25 Şubat 2008 Pazartesi

Doğa, Çevre, Ekoloji / Nesimi Ozan Veryeri

Küçük bir çocukken başladı doğaya olan ilgim. Babam avcıydı. Hemen her hafta sonu ava gider ve genelde eli boş dönmezdi. Bahçeli evimizde beslerdi köpeğini, köpeğin adı “Jet” idi. Aynı bahçede tavuklar da vardı. Narenciye ağaçları ve bir tek nar ağacını hiç unutamıyorum. Evin arkasındaki tarlada boyum kadar baklaların içinde kaybolup giderdim arkadaşlarımla. 7 yaşındayken o evden taşındığımızda çok üzüldüğümü hatırlıyorum. İlk defa apartman ile tanışmıştım. Apartmanda yaşam modern yaşam tarzına geçişti sanırım, medenileşmekti. Doğa ile bağım, apartmanın biraz ötesindeki bataklık kurbağalarını parfüm şişesinde besleme uğraşıları ve daha sonra rahmetli annemin doğduğu narenciye bahçesinde her türlü canlı ile sabahtan akşama kadar yoğrularak devam etti. Yaptığım yaramazlıklardan dolayı anneannemden işittiğim azarları unutmuyorum. Ve onun odun fırınında pişirdiği sıcacık çıtır börekleri...( İçinde sarmaşık, ısırgan otu, ıspanak, radika olan börekler... Porselen tabakta, yanında soğuk ayran ve çıplak elle...)

1980’li yıllarda İzmir’e bağlı Karaburun yarımadasında alınan bir yazlık evle, (hem denize 1, 2, 3 değil; 0 bir ev) denizle iç içe yaşantım başladı. Bugün bu yazıyı Karaburun’dan yazmamın en önemli nedeni bu suların berrak, tertemiz yüzü ve buraya olan açıklaması zor sevgim... Öyle ki, deniz kıyı koruma amaçlı bir projeyi yürütmek üzere 2000 yılında kente arkamı dönerek bu kıyılara yerleştim.

Aynı dönemde içimdeki tüm heyecan ve arzuyla “Çevre Bilimleri” konusunda yüksek lisans yapmak şansını yakaladım.

Eğitimin ilk gününde hocamız bize doğa ve çevre kavramları arasındaki farkı anlattı.

1960’lı yıllarda artık tüm Dünyada gözle görülür şekilde hissedilen çevre sorunları ardından “ Ekoloji” bilimi ayrı bir bilim dalı olarak kabul edilmeye başlamıştı. Bu üçüncü terim de anlamını derinlemesine irdelemem gereken bir başka kavramdı.

Uzmanlık alanım olan kıyı ve deniz koruma ve Akdeniz foku, monachus monachus, hakkında yazmadan önce bu üç terim üzerinde durmakta izninizle fayda gördüm.


Doğa, içinde herhangi bir insan veya insan faktörü olmayan tüm diğer canlı ve cansızların oluşturduğu ortam
Çevre yukarıdaki tanımdan yola çıkarsak üzerinde insan etkisi ve-veya bizzat insanın bulunduğu ortamlar . Kısaca,
Çevre = Doğa + İnsan.

Ekoloji bilimi de doğa ve insan ilişkilerini, oluşturulmuş olan çevredeki sorunları, etki ve tepkileri inceleyen ana bilim dalı. Ki bu ana bilim dalı tabiri caizse tüm diğer bilim dalları ile işbirliği içerisinde işleyen interdisipliner bir sistem.


2008 yılında insanoğlunun neredeyse her noktasına kadar etkilemiş olduğu yerküre doğasının pratik anlamda “Çevre” olarak adlandırılmasının ana nedenini böylece açıklayabiliyoruz. Çevre koruma, çevre araştırma, çevre bilinçlendirme, çevre eğitimi bugün uluslararası terimler olarak kullanılıyor.

Marco Polo Koyunu (Koçu). Avrupa‘dan Çin’e yolculuğu esnasında Pamir Sıradağları Afganistan’da 5000 m irtifada inanılmaz zor koşullar altında ilerlerken Marco Polo’nun (1254-1324) keşfettiği ve kendi adını verdiği canlılardır. Bu canlı bugün hala dünyada avı en zor olan canlıların başında gelmektedir. “Bugünkü anlamda çevre” yi yaratan modern insanın uzun eli ve çevre olgusunun “geliyoruuuuum” diye kıpırdanmaya başladığı geçmiş hakkında bu örnekle fikir sahibi olabileceğimizi düşündüm.

Yaşadığı doğa ile bütünleşmiş yerel insan varlıklarını kişisel olarak o doğanın bir parçası olarak değerlendiriyorum. Amerika kıtasındaki yerli Kızılderililer veya Avusturalya kıtası Aborjinleri. Fakat elinde silahı ve not defteri ile seyahate çıkmış olan kaşifler, keşişler, savaşçılar vasıtasıyla doğanın “bilinirlik kazandıkça” çevreye doğru dönüşüm geçirdiğini anlıyorum.

Paralel bir mantıkla kendimde hissettiğim bir endişeyi burada yazmak isterim. Daha önce belki de sadece o kıyının yerlileri tarafından bilinen ve istihbarat çalışmaları ardından yaptığımız arazi çalışmalarında keşfettiğimiz her fok mağarası da bana bir nebze suçluluk duygusu kattı. Korunması amacıyla bilim dünyasıyla ve tüm insanlıkla paylaştığımız bu özel ve bakir bilgi, acaba her zaman doğru amaçlara hizmet etmek üzere kullanılacak mıydı? Yatak odasına kadar incelediğimiz foklar hakkında edindiğimiz, doğal, doğaya ait bilgilerin naifliği ve saflığı elde tutulurken kırılacak kristal bir bardak gibi. Dolayısı ile doğayı çevreye dönüştüren bilgi belki de yaşadığımız çevre sorunlarının temeli. Bilginin kalkınma amacıyla kullanılması medeniyet olur iken, doğanın insandan ve hatta insanın medeniyetten korunması için kullanılması romantik bir sevda ve hatta bazen vatan hainliği olarak anlaşılıyor hala ülkemizde. Velakin bu bilgi denilen şey hele bir de bilimse vay halinize…

İzmir / Karaburun Yarımadası yerlisi, Sayın Prf. Dr. Ahmet Kocataş’ ın - Ekoloji Çevre Biyolojisi- kitabı dördüncü baskısında şöyle bir açıklama var:
“Yirmi birinci yüzyıla girerken Ekoloji Bilimi klasik yapısını değiştirerek insanlığın geleceğini ilgilendiren bir bilim dalı konumuna gelmiş bulunmaktadır. Bu işlevi nedeniyle de Ekoloji “Bir Biz Bilimi” ya da 'Tüm insanların geleceğini sigortalamaya çalışan aktiviteler bilimi' olarak tanımlanmaya başlamıştır...”

“Bir Biz Bilimi”, ilk bir iki sayfasını okuduktan sonra elimize yapışan veya “Yok canım, daha neler” diyerek rafına geri koyduğumuz kalın ve süssüz bir romanın adı gibi...

Akdeniz fokları ve denizlerden bahsetmek dileğimle,
saygılarımla
Nesimi Ozan Veryeri

8 yorum:

Nilambara dedi ki...

Tofunun en taze kanı olarak hem bilgilendiren hem de satıraralarında "adabeyi"ni tanıtan çok hoş bir yazı ile tofuya hoşgeldin Ozan, yazılarını daha sık okumak dileğiyle :))

Brajeshwari dedi ki...

hoşgeldiniz..

Foklara selam benden..Naparlar, nerde yatarlar görerek öğrenmek istemeden.. uzaktan uzağa selam yolluyorum..onlar selamimi alsin yeter..

Karaburun'a da selam...ne guzeldir orasi simdi...

Fatih Mika dedi ki...

Sevgili Nesimi Ozan Veryeri,

Diger yazilarini severek okuyacagimiz ilk yazindan belli. Ustelik, benim yetistigim cografyadan farkli bir cografyanin hallerini, kokularini, tadlarini simdiden duymaktayim.

Aramiza hos geldin.

Mehtap Pasin Gualano dedi ki...

Bence de hosgeldin.
Yillar once Vakko'nun onculugunu yaptigi bir kampanya vesilesiyle "monachus monachus" larla tanismistim (Tabii kagit uzerinde) Yazini merakla bekliyorum.
Bu arada ne cok renk, ne cok seda var tofu'da degil mi?
Bizim ortak noktamiz nedir sizce..?

berrin açılmış dedi ki...

tofugruba hoşgeldin
ozan
yazılarını merakla bekliyorum
oooo
sende birsürü konu var yazabileceğin

Subhankari dedi ki...

Merhaba Ozan Bey,

Hoşgeldiniz Tofu'ya... Çok da güzel bir yazıyla giriş yapmışsınız. Kendi adıma hep duyduğum ama aslında yeterince bilmediğim kavramlara açıklık kazandırmış oldunuz bu yazıyla. "Bilgi" üzerine yazdığınız cümleler ise düşündürttü beni epeyce... "Bilgi sahibi olmanın sorumluluğu" gibi bir başlık geçti içimden... Ya da işte "bilmekle bilgi sahibi olmak aynı şey midir?" gibi bir soru? Anladığım kadarıyla siz teorik/pratik bilgi sahibi olmanın ötesinde, bu yaşamın taa içinde olmayı seçerek aslında onun bir parçası da olmaktasınız. Yeni yazılarınızı ilgiyle bekliyorum ben de...

beto dedi ki...

Sevgili Ozan çok hoşgeldin Tofuya.
Sadece doğanın insandan değil,zaman zaman insanın insandan korunmasıda gerkiyor galiba.
prof.Dr.Necmettin Çepel'in ekolojik
sorunlarla ilgili bir kitabını okurken ,insanoğlunun açgözlülüğün,hırsının ,tatmin edilemez egosunun kontrol altına alınmadıkça çözümlerin çok uzak olduğunu düşünüyor insan...

Betül

ezgi umut dedi ki...

Merhabalar, bir yazı için fok sözcüğünden yola çıkınca sizin sayfanıza ulaştım. Çok duyarlı öyküler ve foklar konusunda anlatıklarınız da çok ilginç. İlk başka bir haberde mağaralara kamera konduğunu okuyunca hissettiklerimi dile getirmişsiniz. Öyküleriniz ya da gerçek yaşlam mı o balıkçı güzel ve hüzünlüydü ki zaten yaşam da bu sanırım. Ege Vira geldi mi bir daha? Benim de bir öyküme konuk olabilir mi, çocukların düşlerine girebilmek için ya da bilinçlerine? ezgiumut[]gmail.com esenlikler diliyorum.