9 Nisan 2007 Pazartesi

MOLOTOF KOKTEYLİ SOKAĞI - İstanbul’da bir bahar haftasonu


Bu aralar kurtuluşum yok galiba, bu haftasonu gene İstanbul’daydım zorunlu olarak... Burcu’nun ve İrem’in İstanbul maceralarının devamı olarak bir macera da benden... Böyle giderse, hepimiz bir “İstanbul haftasonu” anlatsak sonuçta bir belgesel senaryosu bile çıkarabiliriz...

İstanbul’da pırıl pırıl güneşli sıcacık bir bahar haftasonu... Pazar günü, kuzenimin bir işi nedeniyle Tarlabaşı’na girmek zorunda kaldık ve ana caddeden girdiğimiz andan itibaren film başladı. Çantam ayaklarımın arasında ve sanki “Eşkiya” filminden bir sahneyi izliyorum, az sonra oyunculardan biri çıkacak önüme... Hayır, Şener Şen ya da diğer oyunculardan biri çıkmadı ama bir an da siyah kar maskeleri takmış, sadece gözleri açıkta ve ellerinde pankartlar ve hemen algılayamadığım birşeyler ile kalabalık bir grup çıktı... ikisi önümüzde ve diğerleri arabanın hemen arkasında ilerliyoruz hep birlikte... hemen önümüzdeki kişinin elinde bir bira şişesi ve ağzından sarkan bez parçası... “AMAN TANRIM! Bu molotof kokteyli... neyse ki henüz tutuşturulmamış...” diyemedik!!... gayet soğukkanlı bir şekilde film izliyoruz sanki... derken en öndeki elini kaldırdı ve ucunda alevler olan şişeyi fırlattı... o daracık ve dik yokuşta 5-6 metre önümüzde park halindeki aracın hemen arkasına düşen şişe patladı ve alevler yayıldı... Hiç heyecan yok, panik yok hatta saçma ama yüzümde gülümseme var galiba... muhtemelen ilk şok, donma belirtileri bunlar... buarada diğer şişe, ağzında alevler ile üzerimize gelirken kuzen ani bir hamle ile yan sokaktan çıkmakla geri gitmek arasında bocalayan minibüsün üzerine kırdı direksiyonu ve şöförün karar vermesini hızlandırdı... minübüs şöförü ile göz göze ilerliyoruz sokakta, o geri biz ileri... bu arada kuzen “buranın molotof kokteyli sokağı olduğunu söylerdim hep ama hiç rastlamamıştım, bak bu da bunların parti merkezlerinin binası...” Kuzen sakin ben sakin... İsmini hatırlayamadığım partinin logosu hala gözümün önünde “kocaman bir PEMBE GÜL”... kararsızım bu sahnede gülmelimiyim korkmalımıyım... az önce havada üstümüze gelen bir alev topu vardı... ama ben gülüyorum o “PEMBE GÜL”e ve galiba hafif te kahkaha ile... sokak bitti... sola dönsek... yeni bir kar maskeli grup geliyor... insanlar panik halinde kaçışıyor... minibüs sağdaki sokaktan caddeye fırladı... ardından biz... hertaraftan siren sesleri geliyor ve biz Pera’ya doğru ilerleyen ve hiçbirşeyin farkında olmayan trafiğin içindeyiz ve sanırım güvendeyiz... kuzen bana bakıyor ben ona... “biz galiba ciddi bir tehlikenin içinden geçtik, film miydi gerçek miydi emin olamıyorum”
Çok ilginç bir şekilde sanki görünmez bir kalkan sarmıştı çevremizi ve kayarak, sıyrılıp geçtik aralarından...

Ardından Fener’in harika eski taş binaları ve önlerinden geçen kara kara çarşaflar, Balat’ın sokakları...
Kanyon’un tek amaçları, farklı görünmek için farklı görünmeye çabalamak olan kaf dağı burunları... (bu birgün önceden araya sıkıştı..)
Bu tezatlar arasında da kararsızım, üzülmelimiyim kabullenip aldırmamalımıyım...
İstiklal Caddesinin akıp giden ve önüne geleni akıntısına katıp sürükleyen kalabalığı...
Tünel’de Kave’nin nefis dondurmalı havuçlu keki ile hoş bir sohbet... Bu kez kararlıyım, çok keyifliyim...

Hayır macera henüz bitmedi... Eve dönüş yolundayız ve tam köprüden çıkmak üzereyiz ki önümüzde hızla giden arabalar, hep birlikte birden durmaya karar verdiler... Acı fren sesleri... kapı koluna yapıştım gözlerimi kapadım bekliyorum... göz kapaklarım bana ihanet ederek açıldılar ve yeni bir film... arabalar sağa sola kaçışıyor milimlik mesafelerle... Bu film de kuzenin ustalığı ile sıyrık almadan atlatıldı... gene kararsızım gülmelimiyim korkmalımıyım...

3. film riskine rağmen İstanbul macerasına devam mı etmeliyiz yoksa biran önce evin güven veren sakinliğine mi sığınmalıyız... kararsızız... ama adrenalin kana karışmış bir kere ve programın son aşamasını da gerçekleştirmeye karar verdik... neyse ki yeni bir macera yaşanmadan program sıyrıksız ve başarılı bir şekilde tamamlandı ve kuş seslerinin arasında harika bir boğaz manzarası ile güvenli sakinliğe kavuştuk...

Bir taraftan o muhteşem kuş seslerini ve muhteşem görüntüyü içime çekiyorum, birtaraftan düşünüyorum....
Birgün içinde pek çok İstanbul... Bunlardan hangisi İstanbul?... Galiba tek bir cevabı var bu sorunun “hiçbiri ama ne yazık ki hepsi...”

Ve ne İstanbul’la ne de İstanbul’suz yapamayanları galiba bugün daha iyi anladım... Bu “İstanbul bağımlılığı”nın açılımı aslında “adrenalin bağımlılığı”, bu yüzden Ankara dar gelir İstanbul’dan gelenlere... Bu kadar adrenalini Ankara’da birgün içinde yaşamak imkansız, hatta belki 1 ay içinde yaşamak bile imkansız...

Ve birkez daha anladım ki, “tüm güzelliğine ve çekiciliğine rağmen ben senin ençok Ankara’ya dönüşünü seviyorum İstanbul, bu kadar adrenalin benim için çok çok fazla...”

5 yorum:

Brajabanita dedi ki...

Gecmis olsun Nilambaracigim, en son cumlende herzaman hemfikir olmusumdur.....

Burcu dedi ki...

istanbulu özleyen Ankaralılara -
hergün işe gitmeden gölbaşında yamaç paraşütü, armada tepesinden bungee jumping, sonra çinçin bağlarinda kaybolup evi bulma, tandoganda yürüyüşlerin arasinda kalma gibi adrealin çalişmalari önerilir..

bir de Ankara'da deniz yok derler..
Deniz de yok gerçekten ama bunlar bahane...Ankarada deniz dostlarin gözbebeklerinde yaşanır.


geçmiş olsun Nilambara...okurken ayaklarım ağrıdı sanki istanbuldayım koşturuyorum gibi geldi:)

irem dedi ki...

ne maceraymıışş. thai yoga masaj öneriyorum :))

Nilambara dedi ki...

yok canım... o kadar da kötü değildi :))
gayet keyifli ve eğlenceli birgün oldu... ilginç ki ne korku ne de stress yaşanmadı o kargaşanın içinde, belki de 12 Eylül döneminin tarafsız bir öğrencisi olarak tarafların yoğun kargaşasına çok kez şahit olmanın ve bunun onların yanında çok basit kalmasından dolayı olabilir...

ve İremciğim önerini zevkle kabul ediyorum, çok özledim thai yoga masajı ve o rahatlamaya herkoşulda hayır diyemem kesinlikle, ne zaman istersen ben hazırım :)

berrin dedi ki...

geçmiş olsun nilambara... maceralı bir seyahat olmuş:))