. En kaliteli şarabın kapıdan en uzak noktada olduğunu öğreniyor. Garsondan istiyoruz, getiriyor. Önce itici gibi gözüken bir kadın dergisinin yazarı Serhat Bey nereden buluyor ise gidip kendisi için kocaman dana biftekleri buluyor. Haddimizi bilip şaraba dur dedikten sonra, galericime ve bu geceyi düzenleyen eşine teşekkür edip kapıya doğru yöneliyoruz. Kapıda bize ahşap sandıklar içinde ikişer şişe şarap daha hediye ediyorlar.

Betül’ü sergime davet ettiğimde, açılışa gelemeyeceğini ama cuma günü gelmek istediğini söylüyor. Cuma günü galeriye doğru giderken İtalya’dan aldığım telefonumun gümrük işlemlerini yaptırmadığım için telefonumun kilitlendiğini fark ediyorum. İstanbul’daki son günümde hiç bir dostumla haberleşemeyeceğim düşüncesi dünyami karartıyor. Galericim bana kullanmadığı bir telefonunu veriyor. Betül’e telefon edip beni arayıp aramadığını soruyorum. Galeriye doğru yola çıktığını söylüyor. Böylece Tofucanlardan Betül’u de tanımış oluyorum. Birden Betül’e İtalya’dan getirdiğim çiçek tohumlarını ve çiçek kurutma aletinin vidalarını evde unuttuğumu fark ediyor üzülüyorum. Sonra bir Tofucan daha fazlalaşacağımızı fark edip seviniyorum. Nasıl leylekler yeni Tofucanlar getiriyorsa belki de postacılar da çiçek tohumlarını Betül’e ulaştırırlar diye avunuyorum.

Pazar günü Eren telefon edip daha önce planladığımız yemeğe yetişemeyeceğini söylüyor. Bu yemek İstanbul’daki son akşamım Cuma’ya kalıyor. Beni Istanbul’un meyhanelerini gezdiren Eren’e hic olmazsa bir gravür götüreyim diyorum. Evde orta boy çerçeveli tek gravür “Goya’ya Saygı adlı Desnuda”. Kaldığım evde çıplak kadını şaracak ne bir poşet, ne de bir parça kağıt var. Çerçevenin üzerini iki katalog ile kapatıp Desnuda’yı koltuğumun altına koyup yola çıkıyorum. Otobüste yanıma oturan kız çerçevede ne var diye merak ediyor. Ben de etekleri rüzgardan uçma ihtimali olan bir kadın gibi çerçeveyi sıkı sıkıya örtüyorum. Galatasaray’a geldiğimde bir kırtasiyeciden bir poşet alıp çerçeveyi içine koyuyorum.

Eren, kardeşi ve eniştesi ile sözleştiğimiz buluşma saatine daha yirmi dakika var. İngiliz Konsolosluğunun köşesindeki ayakkabı boyacısın taburesine oturup ayakkabılarımı boyatıyorum. Siyah boyalar gibi siyah saçlı esmer yüzlü boyacı, değişik kahverengileri karıştırarak bir ressam gibi ayakkabımın rengini tutturuyor. Sonra ayakkabımın kösele kısmının uçmuş siyah rengini keşfediyor. Bana “ Buraları siyah idi değil mi?” diye soruyor. Evet diyorum. Hemen köselenin yan kısmını siyaha boyayıp “Ben ayakkabının orjinal halini yakalamayı severim.” diyor.

Cumartesi Roma’ya dönmeden bir kaç saat önce kaldığım semtte Mehtap’ın benden istediği tarhanayı aramaya başlıyorum. Girdiğim dükkanların sahiplerinden biri çaresizliğimi görüp “Hasta için mi?” diye soruyor. Ben “Yok, yok doktor için” diyorum. Ama tarhanayı bulamıyorum. Havalimanına gitmek için semtin korsan taksilerinden birini çağırıyorum. Uçağa epey bir zamanımız var. Korsan taksici semti tanıdığı için sokak aralarındaki dükkanlarda Mehtap’a tarhana arıyor en sonunda buluyoruz.

Fatih Mika 11 Mayıs 2008 Roma

7 yorum:

berrin açılmış dedi ki...

karadenizli biri olarak
atmaca avını
protesto ediyorum
valla / ciddiyim
fatih
yaşadıklarını yine öykü haline getirmişsin
ve
güzel olmuş

Fatih Mika dedi ki...

Sevgili Berrin,
Yazinin atmaca kismi Cemil Usta'nin cocukluk anilarindan. Artik av filan yok, anilarimizla idare ediyoruz.

Brajeshwari dedi ki...

Bende Cemil Ustayi protesto ediyorum öyleyse...

Mehtap Pasin Gualano dedi ki...

Ben encok hastaya degil, doktora tarhana corbasi kismini sevdim.. Hele ki yaninda Turkiye'den gelmis taze taze gazeteler de olunca (daha almadim ama, henuz okunmamis gazete her dem tazedir bence).

Fatih Mika dedi ki...

Sevgili Burcu,
Cemil Usta'nin bu anlattiklari, daha sigaralarin uzerinde "SIGARA INSANI OLDURUR" yazmayan donemlerden. Yani o zamandan bu yana Cemil Usta'nin koprulerinin altindanda cok sular akmistir.

7zeytin dedi ki...

Hocam tecrübe budur...
selam olsun
fatihlere
yeni fetihlere...
o.

7zeytin dedi ki...

Hocam ben tekrar okudum yazıyı
ve şarap kısmına takıldım.
Şimdi o kadar şarabı sen tek başına içeceksin de bizim canımız çekmez miii
Karaburun da yerli şarap üreten bir arkadaşım dün bize de bir şişe getirdi.
İçerken seni hatırlayacağım,
atmaca kısmının atmaca olduğunu anlamıştım ama yine de
heyecanlandım.
Atmaca avına da saygım var.
Ama sonunda atmacların doğaya salındığını bilmek en güzeli
Yırtıcılar ruhlarını kaybetmeden...
Avcı ruha saygıyla,

sevgiler
ozan