30 Mayıs 2008 Cuma

ANTICO CAFFE GRECO

Akademi tam iki metro durağının arasında kalıyor. İspanya Merdivenleri Durağı’nda inip meydanı geçince başlayan dar sokaklar, kış aylarının karanlık sabahlarında hiç içimi açmıyor. Ben, Flaminio Durağı’nda inip, geniş Piazza del Popolo Meydanı’ından geçmeyi yeğliyorum. Sabah pusunun içinde erimiş ince selviler, büyük şemsiyeler gibi fıstık çamları, büyük mermer haykeller, aslanlarının ağzından havuza doğru akan suların aksine yukarıya doğru yükselen Mısır obeliski içimi ferahlatıyor. İçinde yaşadığım hikayeyi sanki daha iyi görmemi sağlıyor.

Meydandaki ikiz kliselerden, sanatçılar kilisesinin önüne tost ekmeklerinin kabuklarını kimin koyduğunu hiç bir sabah görmememe rağmen, ekmeklerin başına üşüşmüş güvercinleri her sabah kahvaltılarında birbirleriyle didişirken yakalıyorum. Aynı kahvaltıya katılmak için aralarına giren martılar, didişme sahnelerinin ertelenmesine neden oluyorlar. Kahvaltısını erken bitiren bir martı heykellerin arasındaki kişisel havuzunda çırpına çırpına sabah banyosunu yapıyor.

Gabriel Garzia Marquez’in “Yüz Yıllık Yalnızlık’ındaki gibi hiç bitmeyecek sandığımız yağmurlardan sonra Roma’yı birdenbire afa sıcakları kuşatıyor. Kızgın güneşin altında geniş Piazza Del Popolo’yu geçmeyi artık gözüm almıyor. Metrodan İspanyol merdivenleri Durağı’nda inip, Roma’nın en pahalı dükkanlarının bulunduğu gölgeli dar sokakların tadını çıkara çıkara akademiye gidiyorum.

Metrodan inip meydana girince süslü paytonların atlarının ağızlarındaki gemleri çıkarılmış, yem torbalarındaki yemlerini yerken buluyorum. Meydanı geçip Via della Croce’ye girince henüz açılmamış büyük mağazaların ve sabah müşterilerini ağırlayan barların kapılarına övünerek yazdıkları kuruluş tarihlerini okuyorum. İleride aslanağazı sokağının köşesindeki çiçekçi bu sokağın adına çok yakışıyor. Vazolarda aslanağazı çiçekleri olmamasına rağmen; beyaz zambaklar, kırmızı güller, pembe şebboylar vazolarının içinde müşterilerini bekliyorlar. Kırmızı şekayıklar ise sanki aruz vezni ile divan şiirleri okuyor.

Az ilerideki küçük balıkçı dükkanında balıklar tezgaha yerleşmiş bile. Levrekler, çupralar, mezgitler; küçük dükkana sığamayacağı için kılıcı kesilmiş bir kılıç balığı. Baliklara bu kadar yakin denize bu kadar uzak olmak beni hüzünlendiriyor. Icimden Ozan’a “gel seninle yer degistirelim” diyorum.

Angelo Sagnelli “Fatih seninle 'Antico Caffe Greco'da uydudan ve bazı şehirlerde kablolu yayın yapan Uluslararası SKY TV için bir ropörtaj yapmak istiyorum ama bir Türk şairinden de bahsedeceğiz bana bir isim önerebilirmisin?” Diye sorunca önerisini hemen kabul edip, şair olarak İlhan Berk’i öneriyorum. Şiirleri, Deniz Özdoğan Tükçe okuyup anında sıcağı sıcağına tercüme edecek.

Roma’da kuşların yuvalarını, yabani çiçeklerin gizli gizli açtıkları harabeleri bilen ben “Antico Caffe Greco”yu bilmiyorum. Telefonda Angelo Sagnelli bana “28 Mayıs’ta saat 10.30’da Caffe’de buluşalım TV ekibine haber verdim” diyor. Bana adresi tarif ederken telefonda gülümsediğini hissediyorum.

İspanyol Meydanının hemen karşısındaki pahalı mağazaların ve aynı zamanda “pahalı” kelimesinin arasına sıkışmış 1760’ta kurulmuş bu müze kahveyi daha önce bilmediğim için utanıyorum. Gerek içindeki tablolar ve sanat eserleri ve burada buluşup konuşan, tartışan ünlü sanat adamlarının anılarıyla bir bakıma bir sanat tapınağı burası. Ben de en son müritlerden biri olarak bu tapınağa damdan düşüyor, bu tapınağın tarihinde bir nokta bir virgül olarak yerimi alıyorum.

Daha bir kaç gün önce tanıdığım tiyatro sanatçısı Deniz Özdoğan, bu alel acele organize edilen programa katilmayi kabul edip İlhan Berk’in şiirlerini sevgi ve beceri ile okuyup anında sıcağı sıcağına İtalyancaya çeviriyor.

“Yeni yeni anlıyorum
Her şey şu gecelerin içinde oluyor
Aydınlığa her şey hazır çıkıyor
Su geceleyin yürüyor dikkat ettim
Geceleyin biz uyurken ağaçlara

Hiç unutmam bir gün geç vakit
Tam benim geçtiğim zaman rastlamıştı
Büyüme saati bir ormanın
Şöyle iyice dinlesem sanırım artık
Bütün ormanları büyürken duyarım

Beni beklemişler kardeşciğim
Beni bu ağaçlar, nehirler, gökyüzü
Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini
Bir kere girdikten sonra şiirlerime
Bilmişler bir daha ölmeyecklerini

İLHAN BERK”

Fatih Mika 29 Mayıs Roma

25 Mayıs 2008 Pazar

Gayet anormal bir normallik

Vahim Çernobil kazasından sonra, Karadeniz'de üretilen çayların kansorejen olduğu yolunda haberler yapılmıştı. Dönemin bakanı höpürdete höpürdete çay içerek''çaylarımız temiz''derken, yıllar sonra kendilerinin kanserden öldüğünü duyduk. Sebebi kansorejen çaylar mıdır yoksa ilahi adalet midir?

Yıllarca, binlerce kişiye dünya değiştirten trafik kazalarının, yeni düzenlemelerle azalacağını umarak sevindik. Artık lise diploması olmayan, ehliyet kursuna gitmeyen arabada kullanamayacaktı. Ama hala her bayram tatilinde bugünün bilançosu ... kişi haberleri. Demek ki hala kurallara göre ehliyet alanlar, kılıfına göre alanlardan az.

Düğünler, sünnet törenleri, asker uğurlamalar, şampiyonluk kutlamaları...... Ortak özellikleri nedir diye soracak olsak, hepimizin aklına kaza kurşununa kurban olan katılımcılar gelir mi? Silah kullanma ruhsatı olanların itibarı, milletin vekillerinin itibarından daha az olmasa gerek. Kurbanlarda daha çok çocuk oluyor nedense; kenarda oyun oynayan, balkondan taraftar seyreden, merakla dünyayı tanımaya çalışan. Belkide yetkili ağız bunu düşünerek üç çocuk diyor. Nasıl olsa bir kısmı kim vurduya gidecek.

Bir adam televizyonda konuşuyor açıkça mı demeli safça mı demeli?Yurt dışına sebze meyve gönderen bir işletmenin sahibi. Anlatıyor ''batı avrupa bizden mal almıyor, aldığı az miktarda malıda tırlarda bekletiyor analizlerini yapıp öyle alıyor. Bizim tahlillerimizi kabul etmiyor güvenilir bulmuyor. ''Dürüst adam!Onkologlar açıklama yapıyorlar, hormonlu gıdaları tüketmeyin. Aslında ne kadar çok kanserli hasta, o kadar çok para demek. Dürüstlüğe sahip olmak ne güzel. Keşke ''gıdalarda abartılacak kadar hormon yok ''diyen yetkili ağız da birazcık dürüst olabilse.

Bir sağlık ocağını keneler basmış. Kene kolonisi buraları istila etmiş durumda. Bununda sorumlusunun İsrail'den gelen bir grup ajan olduğu söyleniyor. Kötü ajanlar getirip kırsalda salıvermişler kanamalı kongo kenelerini. Nasıl kapkaççılar için emniyeti suçlayamıyorsak keneler içinde yerel yönetimleri suçlamamalıyız.

Yüzlerce insanın sebebi açıklanamayan değil, itiraf edilemeyen birseylerden dolayı zehirlenmesi nasıl bir komedidir. Yetkili makam olayı incelemesi için iki kişiden oluşan bir heyet göndermiş. Heyet döndükten sonra yetkili makam sulara kanalizasyon karıştığını açıklamış. Ama daha az yetkisi olan, su tahlillerinin temiz olduğunu söylemiş.

Bütün bu traji komik anormallikleri, normal kabul ettikten sonra hayat daha bir kolay. Nasıl olsa bunların hiçbirinden bizim vergilerimizle mevki sahibi olanlar sorumlu değil. Yetkililer kendilerinde azca bulunan fikirlerini bizlerle paylaşıyor. Diyorlarki keneden ölmek normal, eğer sen pantolonunun paçasını çorabının içine sokmuyorsan suçlu sensin. Şehir şebekesininden su kullanıp zehirleniyorsan, suç senin. Kanalizyonu kullanan pislik kiminse, zehirlenmeyi o hak eder. Nede olsa ödediğimiz vergiler bize yol, su, kanalizasyon olarak geri döner. Bazılarıda bonus olarak mikroplu döner.Başıboş gezen kurşunun önüne sen kendini at, sonrada suçlu ara. Artık herşeyi devletten beklemeyelim lütfen.


Beto


Bülent Ortaçgil'den küçük bir alıntı

peki ya medya, RTÜK?/dedi ki normal
ya reklamlar, rating?/valla,normal
yahu hiç mi ikinci yok dedim?/dedi ki normal
peki trafik, katliam/dedi ki normal
ya susurluk, kamyon?/dedi ki normal
yine kaybettik dedim/dedi ki normal
uf biri anlatsın nedir bu normal
canım sıkıldı yoksa ben miyim anormal

*

Belgrad ormanda bisiklet maceram

Annemle konusurken dedim bisiklete gidiyorum mummy, nereye sordu, dedim “b”yle baslayan bir ormana. Haa dedi Belgrad ormani. Kulagima hep gelir o isim, Ankara’da da isitmistim ama aklimda tutamiyordum nedense. Bisiklete bindim ve ne kadar ozledigimi anladim. Londra’da yagmur’da Eren’le binmistik, Hyde park’ta takilmistik, usumusttuk ve cafe’ye attik kendimizi. Boyle oluyor hep. Florida’da Kirsen’la saatlerce dus kalk dus kalk binyorduk sonra da kanli kanli kendimizi sushi restoran’a atiyorduk. Hayatimdaki ilk bisikletim universite’de oldu. Benim cici amerikan babam (universite’de calisyordu) beni universite kampusteki kalan bisikletlerin toplandigi yere goturdu, al bir tanesini dedi. Schwinn yol bisikletiydi. 10 dolar vermistim. Acayip seviyordum. Sonra baskalari mezun olurken bana hediye olarak gelen bisikletim beni 4 sene goturdu. Bisikletim cocukken hic olmamisti. Apartman arkadaslarin bisikletlerine bine bine ogrendim. Okula da motorla goturuldugum icin iki tekerlekli araclara bi cekim yasamaya basladim.

Evet Belgrad ormani. Aralik’tan beri popom bisiklet gormemis. Bisiklet hos, soklari var, oturma yeri ayarlandi, kahvaltim hafif, taytlarimla hazirim. Psikolojim eh idare eder. Ozlemim beni bugun enerjimi besler dedim. Arkadastan bisikleti aldim, binmeye basladim ve 2 tane kopek pesimde kosmaya basladilar. Ben suruyorum, cool ol diyorum ama kopekler pesimde havlaya havlaya kosmaya devam ediyorlar. Bir hist pistle pesimi birakiyorlar. Bir kac tane yokustan sonra ormana giriyoruz. Manyak bir yokus. Hadi you can do it sesler kafamin icinde yankilaniyor. Zorlaniyorum, iniyorum, yuruyorum yine biniyorum ve bitiriyorum. Patika yollar harika. Her taraf yesillik, cikcik kuslar. Yokustan sonra deli bir inis, yokus inis, haaarikaaa. Zor bir seyden sonra hemen odullendirilmek hos. Sevdim bu parkuru. Arada minik bir mola ve Yeni Zelanda yesillik konulari, Trabzon’a benzetmeler ama Yeni Zelanda geri gundememe geliyor. Orayi da ozlemisim.

Nereye gidersem gideyim yuzumde minik bocekler ucusuyor. Saclarim uzamis, yokuslari inerken ruzgar kivirciklarimi baya bir her tarafa dagitiyor, gunes sicak ama guzel. Inisler gercekten guzel. Ormanda bir cok parkur var. Bizden baska kimse yok. Sadece biz. Konsantrasyon yuksek. Konusma az. Bilmedigimiz yolla girdik. Yagmur yagdigi zaman birileri cipleriyle gelip baya bi alt ust etmis, sanki ayin ustundeydik. Icimdeki sohbet soyleydi
Bu macera dusmeden bitmez biliyorsun degil mi?
Konsantre ol, bisi olmaz
Aman dusersen dusersin, iyi dus ki incitme kendini
Dusmeyecegim yaaa

Ve dustum. Dengem bozuldu ve dustum. Hemen kalktim. Taytim yirtik, dizim kaniyor ve tayttan gozukuyor yapis yapis. Bacaklar beyaz beyaz toz toprak. Arkadasim geldi geri donduk. Iyiyim. Gercekten iyiyim. Hani olur ya olaylara karsi tepkilerimiz bizim degistigimizi gosterir ya, iste bu da oyle birseydi. Sacma konusmalar o anda kesildi ve devam ettim. Otomatik oldu. Sanki televizyonu bir anda kapattiniz ve ekranda hic birsey yok. Uzunca bir nefes cektim icime ve arkadasim bana kurt gordugunu soyledi. Ordan da deli bir yokus indiiiiiikkk…

22 Mayıs 2008 Perşembe

kuvvetliler ayrılığı yasası ....

yeterli

akıl ve donanımı

olmayan yönetenin

kendisinden daha

akıllı ve donanımlı

rakip seçmesinin

hatalı davranış

olduğu

ve

sırf güç bende

durumu

olduğu için

saldırgan – külhan

boş

konuşmaların

çok rahatsız edici

hatta itici - olduğu

ve

ben yaptım

oldu – dayatmasının

aslında

lucifer in

talihsiz şakalarından

olduğu

ve

şaibe

konusunun

önemli olduğu

unakıtan

ve diğer

ve diğer

ve diğer

ve ….

ve …..

diğerlerininde

saptamalarında bulundum ……

bana kalsa

bakanlar kurulunda

kimler

santana

dinliyor parmak kaldırsın !!!!

saptamak

istiyorum derdim...

bilmeyenlere

santana cd si

hediye ederdim

yani

işini iyi yapmak

böyle bir şey

görmeleri açısından

16 Mayıs 2008 Cuma

Ana

5000 yıl önce

Sonrasında

Seyre daldım başağı

Tohumundan
1 dane

Tattım karnım aş erdi

Açlığıma yandım

Karnım aç

Başak verdim Anama
Başak Anam,
Anam Başak

Gözü gözüne baktı,

Anam onu

Kor ateşe attı

Başağa yandım
Aklım aç

5000 yıl önceSonrasında

Başak Anam

Anam Ekmeğe

Vardı ya

Şimdi

Anam toprak

Toprak başak
Başak ekmek olur ya

Karnım tok

Aklım tok

Anama yandım
Gönlüm aç

o.


15 Mayıs 2008 Perşembe

birleşik kaplar yasası neden doğrudur....

sabahları

yataktan sürünerek kalkmak

kötü

her sabah bugün pazar

diyerek uyanıp

o günün pazar olmadığını

anlamak

daha kötü

sekiz saat uyuyup

şimdi

bir sekiz saat daha

uyuyabilirim

hissiyatındayken

o günün

pazar olmadığını

anlamak

akabinde

işe gitmek

kötü + kötü

pazar günleri

sabahın köründe

cin gibi uyanmak

komik / ironik

bahar yorgunluğu

bu mudur?

aklımda

uçuş uçuş

çiçekli böcekli

yazlık

elbise almak varken

günün

en yoğun aktivitesi

esnemek

olmamalı

denge bozucu


insan bedenini

kullanma kılavuzunda

ince ayarların

nasıl yapılabileceği

anlatılmışmıdır

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Dirsek Teması

1 Mayıs günü 17.55 uçağı ile Roma’dan İstanbul’a hareket ediyorum. Üçlü koltuğun öteki ucunda sarışın Amerikalı bir genç kadın oturuyor. Eline aldığı gazeteler içinde Zaman Gazetesi de var. Beyrut’a gidiyor. İstanbul’a uğramadan edememiş.

-Daha önce kaldığım otelde yer yoktu, ama gel dediler. Olsun, koltukta da sabahlayabilirim.

Biraz arapça biliyor. 12 yıldır Roma’da ingilizce öğretmenliği ve gazetelere tercümanlık yapıyormus. Osmanlıca kokan Zaman gazetesinin isminden başlayarak, içindeki tanıdığı arapça kelimeleri bulması zor olmuyor. Bana gravürün nasıl yapıldığını anlattırıyor. On bin metre yükseklikte gravür dersi veriyorum. Lodos’a karşı inecek uçağımız Karadeniz’den başlayarak Boğaziçi’nin üzerinden Yeşilköy’e doğru alçalıyor. Mavi bogazici, kopruler, sonra sehrimin camileri gözüküyor. Benim gözlerim Taksim Meydanı’nı arıyor.

Cemil Usta, Taksim Meydani’nda zemin katındaki dükkanında çerçeve yapıyor. Sohbet etmeyi çerçeve yapmaktan daha fazla seviyor. Hopa’da atmaca avlamaya çıkıyoruz. İşe danaburnundan başlamak gerekiyor. Yakaladığımız danaburnunu kapancaya koyup alacakuş yakalıyoruz. Alacakuşu bağlayıp düz bir sopanın üzerinde durmaya alıştırıyoruz. Atmaca çırpınan alacakuşa saldıracak. Alaca kuş atmacayı görünce korkudan kıpırdayamayacağı için atmacayı görmesin diye gözlerinin üzerini meşin ile kaplıyoruz (atgözlüğü gibi).

Yüzlerce metre yüksekten yeşil otun üzerindeki yeşil kurbağı görebilen atmaca is rengini göremiyor. Ağı is rengine boyuyoruz. Alacakuş, kıpırdattığımız tüneğe konabilmek için çırpınıyor. Atmaca kanatlarını sıkıp, alacakuşa dalıyor. Ağa on metre kala ağı görüyor. Fakat bütün bu durma çabaları sadece ölümcül bir dansa dönüşüyor. Kuyruk tüyleri kanat teleklerine, pençeleri ense tüylerine karışıyor, ince tüyler yönlerini şaşırıp titreşiyorlar. Güzelim keskin, kararlı gözler, sonbahar renkli tüyler, ayakkabıcıların falçataları gibi keskin gaga ağa dolanıyor. Hemen gidip alıyoruz. Bizim aradığımız rastgele bir atmaca değil. Tüyek (yaşli kuş) ise hemen salıyoruz. Tüyek kuş göç yollarını biliyor. Tüyek kuş avda kaçıyor. Erkek atmacalar ise iki avdan sonra yorulup nefes nefese kalıyorlar, bu yüzden bu yılın yavrusu olsa bile erkek atmacaları da salıyoruz.

Hopa’ya 60’li yıllarda körfez ülkelerinden arap şeyhleri lumuzinlerle adamlarını gönderip şahin toplatıyorlar. Cemil Usta’nın amcası atına binip yemyeşil Yavuz Sultan Selim Dağı’na çıkıp onlara şahin tutuyor. Şimdi devlet yasakladı . Artık atmacalar, şahinler Kafkaslardan gelip Mısır’a kışlamaya dümdüz gidiyorlar. Aslında Türkiye’de av için kullanılan atmacalar bıldırcın sezonu bittikten sonra serbest bırakılıyorlar. Atmacanın adı, atmacanın avlanacak kuşun üzerine atılmasından geliyor.

Cumartesi günü Osman’a gidiyorum. Osman ünlü bir holdingte üst düzey bir yönetici. Ortak yanımız sanat ve güvercinler. Osman Bağdat Caddesindeki güzel evinin terasına yaptığı kümeslerde Sırp yüksek uçucuları besliyor. Çay içip güvercin uçuruyoruz. Güneşten yüzüm yanıyor.

-Dün üç tanesi geri dönmedi , atmacaya çok kuş kaptırıyorum. Özellikle göç zamanı İstanbul üzerinden geçen yırtıcı kuşları bizim güvercinler ile besliyoruz.

Şahinden yaralı bir şekilde kurtulmuş bir güvercini görünce üzülüyor “Ben olsam bu kuşu artık uçurmam” diyorum.

Karşı damda Bursa güvercinleri uçurmaya başlıyorlar. Apartmanın kapışıcısı besliyormuş. Bir uçaktan atılmış siyah-beyaz fotoğraflar gibi Bursa güvercinleri göğü kaplayıp taklalar atmaya başlıyorlar. Arka damda beyaz bir Mardin güvercini görüyoruz. Sinan hemen arkadaşı kapıcıyı cep telefonundan arayıp kordinatları veriyor. Bu farklı kesimlerin insanlarının bir güvercin sayesinde de olsa dirsek temaslarını kaybetmemeleri, dost olmaları hoşuma gidiyor. Kavga ettiğimiz, kızdığımız insanların hep kendimizden ayrı yanlarını görüyoruz. Oysa bir gün, aynı demli çayı sevdiğimizi: aynı çiçekleri kokladığımızı; aynı küfürleri; aynı havayı soluduğumuzu bir anlasak belki hepimiz daha hoşgörülü, dünyamız ve ülkemiz daha güzel olacak.

Galericim beni bir şarap partisine davet ediyor. İrem’i arayıp “Gelmek isterrmisin?” Diye soruyorum. İrem “Neden olmasın.” diyor. Saat 19.00’da Galatasaray Lisesi’nin önünde buluşmak üzere sözleşiyoruz. İrem ile sözleştiğimiz saat 19.00’da Galatasaray Meydanın’da göstericiler; Galatasaray Lisesi’nın yeşil kapısının önünde kalkanlı, coplu, gaz maskeli, gözyaşartıcı bombalı polisler var. Aralarına girip İrem’i bekliyorum. Neyse İrem tam zamanında geliyor.

Şarap partisi kalabalık. Her taraftan İtalyan şarapları ikram ediliyor, mezeler de İtalyan mezeleri. İrem et yemediği için mezelerde zorlanıyor. Ciğ kalamarın önündeki garson çiğ kalamara uzandığımı görünce “beyefendi bu çiğ “ diye uyarıyor. Sanki servis yapmak için değil servisi engellemek için oraya konmuş. Ben kalamarların ve pilavın siyah sosundan dudaklarım simsiyah oluncaya kadar çığ kalamar yiyorum. Ahmet Bey tiyo alıyor. En kaliteli şarabın kapıdan en uzak noktada olduğunu öğreniyor. Garsondan istiyoruz, getiriyor. Önce itici gibi gözüken bir kadın dergisinin yazarı Serhat Bey nereden buluyor ise gidip kendisi için kocaman dana biftekleri buluyor. Haddimizi bilip şaraba dur dedikten sonra, galericime ve bu geceyi düzenleyen eşine teşekkür edip kapıya doğru yöneliyoruz. Kapıda bize ahşap sandıklar içinde ikişer şişe şarap daha hediye ediyorlar.

Betül’ü sergime davet ettiğimde, açılışa gelemeyeceğini ama cuma günü gelmek istediğini söylüyor. Cuma günü galeriye doğru giderken İtalya’dan aldığım telefonumun gümrük işlemlerini yaptırmadığım için telefonumun kilitlendiğini fark ediyorum. İstanbul’daki son günümde hiç bir dostumla haberleşemeyeceğim düşüncesi dünyami karartıyor. Galericim bana kullanmadığı bir telefonunu veriyor. Betül’e telefon edip beni arayıp aramadığını soruyorum. Galeriye doğru yola çıktığını söylüyor. Böylece Tofucanlardan Betül’u de tanımış oluyorum. Birden Betül’e İtalya’dan getirdiğim çiçek tohumlarını ve çiçek kurutma aletinin vidalarını evde unuttuğumu fark ediyor üzülüyorum. Sonra bir Tofucan daha fazlalaşacağımızı fark edip seviniyorum. Nasıl leylekler yeni Tofucanlar getiriyorsa belki de postacılar da çiçek tohumlarını Betül’e ulaştırırlar diye avunuyorum.

Pazar günü Eren telefon edip daha önce planladığımız yemeğe yetişemeyeceğini söylüyor. Bu yemek İstanbul’daki son akşamım Cuma’ya kalıyor. Beni Istanbul’un meyhanelerini gezdiren Eren’e hic olmazsa bir gravür götüreyim diyorum. Evde orta boy çerçeveli tek gravür “Goya’ya Saygı adlı Desnuda”. Kaldığım evde çıplak kadını şaracak ne bir poşet, ne de bir parça kağıt var. Çerçevenin üzerini iki katalog ile kapatıp Desnuda’yı koltuğumun altına koyup yola çıkıyorum. Otobüste yanıma oturan kız çerçevede ne var diye merak ediyor. Ben de etekleri rüzgardan uçma ihtimali olan bir kadın gibi çerçeveyi sıkı sıkıya örtüyorum. Galatasaray’a geldiğimde bir kırtasiyeciden bir poşet alıp çerçeveyi içine koyuyorum.

Eren, kardeşi ve eniştesi ile sözleştiğimiz buluşma saatine daha yirmi dakika var. İngiliz Konsolosluğunun köşesindeki ayakkabı boyacısın taburesine oturup ayakkabılarımı boyatıyorum. Siyah boyalar gibi siyah saçlı esmer yüzlü boyacı, değişik kahverengileri karıştırarak bir ressam gibi ayakkabımın rengini tutturuyor. Sonra ayakkabımın kösele kısmının uçmuş siyah rengini keşfediyor. Bana “ Buraları siyah idi değil mi?” diye soruyor. Evet diyorum. Hemen köselenin yan kısmını siyaha boyayıp “Ben ayakkabının orjinal halini yakalamayı severim.” diyor.

Cumartesi Roma’ya dönmeden bir kaç saat önce kaldığım semtte Mehtap’ın benden istediği tarhanayı aramaya başlıyorum. Girdiğim dükkanların sahiplerinden biri çaresizliğimi görüp “Hasta için mi?” diye soruyor. Ben “Yok, yok doktor için” diyorum. Ama tarhanayı bulamıyorum. Havalimanına gitmek için semtin korsan taksilerinden birini çağırıyorum. Uçağa epey bir zamanımız var. Korsan taksici semti tanıdığı için sokak aralarındaki dükkanlarda Mehtap’a tarhana arıyor en sonunda buluyoruz.

Fatih Mika 11 Mayıs 2008 Roma

4 Mayıs 2008 Pazar

BIR PIKNIK HIKAYESI...


Herkesin hayatta uygun olmadigini hissettigi bazi durumlar vardir. Ben pikniklere daha hazirlik asamasindan itibaren uygun olmamisimdir hicbir zaman.. Paket, torba, kutu hazirlamayi, elde tabak yemegi, piknik yerlerini pek sevmem. Yine de hayatta mutlulukla hatirladigim bir kac piknik anim vardir.

Bozkir’da saglik ocagimizin hemsiresi Hayrunnisa hanim’in kocasinin kamyonunun kasasinda gittigimiz yayla piknigini hic unutamam ornegin. Yolumuzun ustundeki her meyve agacinin onunde durup, kamyondan inmeden kopartip yedigimiz kutur eriklerin de bu anida onemli payi vardir mutlaka..

.
.
.
.
.
.
.
.
Konya’da benim hayatta tanidigim en guzel keyif yapma ve yaptirma uzmanlari, goz doktoru arkadaslarim Nilgun ve Halil’le gittigimiz piknik de, hala hatirladigim zaman beni guldurur. Onlarin Konya’da bir sureligine yasayan Alman arkadaslarinin, Nilgun’un hazirladigi piknik cantalarindan cikan beyaz ortulere, beyaz porselen tabaklara ve tabii ki cam kadehlere bakarkenki saskinliklari, Halil’in, Nilgun’le bana “boyle piknik sepeti mi hazirlanir” diye cektigi firca, Nilgun’un “yapamam sekerim, yapamam aaaaa, elin adamina rezil mi olalim plastik tabakla” demesi hala kulaklarimda.. Ben de Abant’ta oyle beyaz ortulu, masalarda yemek yenen bir piknige katilmis ve cok keyif almistim dogrusu..

Federico kararini coktan vermis, 1 mayista piknik yapilacak. “Calisanlar 1 mayis gunu piknik yaparak dinlenirler” demis ogretmeni okulda.. Emir buyuk yerden..
.
Acaba bir yolunu bulur da kandirir miyiz diye Roma cevresinde cok guzel bir gezi yapiyor ve cok cici bir restoranin onunde duruyoruz. Reaksiyon o kadar buyuk ve gercek ki, hemen bir benzin istasyonundan bulunabilecek malzemeler aliniyor, eve donuluyor, iki yaygi, biraz sucuk, kofte, salsiccia ne bulursak iki cantaya dolduruluyor ve evimizin hemen karsisindaki parka gidiyoruz.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Park civil civil. Babam yere oturmayi basaramiyor bir turlu ve bizi gulduruyor. Herseyi yapiyoruz. Yani barbeku yapiyoruz, top oynuyoruz, ucurtma ucuruyoruz, ucurtmamiz agaca takiliyor,kuyrugu karisiyor, cimlere uzaniyoruz, termosta demlenmis cay iciyoruz. Hepimiz bu yoktan var edilmis piknikten cok keyif aliyoruz. Hayret ama encok da benim hosuma gidiyor bu gun.

Eve donuyoruz. Babam televizyonu aciyor. Bir huzun tablosu izliyoruz.. Cok aci, cok haksiz, cok cirkin, cok inanilmaz gorduklerimiz. Insan heryerde insan, emek heryerde emek, calisan heryerde calisan.. Ama ulkelerin insana ve onun urettigine verdikleri deger farkli.. Kucucuk cocugunu kollarinin altindan tutup, polislere dogru sallayan babanin goruntusu beynime kaziniyor bu 1 mayis’in biraktigi bir iz olarak..

Mehtap Pasin Gualano
Roma, 4/V/2008