7 Ekim 2007 Pazar

Roma Leonardo da Vinci Havaalanı


İstanbul’dan, Aksanat’ın Cep Sanat Galerisi’nde açtıgım sergimden donuyorum. Elimde dosyalar, dosyalarda gravurlerim var. Bu sık sık yaptıgım bir sey degil. Genellikle İtalya’ya, geriye gravur getirmiyorum.

Her sey olagan bir sekilde giderken gumruk memurlarından biri “O dosyalarda ne var?” diye soruyor. “Baskı” diyorum. “Aç bakalım” diyor. Dosyaları açıyorum. Yuz tanenin uzerinde gravur ve bes tane de bakır kalıp var. Gumruk memuru ters bir adam. İnatlasmaya baslıyor. Bu durumda benim yapacagım hiçbir sey yok. “Esyalarını al beni takip et” diyor. İç taraflarda bir odaya gidiyoruz. Baska gorevliler de geliyor. Bana gravurlerin bedelini soyletmeye çalsıyorlar. Ticari degerleri olmadıgını. Bunları yapmak için kagıt, bakır levha ve murekkebe harcadıgım parayı soyluyorum. İnanmıyorlar. İçimden “ayıkla princin tasını” diyorum.

İtalya gibi bir sanat ulkesinde; onca galerici, sanat elestirmeni, akademi, muze varken; benim gravurlerimin bir degeri oldugunu bir gumruk memuru kesfediyor. Buna ben de sasiriyorum.

Bulundugumuz odada uç masa var. Bir tanesinin uzeri daha once yakalanmıs, kucuk torbalar içine konulmus, uzerleri etiketlenmis uyusturucularla dolu. Bir memur bunların arsiv isiyle ugrasıyor. Bir ara basını kaldırıp diger memura “tamam diyor uç ayrı çesit uyusturcu, fakat toplam agırlıgı suça giriyor. Oysa hakim tek tek degerlendirmis. O zamanda suç olmamıs”

Odaya kurt kopekleriyle gumruk memurları giriyor, çıkıyor. Uyusturucu ile yakaladıkları iki İspanyol gencini getiriyorlar. Yakaladkları uyusturcuları benim gravurlerimin uzerine koyuyorlar. Isyan ediyorum. Buradan ayrılırken tekrar kopekler tarafından durdurulmak istemiyorum. Uyusturucuları hemen dosyalarımın uzerinden kaldırıyorlar.

Beni bırakmıyorlar.

Bir de beni, gravurlerime “litografi” demeye zorluyorlar. Cunku “baskı” deyince akıllarına litografi geliyor. Oysa uç kagıtçı sanat tuccarlarının butun orta sınıflara ve bu gumrukçulere de litografi (tas-baskı) diye benimsettikleri sey aslında sanatçı imzalı ofset tıpkı-baskılar (reproduksiyon). Yok diyorum bunlar asit oyma, kumlama, aratonlar teknigi, seker-çini. Zaten onlerinde bakır kalıplar da var. Hayatta en iyi bildigim islerden biri olan gravuru yeni dogmus cocuga bile anlatabilen ben; bunu gumruk memurlarına degisik tekniklerle yapılmıs yuzden fazla ornek ve bes bakır kalıpla anlatamıyorum. Gravurlerimi zabıtlara “litografi” olarak geçiriyorlar. Ve ben de sanat eseri kaçakçısı oluyorum. Daha sonra çok bilmis bir uzman “litografi”lere ciddi bir maddi deger biçiyor. Fakat bu uzmanın adını butun çabalarıma ragmen bulamıyorum. Yılda 35 milyon turistin bu sanat sehrine gelirken kullandıgı Leonardo da Vinci Havaalanı’ndayız. Benim gravurler uzmanların elinde tasbaskı oluyor.

Roman olabilecek kadar çok malzemeli bu oyku dort yıl suruyor. Gravurlere artık uzulmuyorum. Nasıl olsa yenilerini basıyorum. Uzuldugum, bes tane kalıbım. Cok sevdigim bu bes kalıp baskalarının eline geçmesin istiyorum. Bu kalıpları benden baska kimsenin kullanma hakkının olmadıgını, hatta imha etmeyi oneriyorum. Inanilmaz bir burokrasi, birçok dostum bana yardım ediyor. Hele hele gumruk memuru olan bir arkadasım kimligini belirtmeden benimle birlikte kaç defa o burolarda dolasıyor, meslektaslarına yanlıslarını anlatıyor. Fakat sonuç alamıyoruz.

Artik oyku kullenmeye yuz tutmusken TUYAP Sanat Fuarına Roma’lı Cagdas Sanat Galericileri Birligi (ARGAM) ile katılıyorum. Bizimle birlikte Heykeltras Gabriele de var. Bir sohbet sırasında Roma Havaalanı’nda ki Gumruk mudurunu tanıdıgını soyluyor. Derdimi anlatıyorum. Romaya dondugumuzde gidip bir soralım diyor.

Roma’ya dondukten sonra Gabriele ile birgun sozlesip havaalanına, arkadası gumruk mudurunu bulmaya gidiyoruz. Yanımda dort yıllık yazısmaları da goturuyorum. Tekrar butun yazısmalara bakıldıktan sonra çok geç oldugunu ve yapılacak bir seyin kalmadıgını soyluyorlar. Ama diyorlar ki. “Siz yine de bu isten sorumlu olan buro ile konusun ve gravurlerin ne zaman açık arttırmaya çıkarılacagını ve açık arttırmada sizin dosyalarınızın ayırılmasının olanaklı olup olmadıgını bir sorun.

Gabriele ve ben gidip benim isle ilgili buroyu buluyoruz. Kapıyı çalip kendimi tanıtıyorum. Fizik olarak degil ama dort yıllık yazısmalardan beni hemen tanıyorlar. Cok insani bir sekilde sorunu bu noktadan sonra nasıl çozebileceklerini dusunuyorlar. Karsılarında sanat eseri kacakçısı olmadıkları her hallerinden belli etten kemikten iki sanatçı var. Ilk once gravurlere biçilmis fiat artı yuzde yirmi gumruk vergisini cok uzun vadeli taksitlere bolmeyi oneriyorlar. Ben, samimi bir sekilde artık gravurleri degil de kalıpları dusundugumu, kalıpların manevi degerinin benim için çok buyuk oldugunu, bir baskasının eline geçmemesi gerektigini soyluyorum. Fıatı indirmeye çalısıyorlar. Yanımda besyuz eurom var diyorum. Bir sesizlik oluyor. Burodan sorumlu mudure ve yardımcısı bayan “Bizi bes dakika yalniz bırakın, sizi bes dakika sonra çagıracagız.” diyor.

Biz Gabriele ile birlikte ameliyathane kapısında bekler gibi buronun onunde bekliyoruz. Bir muddet sonra kapı açılıyor bize buyrun diyorlar.

Yeni bir teklif yapıyorlar. Once ben, ilk basta gravurlere biçilen fiat artı yuzde yirmi gumruk vergisini odeyip gravurlerimi ve bes kalıbı almaya gelmis olacagım. Sonra depoya gidip dosyaları aldıgımızda bu geçen dort yıl içinde gravurlerin rutubetten zarar gormus oldugunu tespit edecegiz. Zarar gormus gravurleri almam olası olmadıgı için kalıplara besyuz euro odeyip sadece kalıpları alacagım. Fakat gravurleri orada imha edecegiz.

Kabul ediyorum.

Havaalanının postahanesine gidip bana verilen hesap numarasına besyuz euroyu yatırıyorum. Sonra dosyaları depodan alıyor buroya giriyor kapıları kapatıyoruz. Gabriele ve ben yuzlerce gravurun ortasına oturup gravurleri mudure hanımın ve yardımcısı bayanın gozleri onunde yırtmaya baslıyoruz. Butun buro yırtık gravur parcaları ile doluyor. (Benim gozlerimi soylemeyeyim.) Mudure hanım bir gravuru gosterip “Ne kadar guzel” diyor. Henuz yırtılmamıslarından bir desteyi alıp yuksek bir dolabın ustune koyup odaya giren birisi olursa mudure hanım ve yardımcısı bu isten zarar gormesinler diye arka taraflara itiyorum.

Bir ara duvarda çarmıga gerilmis İsa Peygamber ile goz goze geliyoruz. İsa Peygamber çaresiz “Goruyorsun hala çarmıha çivili durumdayım, benim yapabilecegim bir sey yok. 2000 kusur yıldan beri Hristiyan Alemi de beni çarmıhtan kurtarmak istemiyor.” Diyor.
Fatih Mika
*

4 yorum:

Mehtap Pasin Gualano dedi ki...

Sevgili Fatih, bu traji komik hikaye aslinda bir hava alani degil, bir Italyan gumruk hikayesi. Gravurlerini yirtarken yasadigin kizginlik ve kirginligi anlayabiliyorum. Yine de gulumseyerek ve gulumseterek anlatiyorsun. Gumrukculuk insanin dusunce sisteminde bazi degisiklikler yaratiyor sanirim. bunu Isvec'e giderken, turk yolcularin baklavalarini birer birer ayirip, ortalarindaki fistiktan suphelenen gumrukculere bakinca da dusunmustum.

Hava alani hikayelerine gelince, ben bu konuda birinciligi Turk hava alanlarina veririm. Hele Federico kucukken yaptigimiz yolculuklarda doktugum gozyaslari.. Degil yazmak, hatirlamak bile tuylerimi urpertir. Ertugrul Ozkok, kisa bir sure once THY'nin business classta herkese yetecek kadar somon servisi yapmasini cok ovmustu. Biz ekonomikte uctuk, 7 yasindaki cocuga 1 aylik bebege verilen homojenize mama getirdiler. Bu arada ucagimizin saatini 2 saat one alip. bize haber verme zahmetine bile katlanmamislardi. Yine de THY'nin pilotlarina guven duyarim nedense.

Nilambara dedi ki...

Sevgili Fatih, benim yüreğim sıkıştı olurken...
Bu nasıl şeydir, bir sanatçı kendi yarattığı eserlerin kaçakçısı olmadığını ispatlamak için 4 yıl uğraşıyor ve sonra onları tek tek yırtmak zorunda kalıyor... Sabrına hayran olmamak mümkün değil...
seneler önce Salih Acar'ın atölyesinde çıkan yangın sonucu eserleri yandığında gözlerim dolmuştu, gene doldu ama bu kez isyan da ederek...
Galiba hayatta en zor iş cahil birine dert anlatmak, hele bir de elinde hak etmediği bir yetki varsa, eyvah eyvah... Allah kimseyi bu durumda bırakmasın...
Geçmiş olsun..

Brajeshwari dedi ki...

Gercekten bende üzüldüm..Trafige sinirlenmiyorum hiç kornoya basmam,Birilerini beklemeye sinirlenmiyorum otururum sakin sakin,Gündelik şanssizliklar beni artik üzmüyor ya da İnsanların ayiplarına,potlarına sinirlenmiyorum gülümsüyorum ama bu zihniyete cok sinirleniyorum işte. Emeginizin böyle bir zihniyetin eline düşmesine, hakkınızı arayamama prosedürlerine ve sonrasındaki çabanın karşılığında borçlu çıkışınıza...

Geçmiş olsun Fatih..

EFLA dedi ki...

Sevgili Fatih,

Leonardo da Vinci ve İsa Peygamber kemikleri sızlayarak izledi eminim bu ironiyi...Benim de kalbim sızladı. Kendi emeğini yok etmek çok zor bir durum.

Ama sanatçıyı sanatçı kılan şeyler bunlar. Oturup değer biçtikleri şeylerin birer kağıt olduğunu düşünüyorlar. Gözlerinden akanlar oysa onların asıl değeri...

Umarım bir daha böyle birşey yaşamazsın.