12 Eylül 2007 Çarşamba

Deniz Mavi, Gök Mavi, Ben Mavi...

Kitabım kapalı yanımda duruyor, bense daldım gittim kayboldum bu uçsuz bucaksız maviliğin içinde... Deniz mavi, gök mavi, ben mavi hatta ufuktaki dağlar bile mavi...

O maviliğin içinden çok seneler öncesine gittim, dün gibi canlı anılara... annemle babamı Antalya havaalanına bıraktık ve tekrar Manavgat’a dönüyoruz... Ben, Selmoş (sevmem –oşlu konuşmayı ama 3 yaş ta olsa aramızda abla demeye o kadar alışmışım ki Selma demek zor-tuhaf geliyor, sonuna –oş ekleyince söylemesi daha kolay sanki) ve Kıbrıs’tan misafirimiz Ziynet... Yolda aniden Side’ye sapmaya karar verdik. Niyetimiz bir kahve molası verip, biraz yürüyüş yapmak, ana caddenin kalabalığını değil, kenar kıyı sakin sokakları keşfetmek... Tam yolumuzu kaybettik derken kendimizi sahile yakın bir tepede bulduk, ileride dağınık şekilde bekleyen bir kalabalık. Yaklaştıkça farkediyoruz ki herkes fotoğraf makinaları, film makinaları ellerinde hazır bekliyor... Nedenini anlamaya çalışırken başlayan hareketlenme ile tam karşımızdaki Apollon Tapınağının kalan son sütunları arasına girmeye başlayan güneş dikkatimizi çekti. Herkes makinasını hazırladı ve çekime başladı. Bense yıllardır adeta bütünleyici parçam haline gelmiş olan fotoğraf makinamı arabada unuttuğumu farkedip hayıflanmaya başladım. O büyüleyici manzara karşısında, kısa sürede makinayı da hayıflanmayı da unutup o muhteşem anın büyüsüne kapıldım. Tarifi zor bir manzara... İki tarihi sütunun tam ortasından batmakta olan kıpkırmızı kocaman bir tepsi halindeki güneş yavaş yavaş denizin üzerine kadar indi ve sulara gömülerek kayboldu... Üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen o an hala tüm canlılığı ile zihnimde... Tıpkı çeltik tarlalarında olduğu gibi... O büyülü güzelliğin ardından, surların arasında tesadüfen farkettiğimiz, surların ardına gizlenmiş birkaç masalık küçük restoranda kahve keyfinden harika bir yemek keyfine dönüşen niyetimizi gerçekleştirdik. Garsonun siparişimizi getirmek yerine kurumak üzere olan palmiye yaprakları ile uğraşıp, onları koparmak için verdiği mücadeleyi hayretle izlerken hala gün batımının etkisinde, rüyada gibiyiz. Ve az sonra büyük sürpriz... Buz kovasının içindeki palmiye dalları ve çiçeklerin arasından çıkan şişe ile şarabımız kadehlerimize servis edildi. Yemeğin ardından gelen kahve keyfi ise günün gerçekten en hoş sürpriziydi belki de... Tam beklemekten vazgeçip kalkacakken biranda üçümüz de oturduğumuz yere çakılıp kaldık ve sabit bir şekilde garsonu takip etmeye başladık... garsonumuzun ortadan kaybolmasının sırrı taze koparılmış kokulu çiçekler ile dolu servis tabakları; çiçekler arasındaki bir fincan kahve, bir kadeh likör ve bir minik kırmızı mum ile masamıza yerleştirildi. Servis tabağının güzelliğinden gözlerimi alamazken gene hayıflanıyorum “fotoğraf makinam yok!”

Orta okul yıllarında, babamın siyah-beyaz 16 pozluk film alan eski kutu makinası ile başladı fotoğraf aşkım... İlerleyen yıllarda renkli filmler ile kendimce sanat resimleri çekmeye devam ettim... Yanımdan biran ayırmadığım ve gittikçe gelişen, modernleşen fotoğraf makinalarım sayesinde albümler ve kutular dolusu fotoğrafım oldu... Yanlış anlaşılmasın, çok azında ben varım, büyük çoğunluğu yakınlarımı dekor olarak kullandığım aslında esas niyetimin fonu yakalamak olduğu fotoğraflardan bahsediyorum. Ta ki ’96 da yaşanan açılımı gereksiz bir minik travma sonrası “ne için ve kim için” sendromu ile makina bir tarafa ben bir tarafa savrulduk... 2-3 sene önce laf olsun diye başlayan minik minik ısınma turları ise bu sene tekrar ve “kimse için değil kendim için, bu keyfi tekrar yaşamak için” diyerek ve dijital çekimlerin stoklama kolaylığı ile tekrar keyfe dönüştü...

Uzun sözün kısası, bunca fotoğraftan zihnimde kalan görüntüleri düşününce çok azını hatırladığımı farkediyorum. Oysa, fotoğraf makinamın yanımda olmadığı zamanlarda zihnime kaydettiğim görüntüler ise hala canlılığını koruyor, istediğim zaman sadece düşünmem yeterli, hemen arşivden çıkıp o anı bana tekrar yaşatabiliyorlar...

Sözüm şu ki Sevgili Mehtap, her obje, her parça ayrı ve harika anıya sahip, atmaya vermeye kıyamıyorsun ama gün geliyor farkediyorsun ki, o obje orada olsa da olmasa da birşey fark etmiyor, senin zihninde hep var... evet başkası ile paylaşması zor belki ama zaten sana ait olan anı en çok da seni ilgilendiriyor... ayrıca anlatmak göstermekten daha fazla duygu içeriyor, daha çok şey ifade ediyor...

Birkaç gündür anılar-biriktirmeler derken maviliklerin içinde yolculuğa çıkardınız beni ama değdi, teşekkürler... Mavinin huzuru ile gittim ve döndüm o günlerden bu günlere :)

4 yorum:

berrin açılmış dedi ki...

nilambara
yeter artık sen dön

Brajeshwari dedi ki...

Bende fotograf cekmeyi cok seviyorum.Niyeyse bende bırakmak degil daha cok cekmek uzere bir istek var..2 gunluk kapadokya tatilinde 400'e yakın kare cekmisim..hic pisman degilim..uzun zamandır kendimi kesfetmek adina yaptigim en guzel sey fotograf...bir de sunu farkettim ki, fotograf cekmek bana hayatin anlardan ibaret oldugunu ogretti..Ayrica gördüğümün bambaska yüzleri olduğunu da...

bence de dönün...benim dönme isteginizdeki nedenim sadece özlemiş olmam sizi çok..

Mehtap Pasin Gualano dedi ki...

Fotograflar unutmamaya yardim etmeli, gercek goruntulerin yerini almadan. japon turistleri hep uzulerek izlerim ben. o kadar cok fotograf cekme derdindedirler ki, hicbir yeri gercek anlamda gorebildiklerini sanmiyorum. Bir sehirle ilgili anilari, diskoteklerde o insani kesik kesik hareket ettiren isiklar gibidir herhalde. Bir flastan otekine..

Mehtap Pasin Gualano dedi ki...

Bu arada anlatmak gostermekten daha cok anlam tasiyor dusuncene ben de katiliyorum. Yazin bana cok eski bir arkadasimi hatirlatti. Sosyal bilince karsi durmayi basarabilen, cilginlik yuzdesi akliyla esit oranda yuksek, cok onemli bir mevkideki babanin kizi, benim en yakin arkadasimdi universitede. Bir cello sanatcisi ile nisanlandi. Ayrildi. Bir bilgisayar muhendisi ile evlendi. Albumune baktiginda bir adamla nisanlandigini goruyordun, sonra baska biriyle evlilik fotograflarini. Ikisi de benim secimimdi, benim yasamimin parcalari, biriyle nisanlanmadim, oburuyle de evlenmedim. birbirini tamamliyor bu fotograflar diyordu. Simdi Kanada'da yasiyor. Roma'ya beni gormeye bir ressamla geldi. Cok durulmustu cilginligi.. Sozlesmis gibi fotograf makinelerimize hic dokunmadik. Birlikte cekilmis fotograflarimiz cok tasasiz gunlere ait olsunlar diye mi dusunduk belki de bilmiyorum.