25 Ocak 2008 Cuma

Söz


Burcu MSN’de “yılbaşı kartını aldım teşekkur ederim, içine sakızımı koyup ben de sana yılbaşı kartı gondereceğim. Sakızımı ne olur Roma’nın güzel bir yerine yapıştırıver” diyor. Ben de “şimdi başıma iş aldım” diyor, ama Burcu’ya bana sakız filan gönderme diyemiyorum. Arkadaşlıklar bedel ödemeden, arkadaşlık olmuyorlar.

Posta idaresinin özelleştirilmesinden midir, Kurban Bayrami ile Noel’in ve Yılbaşının birbirleri ile karışmasından mıdır? Bilmem, mektup gecikiyor. Ben de bu gecikme ve günlük hayatın akışı içerisinde mektubu unutuyorum.

Bir gün apartmanın giriş kapısına geldiğimde polislerin ellerinde kağıtlar zillerin içerisinde bir isim aradıklarini görüyorum. Bir iki dakika içinde aranılan zilin bizim olduğunu ve önümüzdeki salı günü saat 11.30’da karakola gidip ifade vermem gerektiğini ögreniyor, fakat ne için ifade vermem gerektiğini oğrenemiyorum.

Önum, arkam, sağım, solum, bütün yakın tarihimi göz önüne getiriyor, fakat neden polise ifade vermem gerektiğini çıkaramıyorum.

Salı gününe kadar olan dört uzun günü sıkılarak geçiriyor. Salı sabahı erkenden kalkıp kendime çeki düzen veriyor, çok mecbur kalmadığım zaman giymeyi aklımın ucundan bile geçirmedigim takım elbisemi giyip, kravatımı takıp, ayakkabılarımı parlatıp karakola gidiyorum. Karakolun önünde, kokenleri benim kokenlerime benzeyen yabancıların oturma izinlerini almak için yaptıkları uzun kuyruğun arasından sanki ayrıcalığım varmış gibi geçiyor, ama bu randevunun yerine o kuyrukta bekliyor olmayı tercih ediyorum. Kapıdaki görevli, gitmem gereken odayı gösteriyor. Kapıyı çalıp giriyorum. İçeride üniformalı polisler yerine beyaz önlükler giymiş daha çok doktora benzeyen memurlar var. Ama biraz sonra kurt köpekli üniformalı bir polis de odaya giriyor. Ben kendimi tanıtıp, beni çağırmışsınız diyorum. Aynı anda masanın üzerindeki zarf dikkatimi çekiyor. Aklıma hemen Burcu’nun mektubu ve başıma geleceğini tahmin ettiğim şeyler geliyor. Bu hikayenin, bürokrasinin içinde uzayıp gideceğini ama suç işlemediğimi bilip biraz rahatlıyorum.

Beyaz önlüklü polislerden kadın olanı “Bu zarfın içinde içerigini tespit edemedigimiz bir madde bulduk. Bu madenin, yeni, deşifre edilmemiş bir uyuşturucu madde olmasından şüpheleniyoruz. Bir örnegini Amerika’ya NASA laboratuarlarına gönderdik. Ama sizin de bize yardimci olmanızı istiyoruz. Eger bize yardımcı olmayıp soruşturmayi yanlış yönlendirmeye calışırsanız bütün bunları sizin aleyhinizde delil olarak kullanacağız. Biz gerekli örnek parçayı aldık, mektubu ve bu yabancı maddeyi size veriyoruz. Buyrun.” diyor.

Zarfı alıp karakoldan cıkıyorum. Daha karakoldan disari adımımı atar atmaz aldığım her nefesin bile izleneceğini biliyor, sokağın köşesini dönerken gayrı ihtiyari yan gözle arkama bakıyorum. Içimden zarfı ilk cöp tenekesine birakıp kurtulmak, olayın dışına çıkmak duygusu geçiyor. Nasılsa Burcu’ya “San Pietro’nun kubbesine yapıştırdım” derim iş biter diye düşünüyorum. Aslında işin bitmeyeceğini biliyorum. Başkalarına söylenmiş her sözün önce kendimize söylenmis bir söz olduğunu, başkalarına söylenmiş bile olsa söylediğimiz her sözü baskalarından daha fazla içimizde tasıdığımızı biliyorum.

1980 oncesi, Osman “Ben nişanlanmak icin Sivas’a gidiyorum.” diyor. Ben de Osman’a “Bana Sivas’tan boynuz saplı, küçük, bir köylü çakısı getirir misin?” diyorum. Osman Sivas’tan döndügünde parlayan nişan yüzügünü taşıdığı eliyle bana boynuz saplı çakımı hediye ediyor. Ben de cok saf bir şekilde “ Bu çakının ömrü sizin evliliğinizin ömrü kadar uzun olsun.” diyorum. Hemen çok büyük bir yemin etmiş gibi kızarıyor, “şimdi sözünü tut Fatih” diyorum. Son otuz yılda başımdan ve yanımdan geçenleri, geride bıraktıklarımı saysam elbette bitmezler. Yaşadığım ülkeler bile paramparça parçalara bölünmüşler. Ama Osman’ın Sivas’tan getirdiği cakıyı hala saklarım. Ustelik Osman ile son yirmi yıldır bir türlü görüşemedik, belki de ona söylenmiş bu sözü o hiç duymadı. Ama ben agzımdan cıkanı nasıl duymam?

Dikkatli olmalıyım. Gündelik yaşamda her insanın yapabileceği yanlışlardan bile kaçınmam gerektiğini biliyorum. Çünkü mercek altına alınmış durumdayım. Bundan sonra, yeşil ışık yanmadan ara, boş sokaklarda bile karşıdan karşıya geçmiyor. Büfeden aldığım kağıt mendilin KDV fişini istiyor, metroda ve otobüste küçük çocuklara ve kendimden biraz daha yaşlılara bile yerimi veriyor. Acelem olsa bile komşu kadının pazar arabasını sekizinci kata kadar cıkartıyor. Üst kattakilerin gürültülerini konser yerine sayıyor, son otuzbeş yıldır olmadığım sinek kaydı sakal traşımı oluyor, sessiz sakin yaşamıma devam ediyorum.

Ama Burcu’ya sözüm var. Artık kurumuş olan bu sakızı, yapıştıracağım yere kendi öz gücü ile değil de, bir yapıştırıcı ile yapıştırmam gerekiyor. Aklımdan slikon, uhu, ve japon yapıştırıcısı geçiyor. Kimyager bir arkadaşıma hangi yapıştırıcının daha kaliteli olduğunu soruyorum. O da bana bunun sadece yapışkana değil, yapıştırılacak yere de bağlı olduğunu söylüyor. Eğer bir ağaca yapıştırırsam bir botanikçi ile, bir yapıya yapıştırırsam bir inşaat mühendisi ve bir restarasyon uzmanına danışmamın iyi olacağını söylüyor. Botanikçi agaçlara yabancı bir madde yerine sakızı çivilememi ve bunun ağaca bir zararı dokunmayacağını söylüyor.İnşaat mühendisi ise sakızı eğer bina yeni bir bina ise,çimento ile; eğer bina tarihi bina ise, yumurta akı ve kil karışımı bir harç ile yapıştırmamı öneriyor. Bu yumurta akı ve killi harç restarasyon uzmanında kafasına yatıyor.

Şimdi iş, sakızı yapıştıracağım yerin tespitine kalıyor. Bu araştırmaya akademiden cıktıktan sonraki bütün zamanımı ayırıyor ve Roma’yı tekrar ilk geldiğim zamanki gibi gezmeye başlıyorum. Fakat bütün bu araştırmalarımın sonucunda sakızı Villa Borghese’de ki terasın bir kenarına yapıştırmaya karar veriyorum. Bu terastan bütün Roma’nın San Pietro’nun kubbesine kadar güzel bir görüntüsü var.

Şimdi bütün sorun, erkenden evden çıkıp, peşimdeki bütün polisleri atlatip Villa Borghese’ye ulaşmak. Evden çıkınca hergün metro’ya gittiğim yol yerine önce şehrin dışına giden bir otobüse rastgele biniyor. Otobüsün içindeki yolcuları sayıyor, benimle aynı durakta inenleri mimliyor. Sonra şehri enlemesine kesen başka bir otobüse biniyorum. Benimle aynı durakta inen sekiz kişiden, üçü bu yeni bindiğim otobüse biniyorlar. Bunlardan biri bıyıklari yeni terlemiş bir lise öğrencisi, ikincisi cok süslü püslü çırtlak yeşil paltolu genç bir kadın, üçüncüsü gri paltosu kadar silik orta yaşlı bir adam. Beni izleyen adamın bu silik kişiliklinin olabileceğini düşünüyorum. Bu işleri yapanlar, genellikle baskalarının akıllarında kalmak istemezler.

Birden aniden otobüsten iniyor, iki sokağı iş olsun diye gezdikten sonra şehre doğru giden banlio trenine biniyorum. Çok kalabalık olan vagondaki yolcuları gözden geçiriyor ve hemen gri paltolu adamı yolcuların arasında yakalıyorum. Fakat yolcuların arasında ilk otobüsten benimle birlikte inen iki kişi daha var. Bunlardan biri emekli olmuş bir memur izlenimi veriyor. Diğeri latin amerikalı bir yuze sahip. Ikisini de gözhapsine alıyor; bir müddet sonra emekli izlenimi vereni bir genç kiza sürtünürken yakalıyor ve beni izlemediğini anlıyorum. Latin amerikalı tipli ise elindeki gazete ile herkesin görüşünü kapatıp gazetenin altından elini bir yolcunun çantasına sokuyor. Içimden gidip gri paltolu adamın boğazına saılıp beni izleyeceğine bu hırsızları yakala demek geçiyor ama susuyorum.

En sonunda aman be deyip gidip sakizi Villa Borghese’de ki terasa yapıştırıyorum.

Bir gün sonra tekrar polisler eve gelip beni karakola davet ediyorlar. Karakolda bütün bu olanlar konusunda en bilgili kişinin Burcu olduğunu ve masraflarını ödedikleri takdirde kendisini Roma’ya getirtebileceğimi söylüyorum. Kabul ediyorlar. Ornek olarak polise verilmek uzere elinde bir kutu “Dandy” sakizi olan Burcu’yu Roma Leonardo da Vinci Havaali’ninda karsılıyor, eline bir Roma haritasını, evin adresini, evde dikkat edilmesi gereken bir kac önemli noktanın yazıldığı pusulayı ve evin anahtarlarını veriyor. Burcu, biz bir saat sonra Istanbul’a uçuyoruz diyorum.

Burcu’dan ayrıldıktan sonra hemen havaalanının barına gidip barın büfesindeki bütün sakızları alıyor. Alelacele çiğniyor, Havaalanının postanesinden dünyadaki bütün arkadaşlarıma postalıyorum.


Fatih MİKA

7 yorum:

Brajeshwari dedi ki...

Fatih ya
inanamadim ironine-inanamadim kurguna...bir yandan guldum bir yanimda cok duygusallasip mutlu oldu..

berrin `bana hic siir yazilmadi` demisti zamaninda...bende bir sakizimın ve bana verilmis bir sozun uzerine,bu kadar guzel bir yazi beklemiyordum..berrincim bak bana hikaye yazildi diye hava atabilirmiyim simdi:P

sagol beni cok mutlu ettin.. aklimdan-bir anda,yeni hikayeler uydurman icin,yeni icatlar cikarmak gecti sana yollayabilecegim.. bilmem belki yaparim.. bu kisa film bile olur biliyormusun..umarim sende yazarken
benim okudugum kadar cok eglenmissindir.

anılarını,hayatının detaylarını edebi dilinle harika aktardıgın gibi,hayal gucunde beni inanilmaz etkiledi..e Burcu bunun ustune ne der? "hadi yazmaya başla" degil mi?

cok tesekkur ederim..bu yazıyı hep saklayacagım.ayrica bilecegimki, oralarda bir yerlerde.. Roma'yı dusunerek cigneyip,balon yapıp patlattigim sakizim,yapısmis durumda...tabi onu balon yapma ve hayal kurma yetenegimden cok;onu yapistirana guvendigimi de unutmayacagim icten ice gulumseyerek... bu yaziya resim olarak senin sakız cignerken bir fotografinda olmaliydi ama...dusunemi yorum cakkudu cukkudu seni...:)

sevgiler cok benden..sakızımı ve dilegimi benim kadar onemseyen sana..

mutluyum...

berrin açılmış dedi ki...

karadenizli
olmamla alakalı olarak
yazının başında bir an
italyan polisi süpermiş
hiçbirşeyi atlamıyor
cikleti bile yakalamışlar diye düşündüm:)
burcucum
keyfini çıkar
gülümse
senin şiirini okuduğumda
benzer şeyler hissetmiştim
ve
mutlu olmuştum
fatih
bu öyküleri bir kitapta toplamalı artık diye düşünüyorum

beto dedi ki...

Bende ikinci karadenizli olarak,
öykünün dörtte üçünü gerçekmiş gibi
okudum.Fatih efsaneye dönüşen
kitabını yazmalı,banada imzalamalı.

Betül

Brajeshwari dedi ki...

bak herkes kitabini yazmak konusunda fikir birligine variyor Fatih:)

ama Fatih nerelerde hic yazmiyor dedirtme bize..onun guvencesini de alalim da.

Fatih Mika dedi ki...

Sevgili Arkadaslarim,
beni kitap konusunda cesaretlendiriyorsunuz, tesekkur ederim. Ama benim asil dilegim, el birligi ile TOFU'nun daha okunulur hale gelmesi.

Yoksa ben sinirli sayida sanatsal bir kitap (el baskisi, gravur basar gibi)yapar ve sizlere imzalar veririm.

Simdilik kendime verdigim sozu tutup TOFU'ya her hafta bir yazi yazmayi becerdigim zaman ben zaten mutlu oluyorum.

kum rengi dedi ki...

Sayın Mika, (Soyadınız gerçekten çok ilginç)

Yazılarınızı okuyorum geçmişe dönük olarak, işimden zaman buldukça ziyaret ettiğim sitenizde.Gerçekten dile hakim olmanın yanısıra, iyi malzemeniz olduğu da gözleniyor.Detayları hafızanızda tutmanızda sizin sanatçı kişiliğinizi ele veriyor.Bende okurken, başka bir yerde birşeyler yazıp yazmamış olduğunuzu merak ettim.Meğer bu cesaretlendirme ondanmış.

Kişisel olarak yorumumu sorarsanız;..Önceye yönelik okuduğum yazılarınıza nazaran,tutukluğunuzu daha çok atmış olduğunuz..Hala ara kısımlarda doldurulması gereken bir takım detayları ve bağlantıları eksik görsemde, yazılarınızdan ve dilinizin gücünden etkileniyorum.Yazar olarak mütevazi olmayın derim.Yazmaya devam edin ve ileride bu işi profesyonel olarak yapın.İnanın yazı yazan birçok insanın sizden fazlası yok,hatta azı bile vardır.

Sevgiler,yolunuz açık olsun.

ve ayrıca teşekkürler
Yorumuma yer veren, uzun uzun burayı işgal etsemde huzursuzluk duymamamı engelleyen,paylaşan size..

Fatih Mika dedi ki...

Sevgili Kum Rengi,
yazilarima ve blogumuza gosterdiginiz ilgiye tesekkur ederim.

Dilerim ki, yasamim boyunca cesitli bedeller odeyerek topladigim malzeyi yazilarimda kullanip, yazmaya devam edeyim. "Baki kalan su gok kubede hos bir seda olsun"

Yazmak, benim icin issiz gucsuz, evsiz barksiz evlenmek gibi bir sey. Elinizde bir kagit ve kaleminiz olmasi, duygu ve dusuncelerinizi bir cok kisi ile paylasmaya yeterli. (simdi karsilikli yaptigimiz gibi)

Oysa gorsel sanatlarda bu hem uretirken, hem de paylasirken cok kolay degil.

Hoscakalin.